Çandarlı Burnu, Saat 15.00

1991 yazı, temmuz ortası, saat 15.00. Çandarlı Körfezi’nde deniz birden köpürdü. Kuzeyden inen sert poyraz zeytin yapraklarını tersine çevirdi, kalenin taş burçlarında ıslık çalmaya başladı. Salihleraltı’ndaki kooperatiflerde teneke saçaklar zangırdadı, balkonlardaki çizgili brandalar göğe doğru şişti, mandal sepetleri devrildi.

Emekli coğrafya öğretmeni Muzaffer Bey kıyıda durmuş, parmak ucunu suya değdirmişti. Yanındaki komşusu emekli posta müdürü Kadir Bey’e rüzgârın uğultusunu bastırarak seslendi.

“Kadir Bey, su bu öğleden sonra on yedi derece!”

“Poyraz dipten soğuk suyu bastı hocam!”

“Girmeye cesaretin var mı gerçekten?”

“Bir kere dalarsan alışırsın. Kalbe, damara şifadır bu su.”

“Rüzgâr şemsiyeyi uçuracak, taşları şezlongun üstüne sağlam koy!”

“Tuğlaları dizdim hocam, merak etme.”

“Çıkınca eve koşup çorba içelim, dişlerim birbirine vuruyor.”

“Hanım tarhanayı ocağa koydu bile. Hadi bismillah!”

“Nefesini tut da öyle atla!”

“Atladım gitti!”

“Aman Kadir Bey, buz kalıbı gibi!”

“Üç saniye dayan, sonra kanın kaynamaya başlar!”

İki emekli kendilerini köpüklü dalgalara bıraktı. Buz gibi su nefeslerini kesti; üç kulaç atıp kumsala koştular, bornozlarına sarındılar. Rüzgâr tenlerini anında kuruttu. Burası Kuzey Ege’nin en rüzgârlı kıyısı, sıcağa boyun eğmeyen emekli kolonilerinin sığınağıydı: Çandarlı ve Dikili hattı.

Rüzgâr Koridorunda Kooperatifler

Seksenlerde İzmir, Manisa ve Ankara’dan binlerce memur bu kıyılara yöneldi. Güneye inmeye bütçesi yetmeyen orta sınıf için arsalar ucuz, deniz akvaryum kadar berraktı. Kabakum ve Salihleraltı boyunca yapı kooperatifleri birbiri ardına kuruldu; öğretmenlerin, bankacıların, emekli subayların siteleri yan yana dizildi.

Tepedeki siteler volkanik yamaçlara kuruldu, dik yamaçlara taş istinat duvarları örüldü. Binalar rüzgâra göre tasarlandı: ikişer katlı betonarme evler, rüzgârın uçuramayacağı ağır kiremitler, pencerelerde çift kanatlı panjurlar. Her balkona imbatı kesmek için hasır kamış paravanlar örüldü; zamanla bu paravanlar sitelerin ortak simgesi oldu. Bahçelere iğde, zakkum ve yabani incir dikildi, çevreye rüzgâr kıran olarak servi ve çam. Narin begonviller bu rüzgârda yaşayamazdı; sadece inatçı Ege bitkileri ayakta kalırdı.

Rüzgârla pişen zeytinlikler de kooperatiflerin ortak servetiydi. Sonbaharda sakinler zeytinlerini birlikte sıktırır, taze yağın ilk kavanozu yönetim kurulu başkanına hediye edilirdi; ikinci kavanoz, başkanı seçmeyenlerin gönlünü almak için ayrılırdı. Böylece Kuzey Ege kıyısında, kendi rüzgârı, kendi yağı ve kendi kuralları olan uzun bir emekli kuşağı oluştu.

Taşlı Şezlonglar ve Çorba Ritüeli

Hayat rüzgârın ritmine göre akardı. Sabah sekizle on bir arası deniz çarşaf gibiydi, dipteki çakıllar tek tek sayılırdı; emekliler bu üç saati asla kaçırmaz, gençler körfezde rüzgâr sörfü yelkeni basardı. Öğleye doğru denizden kıyıya meşhur imbat patlardı. Şemsiye açmak imkânsızlaşır, açanın şemsiyesi havalanıp yüz metre öteye konardı. Bu yüzden sahilde tahta pergoleler kullanılır, şezlongların ayaklarına deniz taşı bağlanırdı. Balkonlarda çarşaflar uçmasın diye her köşeye üçer mandal takılır, plastik mandallar rüzgârda çatırdayıp kırılırdı.

Denizden çıkan herkes aynı ritüeli uygulardı: sıcak tarhana çorbası. Kuzey Ege yazlıklarında öğle yemeği karpuz peynirle değil, çorbayla başlardı. Emekli başkomiser Rıdvan Bey veranda masasında çorbasını kaşıklarken komşusu Niyazi Bey seslenirdi.

“Rıdvan Bey, çorba içini ısıttı mı?”

“Çok şükür Niyazi Bey, kanım yerine geldi.”

“Akşam poyraz daha da sertleşecekmiş.”

