Güvercin Kulesi, Merkez’i Arıyor

1989’un rüzgârlı bir temmuz ikindisi, saat 16.15. Edremit Körfezi’nden esen poyraz zeytin yapraklarını gümüşe boyuyordu. Artur’un Güvercin Koyu’ndaki beyaz ahşap gözetleme kulesinde cankurtaran dürbününü indirdi, el telsizinin mandalına bastı.

“Merkez, burası Güvercin Kulesi! Rüzgâr yedi bofor.”

“Anlaşıldı Kule. Açıkta deniz bisikleti var mı?”

“İki numara burnu dönmeye çalışıyor. Botu çıkarıyoruz.”

“Ambulansı hazır bekletin. Tedbir elden gitmesin.”

“Şoför direksiyon başında, görevliler kordonu boşaltıyor.”

“Kırmızı bayrağı çekin, denize girmek yasak.”

“Bayrak çekildi Merkez. Düdükler çalıyor.”

Kırmızı flama direğe çıktı, madeni düdükler kumsalı inletti. Megafonlu görevliler sert anonslar yaptı ve denizdeki yüzlerce tatilci disiplinle sudan çıktı. Kimse itiraz etmedi; Artur’da bayrak kırmızıysa tartışma da yasaktı.

Burası bir kooperatiften fazlasıydı. Sakinlerinin gözünde Ege kıyısında özerk bir tatil cumhuriyetiydi.

Çinicilerin Çizdiği Kent

Artur, adını şirketinden alır: Ar-Tur. Gömeç’in Karaağaç kıyısında, Burhaniye ile Ayvalık arasında, Edremit Körfezi’ne bakan bir yamaçtadır. Projesini mimarlar Altuğ ve Behruz Çinici çizdi; SALT Araştırma arşivinde Ar-Tur tatil köyünün 1969 tarihli vaziyet planları ve 1970 tarihli uygulama planı durur. Planlarda 40, 60 ve 90 metrekarelik ev tipleri, gruplar halinde dizilmiş tek ve iki katlı evler vardır.

Amaç orta ve üst orta sınıfa eksiksiz bir sahil kasabası kurmaktı. Ev tiplerinin küçüklüğü bir tercihti: kimse yazlıkta oturma odasında oturmayacaktı. Hayat bahçede, iskelede ve çarşıda geçecekti. Kireç sıvalı evler, kırmızı kiremitler, ahşap pergolalar, bahçelerde zeytin fidanları, evlerin arasında taş yürüyüş yolları, geceleri döküm sokak lambaları. Ortada bir çarşı meydanı: eczane, manav, postane, fırın. İlk yazlarda ailelerin buraya tatile değil, yerleşmeye geldiği söylenirdi; çünkü sezon başında taşınan eşyanın yarısı eylülde geri dönmezdi.

Koyların Coğrafyası ve Balık Mezatı

Geniş arazi kendine has bir sosyal coğrafya üretti; her koyun müdavimi başka bir kimlik taşıdı. Güvercin Koyu sitenin kalbiydi. Kumsalı sığ ve dalgasızdı, çam gölgesi denize kadar inerdi; küçük çocuklu aileler ve yaşlılar burayı mesken tuttu. Martı Koyu açık denize bakar, hırçın dalgasıyla gençleri, sörfçüleri ve su kayakçılarını toplardı. Tilki Koyu en uçtaydı: kitap okuyanların, kuş sesinden başka ses istemeyenlerin inziva yeri.

İskelede sabah yedide balık mezatı başlardı. Sandallardan inen kasalardaki barbun ve çipuraya site sakinleri pey sürerdi.

“İki kilo tekire ilk pey yüz lira!”

“Yüz yirmi benden Ahmet Kaptan!”

“Yüz elli verdim, torunlara buğulama yapacağım.”

“Sattım Hâkim Bey’e! Hayrını gör!”

“Yarın sabah kalamar getirecek misin?”

“Kısmetse ağları gece yarısı atacağız. Taze kalamar söz.”

“Söz mü, pey mi?”

“Burada söz de peyle verilir Hâkim Bey.”

Mezattan dönenler poşetleriyle eve yürür, balkonlarda tava kızgınlaşırdı. Gençler Güvercin’den Martı’ya yüzme maratonu yapar, cankurtaran botu onları kulaç kulaç izlerdi. Yarışı kazananın adı akşam çarşıda herkesin ağzındaydı; kaybedenin adı ise ertesi sabaha kadar unutulurdu, çünkü Artur’da her sabah yeni bir yarış vardı.

Koylar arasında üstü açık yeşil bir ring otobüsü çalışırdı. Şoför Niyazi Kaptan kornasını neşeyle çalardı.

“Kaptan, Martı’ya mı gidiyorsun?”

“Evet Halit Bey, oradan Tilki’ye döneceğim.”

“Biz torunla Güvercin’de inelim.”

“Doğru karar. Martı’da poyraz çok sert bu sabah.”

“Öğle dönüşü kaçta?”

