Saat 10.15: Kırmızı Egzoz

1986 yılının kavurucu bir temmuz sabahı, saat 10.15. Ayvalık körfezinden sert bir imbat esiyordu. Engürü Sitesi’nin meydanında marşa basıldı, kırmızı bir Massey Ferguson 240 homurdandı. Egzozdan koyu mavi bir duman yükseldi, mazot kokusu begonvillere karıştı.

Traktörün arkasında açık yeşile boyanmış, iki yanında ahşap sıralar uzanan bir tahta vagon vardı. İlk yolcu emekli müfettiş Behçet Bey’di: koltuğunun altında dörde katlanmış Milliyet, başında hasır şapka.

“Günaydın İsmail Kaptan! Sefer vaktinde mi kalkıyor?”

“Dakikası dakikasına Behçet Bey.”

“Hava lodosa dönmeden kumsala varalım. İskelede yer kalmaz sonra.”

“Merak etmeyin, iskelede yer kalmazsa römorkta otururuz.”

“Bulmacayı römorkta çözeceğim.”

“Yol sarsıntılıdır Behçet Bey, kalemin ucu kaymasın!”

Vagon üç dakikada doldu. Sarı simitler sıralara asıldı, naylon torbalarda soyulmuş salatalıklar, çelik termoslar birbirine çarptı. On sekiz emekli yerini aldı, beş çocuk arka kapağa tutundu. İsmail Kaptan vitesi ikiye taktı ve sitenin sabah mesaisi başladı.

Ankara’dan Gelen Ciddiyet

Sitenin adı Ankara’nın eski adı Engürü’den gelir. Vagondakilerin çoğu da emekli Ankara memuruydu: müfettişler, daire başkanları, hazine uzmanları. Başkentin devlet ciddiyeti Ayvalık kıyısına taşınmıştı. Bitişik nizam dublekslerin kapı numaraları sicil defteri gibi sıralanır, bahçe duvarlarının boyu cetvelle ölçülürdü. Deniz manzarası kimsenin tekelinde olamazdı; olsa olsa genel kurulun tekelindeydi.

Sorun şuydu: site denize sıfır tek bir düzlükte yayılmıyordu. Ön sıradaki evler sahile yakındı, arka bloklar tepeye tırmanıyordu. Yaz güneşinde o yokuşu yürümek emekli kalpler için tehlikeliydi; doktorlar uyarıyor, emekliler doktorları dinlemiyordu.

Tahta Vagonun Hiyerarşisi

Kırmızı Massey Ferguson tam bu kriz anında devreye girdi. 1985 genel kurulunda bütçe ayrıldı, ikinci el temiz bir traktör alındı. Ayvalık sanayisinden Marangoz Fahri Usta arkaya yirmi dört kişilik bir römork yaptı. Tekerlekleri eski kamyon lastiğiydi, süspansiyonu yoktu, ama tepesinde kalın beyaz bir tente geriliydi. Sefer saatleri daktiloyla yazılıp panoya asıldı: sabah 09.30, 10.15 ve 11.00; öğle dönüşü 12.30 ve 13.15; akşamüstü 16.30, 17.15 ve 19.00. Ankara’dan gelen bir site için bu, Resmî Gazete kadar bağlayıcıydı. Saatini traktöre göre ayarlayan emekliler vardı; traktörün saatini kime göre ayarladığını ise kimse sormazdı.

Vagonun içinde katı bir oturma düzeni gelişti. Ön sıra kurucu müfettişlere ve daire başkanlarına aitti. Orta sıralara torunlu teyzeler otururdu. En arka basamak gençlerin tekelindeydi. Yokuş aşağı inerken frenler gıcırdar, herkes birbirine tutunurdu.

“Aman kaptan yavaş! Karpuzlar ezilecek!”

“Korkmayın Nermin Hanım, el freni çeliktendir.”

“Dün dönüşte Hilmi Bey’in şapkası uçtu.”

“Bugün sürati on beşte tutuyorum.”

“Çocuklar sarkmayın arkadan!”

“Biz düşmeyiz İsmail Amca, dengemiz tam!”

Behçet Bey’in bulmacası hiçbir sefer tamamlanmazdı; yokuşun her çukurunda kalem bir kareden ötekine kayar, “Başkent” yazılması gereken yere “Balıkesir” sığdırılmaya çalışılırdı.

Durak isimleri hiçbir resmi evrakta yoktu: “Eski Bölge Müdürü Durağı”, “Çamaltı Çeşmesi”, “Doktorlar Bloğu”. Traktör iki kez korna çalar, balkondan bir sepet inerdi; içine bazen termos, bazen plaj çantası konurdu. İsmail Kaptan kimin tansiyonu olduğunu, kimin saatinde inmediğini ezbere bilir, geç kalana asla acımazdı.

Gündemin Beşinci Maddesi

Yıllar geçtikçe traktör bir ulaşım aracı olmaktan çıktı, genel kurulların en hararetli maddesi oldu. Her temmuzun son pazarı sosyal tesiste sandalyeler dizilir, gündemin beşinci maddesi hiç değişmezdi: römorklu traktörün bakım ve mazot giderleri.