“Saksıları içeri aldık. Mandal sepetini de balkona bağladım.”

“Gece panjurlar yine inleyecek desenize.”

“İnlesin be komşum, sinek barınmıyor ya, ona dua et!”

“O da doğru. Sıcaktan pişen güneyliler düşünsün.”

“Yün battaniyeyi çıkardım bile.”

Rüzgârın en büyük nimeti sivrisineksiz bir yazdı; güneydeki akrabalar telefonda sinek ilacı markası konuşurken buradakiler mandal markası konuşurdu. Nem yoktu, terlemek bilinmezdi; geceleri klima yerine yün battaniyeye sarınılırdı.

Nizam ve Lokma

Tepedeki ve sahildeki büyük sitelerde hayat askerî bir nizamla yönetilirdi. Yönetim kurulları emekli subaylardan ve bürokratlardan oluşur, gürültüye sıfır tolerans gösterilirdi. Bahçe çitleri yetmiş santimi geçemez, ağaçlar komşunun rüzgârını kesmeyecek yere dikilirdi. Öğleden sonra ikiyle beş arası çim biçmek yasaktı; rüzgârın uğultusu altında öğle uykusuna yatan emeklilerin uykusu bölünemezdi.

Akşamüstü çay bahçesinde tavla ve okey masaları kurulur, taşlar uçmasın diye üstlerine döküm küllükler konurdu. Emekli hâkim Cevdet Bey zarları toplarken gülümserdi.

“Penç ü se geldi Kemal Bey! Kaçışın yok.”

“Rüzgâr zarı çevirdi Cevdet Bey, haksızlık bu!”

“Rüzgâr herkese eşit eser Kemal Bey. Mazeret kabul etmem.”

“Yenilen bu akşam demlik çayını ısmarlar.”

“Çaylar zaten benden. Ama zarı da benim yerime sen at, rüzgâr seni seviyor.”

Kenarları yüksek ahşap tavlalar kullanılırdı ki pullar rüzgârda kaymasın. Akşam sekizde kütüphane salonunda briç partisi başlar, kâğıtlar uçmasın diye pencereler sıkı sıkı kapatılırdı.

Çatılara çanak anten takılmaz, ortak anten kullanılırdı; cepheler kireç beyazı olmak zorundaydı. Güneş paneli de rüzgârda devrilir diye hoş karşılanmazdı. Akşamüstü Çandarlı’nın taş iskelesinde lokma kuyruğu uzardı. Kazanlarda kızaran lokmaların üstüne şerbet dökülür, tarçın kokusu meltemle karışır, emekliler torunlarıyla sıraya girer, kâğıt tabaklardaki sıcak lokmaları rüzgâra karşı sırtlarını dönerek yerdi. Bu küçük saadetler rüzgârlı günlerin en tatlı tesellisiydi.

Salça Nöbeti

Ağustos sonuna doğru kış hazırlığı başlardı. Salihleraltı pazarına kamyon kamyon domates ve biber dökülür, kooperatif sakinleri kasa kasa alırdı. Rüzgârlı havada açıkta ateş yakmak tehlikeli olduğundan ortak bahçelerde korunaklı ocaklar kurulur, salça kazanlarının başında imeceyle nöbet tutulurdu. Tahta küreklerle karıştırılan salçanın kokusu poyrazla kilometrelerce öteye taşınır, kavanozlar kaynatılıp zeytinyağıyla mühürlenirdi. Kadınlar kışlık erişteyi teraslarda kuruturdu; imbat erişteyi iki saatte kupkuru ederdi. Güneyde aynı iş için üç gün güneş beklenirdi.

Eylül yaklaşınca İzmir’e, Manisa’ya dönecekler bavullarını salça kavanozlarıyla doldururdu. Ama bu siteler kışın tamamen boşalmazdı. Yüzlerce emekli çift fırtınaya rağmen kalır, kilerlere ceviz, zeytin ve kuru incir istifler, sundurmaların altına odun dizerdi. Kış gecelerinde soba borularından yükselen duman, rüzgârda yatay uçardı.

Kırk Beş Derece

Bugün Ege’nin güneyi sıcak hava dalgalarıyla kavruluyor. Antalya’da, Bodrum’da termometreler kırk beşi gösterirken klimalar yetmiyor. Çandarlı’da ise poyraz aynı hırçınlıkla esiyor, akşamları omuzlara hâlâ yün hırka atılıyor. Balkonlardaki kamış paravanlar birkaç kez yenilendi ama yerlerinde duruyor; panjurlar hâlâ geceleri inliyor, şezlongların ayağında hâlâ deniz taşı var.

Geçen ağustos Muzaffer Bey’in Antalya’da yaşayan kızı telefon etti.

“Baba, burada kırk beş derece. Klima üç gündür durmadan çalışıyor, nefes alamıyoruz.”

“Gelin buraya kızım.”

“Deniz soğukmuş ama.”

“On yedi derece. Üç saniye dayanırsın, sonra kanın kaynar.”

“Ya dayanamazsam?”

“Hanım tarhanayı ocağa koydu bile.”