Barbaros Caddesi ve Son Muz Ağacı

2026 yılının güneşli bir eylül sabahı, saat 09.30. Alanya Mahmutlar’ın ana caddesi Barbaros’ta palmiyelerin altındaki dükkân tabelaları neredeyse tamamen Kiril alfabesiyle yazılmıştı: “Gastronom”, “Apteka”, “Stomatologiya”. D-400’den geçen araçların uğultusu binaların arasında yankılanıyor, sahile inen alt geçitlerde elektrikli scooter’lı sarışın gençler vızır vızır geçiyordu.

Dört katlı eski Güneş Sitesi’nin yerinde on dört katlı bir rezidans parıldıyordu. Önünde son bir muz ağacı kalmıştı; geniş yaprakları egzozdan tozlanmıştı. Köşedeki döviz bürosunun tabelasında Ruble, Dolar ve Euro yanıp sönüyordu.

Emekli icra müdürü Muzaffer Bey sandaletleri ve file torbasıyla sitenin kapısından çıktı. Rus marketinden kefir ve smetana poşetleriyle çıkan sarışın bir kadın başını eğdi:

“Dobroye utro Muzaffer Efendi!”

“Günaydın Svetlana Hanım. Havuz suyu ısındı mı bugün?”

“Çok güzel. Isıtıcıyı gece çalıştırdılar.”

“Çalıştırırlar tabii, faturası bize geliyor!”

“Yönetim dün mesaj attı. Aidat yüz elli Euro oldu.”

“Duymaz mıyım! Emekli maaşımın üçte biri gitti.”

“Ama hamam var, sauna var, kapalı havuz var.”

“Kızım, ben yetmiş beş yaşındayım. Saunayı ne yapayım?”

“Fitness salonuna gelin, spor yaparsınız.”

“Benim sporum balkonda oturup denizi seyretmekti!”

Muzaffer Bey caddeye yürüdü. Eski dostlarının oturduğu iki katlı sarı bloklar çoktan yıkılmış, yerlerine kuleler dikilmişti. Mahmutlar artık Toroslar’ın eteğindeki küçük bir Akdeniz kasabası değil, başka bir coğrafyanın diliyle konuşan bir şehirdi.

Belde, Kooperatif ve Yüksek Katlar

Seksenlerden önce Mahmutlar yeşil bir muz ormanıydı. Anlatılana göre 1974’te Alanya’nın ilk beldesi olmuştu. Halk açıkta muz ve sera sebzesi yetiştirir, Toros’tan inen sular vadiyi sulardı.

Seksenlerin sonunda yazlık furyası başladı. Ankara’daki memur kahvehanelerinde el ilanları dağıtıldı: “Alanya’da denize sıfır, ayda beş yüz lira taksitle yazlık!” Demiryolcular, PTT’ciler ve öğretmenler otobüslerle Mahmutlar’a indi. Belde imarı genişletti, katlar yükseldi; sekiz, on katlık bloklar narenciye ve muz bahçelerinin ortasına saplandı. Memurlar küçük tasarruflarıyla daire sahibi oldu, geniş balkonlara sarı çamaşır ipleri çekildi.

“Hasan Bey, on ikinci kattan deniz görünüyor mu?”

“Görünmez mi Ali Rıza Bey! Kıbrıs’ın ışıkları bile seçiliyor.”

“Asansör bozulursa ne yapacağız?”

“İki motorlu asansör koyduk, jeneratör de var.”

“Kooperatif taksitlerini yetiştirebilirsek cennet burası.”

“Balkonda domates kuruturuz, aşağıya birer çardak atarız. Deniz ayağımızın altında, daha ne olsun!”

Bu binalar o yıllarda modernliğin simgesiydi. Kıbrıs’ın ışıklarını gören kimse, bir gün balkondan Moskova’nın hava durumunun konuşulacağını hayal etmiyordu.

Memur Kooperatifinden Rus Kolonisine

Kırılma 2000’lerin başında geldi. Yabancıların mülk alımı kolaylaştı; önce İskandinavlar ve Almanlar geldi. 2010’lardan sonra asıl dalga Rusya’dan ve eski Sovyet ülkelerinden aktı. Sibirya ve Moskova kışından kaçanlar için yılın çoğu güneşli bu sahil vaat edilmiş topraktı.

İnşaat firmaları seksenlerin yıpranmış dört katlı kooperatiflerini tek tek satın aldı, yıktı, yerine spası, sinema salonu, açık ve kapalı havuzu olan otel konseptli rezidanslar dikti. Memur emeklilerinin çoğu tekliflere direnemedi, dairesini satıp memleketine döndü. Kalanlar azınlıkta kaldı. Bugün Mahmutlar’ın nüfusu elli bini geçiyor; muhtarın anlattığına göre bunun on beş bin kadarı kırk ayrı milletten yerleşik yabancı. Berberler, manavlar, eczaneler Rusça bilen eleman aradı; emlakçı vitrinlerindeki fiyatlar Euro ve Dolarla yazıldı.

