Boyoz ve Termos

1987 yılının berrak bir temmuz sabahı, saat 07.45. Ilıca Koyu’ndan serin bir meltem esiyor, Bankacılar Sitesi’nin ahşap verandalarında kahvaltı sofraları kuruluyordu. Fırından yeni gelmiş sıcak boyozlar masaya kondu, yanına İzmir tulumu ve soyulmuş köy yumurtaları. Sitenin kıdemli maliki, emekli Merkez Bankası kambiyo müdürü Hikmet Bey balkona çıktı, gözlüğünü burnunun ucuna indirip gazetesini açtı ve yan komşusu, Ziraat Bankası’nın eski şube müdürü Rasim Bey’e seslendi.

“Günaydın Rasim Bey! Deniz bu sabah ayna gibi.”

“İmbat sertleşmeden bir kulaç atalım derim.”

“Gazetede okudum, Alaçatı’ya zenginler hücum ediyormuş.”

“Bırakın etsinler. Bizim Ilıca’nın kumunu hiçbir yerde bulamazlar.”

“Bizim iskeleye dışarıdan girmeye kalkan olursa?”

“Merak etmeyin. Bekçi Tahsin nizamiyede kuş uçurtmuyor.”

“Çay yeni demlendi, bir bardak doldurayım mı?”

“Eksik olmayın, boyozun yanına çok iyi gider.”

Hikmet Bey boyozundan çıtır bir lokma kopardı. Önünde cam gibi berrak Ilıca Koyu, kırk metrelik ahşap iskelede sıra sıra beyaz şezlonglar uzanıyordu. Burası seksenlerin devlet terbiyesini yaşatan bir memur cennetiydi.

Kooperatif

Sitenin hikâyesi seksenlerin başında, Ankara’da bir araya gelen bir grup kamu bankacısının yapı kooperatifi kurmasıyla başlar. Çeşme o yıllarda lüks turizmle tanışmamıştı; termal sularıyla bilinen sakin bir kasabaydı. Kooperatif deniz kıyısında bir arsa aldı, mimarlar gösterişten uzak, sade bir plan çizdi: iki katlı, beyaz badanalı ikiz villalar, mavi ahşap panjurlar, ortak çim alana açılan verandalar, üst katta iki mütevazı yatak odası. Zemin kattaki kırk metrekarelik salon açık mutfakla birleşiyor, balkon korkulukları beyaz ferforjeden yapılıyordu. Bahçelere begonvil, yasemin ve limon dikildi. Villaların altına bir de termal su hattı çekildi; banyoda musluğu açan malik kükürt kokulu şifalı suyla yıkanır, misafirine bunu ilk beş dakikada mutlaka söylerdi.

İnşaat maaş kesintileriyle beş yılda bitti, evler kurayla teslim edildi ve giriş kapısına pirinç bir kooperatif tabelası asıldı. Hak sahiplerinin tamamı kıdemli bankacılardı; müfettişler, kambiyocular, veznedarlar ve şube müdürleri komşu oldu. Devlet ciddiyeti sitenin harcına işlendi.

İç Tüzük

Sitenin günlük düzeni bir teftiş kurulu gibi işlerdi. Aidat her ayın ilk beş iş gününde yatırılır, gecikme faizi tavizsiz uygulanırdı. Yönetim kurulu kararları daktiloyla tutanağa geçirilip panoya asılırdı. Kendi bahçesine çit çeken malike ihtar gider, cepheler iki yılda bir aynı beyazla boyanırdı. Klimalar ahşap panellerin arkasına saklanır, 14.00 ile 16.30 arası çocukların bahçede bağırması yasaktı.

Akşamüstü kordon boyunda piyasa başlardı. Emekli bankacılar beyaz keten gömleklerini, eşleri basma elbiselerini giyer, iskeleden sahile ağır adımlarla yürünür, her komşuya resmi bir nezaketle selam verilirdi. Selamı alınmayan komşu ertesi sabah kahvaltıda konuşulurdu; selamı geç alan da. Merkez Bankası’nın emekli başmüfettişi Nazif Bey kumsalda gençleri durdurup öğüt verirdi.

“Meslekte tasarruf esastır çocuklar. Yazlıkta bile israftan kaçınacaksınız.”

“Bütçemize dikkat ediyoruz Nazif Bey.”

“Dün akşam lokantada ıstakoz yiyenleri gördüm. Memur adamın sofrasına yakışmaz.”

“Sitede herkes yemeğini evde pişirir efendim.”

“Aynen öyle. Evde pişen zeytinyağlı fasulyenin tadı sarayda yoktur.”

“Bizim iskelenin huzuru bozulmasın yeter.”

“Huzur da faiz gibidir evladım. Bozmazsan kendi kendine büyür.”