Ön blok sakinleri denize elli metre mesafedeydi ve traktöre hayatları boyunca binmemişti. Arka bloklar ise traktörsüz yaşayamazdı. 1994 genel kurulunda mikrofonu A Blok’tan Muharrem Bey aldı:

“Biz sahildeyiz. Yılda bir kere bile binmiyoruz!”

“Traktörün mazotunu niye ortak aidattan ödüyoruz?”

“Herkes bindiği kadar bilet parası versin!”

Tepe bloklardan emekli hazine uzmanı Vedat Bey elindeki mali raporu havaya salladı:

“Bu bir sosyal kooperatiftir Muharrem Bey! Sosyal adaleti Ankara’da mı bıraktınız?”

“Biz yokuşu çıkamazsak kumsala nasıl ineceğiz?”

“Traktör olmasa üst blokların değeri yarıya düşer!”

“Mazot masrafı ev başına ayda birkaç liradır! Birlik ruhunu üç kuruşa feda edemeyiz!”

Muharrem Bey yerinden bağırdı:

“Üç kuruşsa siz ödeyin!”

Tartışma üç saat sürdü, çaylar soğudu, plastik sandalyeler gıcırdadı. Traktör bütçesi oy çokluğuyla yeniden kabul edildi. Tutanağa bir uzlaşma maddesi eklendi: traktör kışın boş durmayacak, zeytin hasadında ve ortak bahçe budamasında da çalışacaktı. Böylece kırmızı Massey Ferguson sitenin hem servisi hem de demirbaşı oldu.

İskele Diplomasisi

Saat on bire doğru traktör sahile yanaşır, yolcular teker teker inerdi. İskeledeki şezlongların sırtında silinmez boyayla villa numaraları yazardı; başkasının şezlonguna oturmak affedilmez bir cüret sayılırdı. Gazeteler hışırtıyla açılırdı. Körfezin suyu yaz ortasında bile serindi ve ilk giriş tam bir cesaret testiydi. Emekli Sayıştay denetçisi Orhan Bey merdivenden parmak ucunu suya sokar, irkilip geri çekerdi:

“Bugün su çivi gibi, girilmez!”

“İmbat yeni başladı Orhan Bey. Üç kulaç atınca alışırsın.”

“Tansiyonu fırlatmasın sakın?”

“Kafayı hemen daldıracaksın. On saniye nefesini tut, gerisi cennet.”

“Ben önce dizlerime kadar gireyim.”

“Öyle yaparsan üşürsün, direkt atla!”

Çocuklar iskelenin solundaki kum sığlığında oynar, anneler banklardan gözlerini bir saniye ayırmazdı. Akşamüstü traktörün kalın kornası sahilde yankılanır, plaj mesaisinin bittiğini haber verirdi. Islak havlular omuzlara asılır, kumlu ayaklar çeşmede yıkanırdı. Römorka ıslak mayoyla oturmak yasaktı; koltuğun altına kuru havlu sermek yazısız bir mecburiyetti.

Kırk Yıl Sonra

Bugün Sahilkent kıyısında eski yazlıklar birer birer yıkılıp havuzlu villalara dönüşüyor. Engürü’nün plajı ise çoktan Mavi Bayraklı; ilk bayrağı 2013’te aldı. Çamların arasından hâlâ tanıdık bir ses geliyor. Traktörün motoru birkaç kez baştan elden geçti, römorkun tahtaları her bahar zımparalanıp verniklendi, çamurluklardaki kırmızı boya güneşten yer yer soldu. Direksiyonda artık İsmail Kaptan’ın oğlu Mehmet var.

Tahta basamağa basanlar 1980’lerin kravatlı müfettişleri değil, onların çocukları ve torunları. Gözlükleri aynı, oturup kalkışları aynı, ayaklarında aynı lacivert bez ayakkabılar. Kumsala sarsılarak inerken yine aynı memleket meseleleri konuşuluyor, imbat yine aynı tenteyi dalgalandırıyor. Vagonun ön sırası hâlâ kurucu ailelerin; Behçet Bey’in torunu bulmacayı artık telefondan çözüyor, ekran sarsıntıda kayınca Mehmet aynasından bakıp babasının cümlesini tekrarlıyor: “Yol sarsıntılıdır, kalemin ucu kaymasın.”

Genel kurul da her temmuz toplanıyor. Gündemin beşinci maddesi gelince Muharrem Bey’in oğlu kalkıp mikrofonu alıyor:

“Biz sahildeyiz. Yılda bir kere bile binmiyoruz!”

Madde oy çokluğuyla kabul ediliyor. Toplantı bitince herkes dışarı çıkıyor; meydanda kırmızı traktör bekliyor. Muharrem Bey’in oğlu ön sıraya oturuyor.

“Sen sahilde oturmuyor muydun?” diye soruyor Mehmet.

“Oturuyorum. Ama genel kurul yokuşun tepesinde.”