Genel Kurulda Tercüman

Dönüşümün en trajikomik sahnesi genel kurullarda yaşandı. Toplantılar artık Türkçe ve Rusça yapılıyor, kürsünün yanında bir tercüman oturuyordu. Yeni sakinler siteyi beş yıldızlı otel gibi işletmek istiyordu: ısıtmalı havuz, yirmi dört saat güvenlik, lobi görevlisi, kartlı turnike, plaka tanıyan otopark. Bütün bunlar aidatın Euro ile belirlenmesine yol açtı.

“Sayın sakinler, gelecek yılın aylık aidatını yüz seksen Euro olarak oyluyoruz.”

“İtiraz ediyorum Sayın Başkan! Ben Türk Lirası emekli maaşı alıyorum!”

“Muzaffer Bey, kışın havuzu ısıtmak için doğalgaz yakıyoruz.”

“Ben kışın havuza girmiyorum ki! Yüzme bile bilmem.”

“Ortak giderdir efendim, çoğunluk kabul etti.”

“El kaldıranların hepsi yabancı, bizi dinleyen yok!”

Tercüman bu son cümleyi çevirdi. Salonun yarısı başını salladı, yarısı alkışladı; hangi yarının neye alkış tuttuğu anlaşılmadı.

“Dış cepheyi griye boyayalım diyorlar. Bizim sarı badanaya ne oldu?”

“Modern mimariye geçiyoruz Muzaffer Bey.”

“Bu aidatı ödeyemem ben. İcraya mı vereceksiniz beni?”

“Tüzük ne diyorsa o uygulanır efendim.”

Kırk yıl icra dairesinde dosya kapatmış Muzaffer Bey, ilk kez dosyanın öbür tarafındaydı. Tebligatın nasıl yazıldığını herkesten iyi biliyordu; ne yazık ki nasıl durdurulduğunu bilmiyordu.

Toplantılar saatlerce sürdü, plastik bardaklar havada uçuştu. Eski memurlar kendi kurdukları sitelerde borçlu durumuna düştü. Bazıları aidat borcunu ödemek için evini satmak zorunda kaldı.

Smetana ile Tarhana

Rezidansların içinde gündelik hayat tuhaf bir sentez kurdu. Birinci katın balkonunda tarhana ve erişte, sekizinci katınkinde tuzlu balık kuruyordu. Pazar günü bahçede mangal yakmak isteyen yerliler güvenlikten uyarı aldı; tüzük açıkta et pişirmeyi yasaklamıştı. Havuz başındaki şampanyalı doğum günü partileri ise yasak değildi.

Pazar kurulduğunda iki kültür tezgâh başında buluştu. Köylü kadınlar Rusça pazarlık etmeyi öğrendi.

“Skolko stoit bu domates teyze?”

“Yirmi lira kızım, tatlı domates!”

“İki kilo tartıver.”

“Yanına maydanoz da koyayım mı?”

“Koy koy, dereotu da ver bir demet.”

Dil engelini en hızlı çocuklar aştı; saklambaç oynarken sayıları iki dilde birden saydılar. Bakkal İsmail Efendi rafa borş konservesi ve kara ekmek dizdi.

“İsmail Efendi, kara ekmek taze mi?”

“Sabah fırından yeni çıktı Olga Hanım.”

“Muzaffer Amca da burada mı? Ona selam söyle.”

“Söylerim. O yine aidat makbuzuna bakıp dövünüyor.”

Bu karşılıklı yaşam zamanla bir denge kurdu, ama denge kırılgandı; döviz kurundaki her dalgalanma sitedeki gerilimi yeniden tırmandırdı.

Kulelerin Dibindeki Son Sera

Mahmutlar’ın sırtlarından denize bakınca kilometrelerce beton kule görünür; mavi deniz ile gri beton arasında boşluk kalmamıştır. Kulelerin tam ortasında ise iki dönümlük yeşil bir vaha durur: Mustafa Çavuş’un son muz serası. Müteahhitler kapısını onlarca kez çalmış, Mustafa Çavuş satmamıştır. Yandaki on dört katlı rezidansın gölgesi seranın üstüne düşer.

Muzaffer Bey ikindi vakti seranın kenarındaki tahta sedire oturur, Mustafa Çavuş demli çayları doldurur.

“Mustafa, bu serayı da verirsen Mahmutlar’da tek ağaç kalmayacak.”

“Satmam Muzaffer Bey. Babamın vasiyeti var.”

“Yandaki Ruslar ne diyor seraya?”

“Gelip fotoğraf çekiyorlar, muz alıyorlar. Geçen hafta biri sordu, aidatı ne kadar diye.”

“Onlar da haklı be Mustafa, kendi memleketlerinde donuyorlar. Sen ne dedin peki?”

“Gelsinler, yaşasınlar dedim; toprağı betona boğmasınlar yeter. Aidata da bedava dedim. Havuzu yok, saunası yok.”

“Bak sen. Bunu genel kurulda söyleme sakın.”

“Niye?”

“Oylamaya koyarlar. Euro ile.”