“Saat birde meydan çeşmesinden kalkıyorum. Bir dakika geç kalanı Tilki’ye kadar yürütürüm.”

“Yol parası alıyor musun?”

“Site sakinine ulaşım ücretsizdir Halit Bey.”

Tüzük, Hız Sınırı ve Zeytin

Artur’da düzen şansa bırakılmazdı. Site görevlileri beyaz araçlarla devriye atar, hız sınırı saatte yirmi kilometreydi.

“İyi günler beyefendi. Hızınız otuz beşti.”

“Acelem vardı, eczaneye gidiyordum.”

“Acil durumda ambulans çağrılır. Sitede sürat yasaktır.”

“Bu seferlik bağışlasanız?”

“Tüzük açıktır efendim. Makbuzu ofise yatırınız.”

Cezayı yiyen çoğunlukla aynı kişiydi; eczaneye her gün başka bir hastalık için koşan, ama nedense hep dondurma saatinde koşan.

Mimari kurul da tavizsizdi. Dış cepheye izinsiz tek çivi çakılmaz, terası genişletmek, balkonu pimapenle kapatmak yasaktı. Kiremidin markasına bile şartname karışırdı. Akşam sekizden önce kapı önüne çöp kovası koymak, poyrazlı günlerde mangal yakmak yasaktı. Buna karşılık kapılar kilitlenmez, bisikletler sokakta gelişigüzel bırakılırdı. Yasaklar listesi uzundu ama hırsızlık o listede yer almıyordu; çünkü kimsenin aklına gelmemişti.

Kasım gelince sitenin zeytin ağaçları çırpılır, kasalar doldurulurdu. O yağın tenekesi, komşuların birbirine en çok ikram ettiği şeydi; kimin ağacının daha bereketli olduğu ise sitenin çözülmemiş tek davasıydı.

Sinema, Briç ve Balo

Akşam güneşi Tilki Koyu’nun arkasına çekilince Artur’un sosyal hayatı başlardı. Duşlar alınır, saçlar taranırdı. Çarşıdaki açık hava sinemasında tahta sandalyelere minder serilir, büfeden buzlu gazoz alınır, Yeşilçam klasikleri izlenirdi. Filmin kopması da programın parçasıydı; makinist bobini değiştirene kadar ön sıradaki çocuklar ıslık çalar, arka sıradaki gençler karanlığı başka işler için değerlendirirdi. Hemen yanındaki briç masalarında emekli generaller, eski müsteşarlar ve profesörler oturur; bir koz yanlış oynandığında kurmay toplantısı havası eserdi.

Her ağustos çocuk olimpiyatları yapılırdı: yüzme, voleybol, masa tenisi, bisiklet. Madalyaları sitenin kurucu büyükleri takardı. Kazanan çocuk madalyasını eylüle kadar boynundan çıkarmaz, şehre dönünce okulda “Artur şampiyonu” diye tanıtılırdı. Ağustosun son cumartesi gecesi ise Artur Balosu vardı. Güvercin Koyu’ndaki restoranda masalar denize sıfır kurulur, canlı orkestrayla vals ve tango edilirdi. Kadınlar ipek fular, erkekler koyu keten ceket giyerdi. Eski genel müdürlerden Vecihi Bey mikrofonu alırdı.

“Değerli komşularım! Artur bizim ortak cumhuriyetimizdir. Biz burada sadece deniz tatili yapmıyoruz, kolektif bir sayfiye ahlakı inşa ediyoruz. Çocuklarımız bu koylarda büyüdü, şimdi torunlarımız yüzüyor! Bu cumhuriyeti korumak hepimizin borcudur!”

Konuşmanın her yıl aynı olduğunu herkes bilirdi. Yine de her yıl aynı yerde alkışlanırdı; Artur’da gelenek de tüzük kadar bağlayıcıydı.

Alkışlar dalga sesine karışır, gece yarısı gökyüzüne işaret fişekleri atılır, körfezdeki balıkçı tekneleri kornalarıyla eşlik ederdi.

Merkez, Kule’yi Arıyor

Elli küsur yıl geçti. Evlerin sahipleri değişti, ilk kurucuların çoğu göçüp gitti. Ama nizamiyedeki görevli hâlâ selam verir, cankurtaranlar poyrazlı günlerde kuleden denizi gözetler, Güvercin Koyu hâlâ çocuklu ailelerin, Martı hâlâ gençlerin koyudur.

Geçen yaz Halit Bey’in torunu, kendi torununu ring otobüsüne bindirdi. Otobüs artık üstü kapalı ve klimalıydı; şoför Niyazi Kaptan’ın yeğeniydi.

“Martı’ya mı gidiyorsun?”

“Güvercin’e. Martı’da poyraz sert.”

“Yol parası?”

Şoför dikiz aynasından baktı, amcasının sesini taklit etti.

“Site sakinine ulaşım ücretsizdir. Ama klima için Vecihi Bey’in cumhuriyetine bağış kabul ediyoruz.”