Salı ve perşembe geceleri çardak altında briç oynanır, kâğıtların masaya bırakılış sesinden başka çıt çıkmazdı. Hafta sonları toprak kortta tenis maçlarının hakemliğini emekli bir Danıştay üyesi yapardı; kararına itiraz eden sahadan ihraç edilirdi. Sitenin bakkalı Hasan Amca her sabah sıcak gevrek getirir, veresiye defteri tutmazdı: herkes ay başında hesabını nakit kapatırdı. Bu karşılıklı güven sitenin en büyük sermayesiydi.

Alaçatı Teklifleri

İki binlerle birlikte yarımada değişti. Hemen arkadaki eski Rum köyü Alaçatı lüks tüketimin merkezi oldu; taş evler butik otele, koylar ses sistemli beach club’lara döndü, vale kuyrukları uzadı. Giriş ücretleri astronomik rakamlara çıktı, sahillere localar kuruldu. Bu dalga sitenin kapısına kadar dayandı. Müteahhitler ve eğlence mekânı sahipleri kapıyı aşındırmaya, her yaz bir öncekinden baş döndürücü teklifler getirmeye başladı.

“Sitenizi bize devredin, yerine rezidans yapalım!”

“Her villaya ikişer daire ve nakit verelim!”

“İskelenizi kulüp yapalım, size de ortaklık payı ödeyelim!”

2012 genel kurulunda teklifler sitenin kütüphanesinde masaya yatırıldı. Genç mirasçılardan birkaçı satışa sıcak bakıyordu.

“Çok büyük paralar teklif ediliyor, Alaçatı’da fiyatlar uçtu!”

“Burayı satıp ömür boyu faiziyle yaşarız!”

Kürsüye doksan yaşındaki kurucu üye Vecdi Bey çıktı, bastonunu yere vurdu.

“Biz burayı para kazanalım diye değil, çocuklarımız temiz kumda oynasın diye yaptık!”

“Bankacı adam paranın esiri olmaz, hakkın bekçisi olur!”

“Alaçatı’nın sonradan görme sosyetesine satacak tek taşımız yoktur!”

“Teklifleri derhal çöpe atıyoruz!”

Salon alkıştan yıkıldı, teklifler oy birliğiyle reddedildi. Satışa sıcak bakan mirasçılar da el kaldırdı; Vecdi Bey’in bastonu hâlâ yerdeydi ve kimse ikinci kez vurulmasını istemiyordu.

Termos Protokolü

Sitenin sahili kendi kurallarıyla yönetilen bağımsız bir limandı. Komşu kulüplerden elektronik müzik yükselirken iskelede vakur bir sessizlik hüküm sürerdi. Radyo dinlemek isteyen kulaklık takar, şezlonglara günübirlik misafir alınmazdı. Plaj barı ya da büfe açılması genel kurul kararıyla yasaklanmıştı; herkes çayını ve suyunu evden getirirdi. Kuşluk vakti çelik termoslar iskelede yan yana dizilir, termos diplomasisi başlardı.

“Mübeccel Hanım, bardağıma bir yudum çay uzatır mısınız?”

“Buyrun Naciye Hanım, bergamotludur. Yanına damla sakızlı kurabiye de koyayım.”

“Yandaki kulüpte bir şişe suya servet istiyorlarmış.”

“Akıl alır gibi değil ayol! İki adım ötede para saçıyorlar, burada cennet bedava.”

“Allah bu sakinliği elimizden almasın.”

Çocuklar sığ, ılık suda yüzer, dipteki ince kum ayaklarının altından kayıp giderdi. Akşamüstü güneş batarken gençler iskeleden denize atlar, birbirleriyle şakalaşırdı. Gürültü asla haddini aşmazdı, çünkü herkes bir bankacının çocuğuydu.

Bugün

Çeşme kıyıları bugün yatların, lazer ışıklarının ve vale kuyruklarının yarımadası. Ne koruma ordusu var ne gösterişli cip; Bankacılar Sitesi’nde hâlâ aynı beyaz ikiz villalar, aynı begonviller ve emekli bankacıların çocukları, torunları var. Sabahları boyoz kokusu yine sokaklara yayılıyor, emekli kambiyocular gazetelerini açıp memleketin faiz politikasını tartışıyor. Akşam iskelenin beyaz lambaları yanınca termoslar toplanıyor, briç masası kuruluyor. Aidat hâlâ ayın ilk beş iş gününde yatıyor; gecikme faizini hesaplayan yönetici de hâlâ kalem kullanıyor, çünkü hesap makinesine güvenmiyor.

Geçen yaz yandaki kulübün genç bir garsonu iskeleye kadar gelip menü uzattı. Mübeccel Hanım termosunu kaldırdı.

“Sağ ol evladım. Biz kendi çayımızı getiriyoruz.”

“Teyzeciğim, bizde de çay var. Hem de bergamotlu.”

“Kaç lira?”

Garson söyledi. Nazif Bey’in torunu şezlongundan doğruldu, dedesinin sesini taklit etti:

“Meslekte tasarruf esastır çocuklar.”