14.20: Nizamiyedeki Bariyer
1988 yılının sıcak bir ağustos ikindisi, saat 14.20. Marmaris’ten gelen virajlı yol kızılçam ormanlarına dalmış, Datça Yarımadası’nın dar virajları nihayet geride kalmıştı. Aktur nizamiyesinin önüne beyaz bir Renault 12 yanaştı. Klima yoktu, dört cam sonuna kadar açıktı, radyatörden hafif bir buhar tütüyordu. İçerideki memur ailesi sıcaktan bunalmıştı.
Nizamiyede beyaz şapkalı bir güvenlik amiri belirdi. Elindeki mandallı panoyu kaldırıp resmi adımlarla sürücüye yürüdü.
“Site sakini misiniz beyefendi?”
“Evet, C Blok 42. Ankara’dan yeni geldik.”
“Hoş geldiniz. Bagajınızı boşaltmak için yirmi dakikanız var.”
“Yol çok uzundu. Arabayı evin önüne bıraksak?”
“Kesinlikle yasak efendim. Araçlar dış otoparka çekilir.”
“Yarın sabah erkenden çıkacağız, sadece bu gecelik?”
“Tek bir dakika bile kalamaz. İçeride motor çalıştırmak ihraç sebebidir.”
“Eşyalarımız çok ağır ama!”
“El arabaları nizamiyede hazır bekliyor efendim. Buyrun.”
Kırmızı beyaz bariyer gıcırtıyla kalktı. Çam iğneleri lastiklerin altında çıtırdadı, etrafı reçine ve adaçayı kokusu sardı. Korna çalmak yasaktı, teyp açmak yasaktı. Çam ormanına gizlenmiş koca tatil kenti, ziyaretçisini bu kurallarla karşıladı.
Bir Vali, Bir Yarışma, Üç Koy
Aktur’un arkasında bir vali vardır. 1970’lerin başında Muğla Valisi olan Özer Türk’ün döneminde hem Datça’daki hem Bodrum Bitez’deki Aktur tatil siteleri hayata geçti. 1973’te projeyi EPA grubu üstlendi: Ersen Gürsel, Nihat Güner, Mehmet Çubuk ve gruba o yıl katılan Öcal Ertüzün. Datça ve Bodrum’daki Aktur siteleri, 1969’da kurulan grubun ilk uygulamasıydı.
Site, Datça merkezine otuz kilometre kadar uzaklıkta, Kurucabük yakınında, Hisarönü Körfezi’ne bakan yamaçlara kuruldu. Güneyinde deniz, kuzeyinde geniş bir çam ormanı vardı. Ağa Han Kültür Vakfı’nın mimarlık arşivi Archnet’teki 1980 tarihli kayda göre yerleşim üç koya yayılıyordu: 1.350 tatil evi, iki otel, yedi restoran, bir galeri, bir müze. Evler bir ila üç katlıydı; ya müstakil villa ya da apartman dairesi, üç temel plan tipinden biriyle.
Sakinler buraya yine de hep “sekiz yüz villalık site” der. Aradaki farkı apartman daireleri oluşturur; villa sahipleri onları saymaz, daire sahipleri de villaların saydığını saymaz.
Otopark Devleti ve El Arabaları
Aktur’un yönetimi, arabayı dışarıda bırakma kuralını bir garnizon komutanlığı ciddiyetiyle uygulardı. Otomobiller sitenin çeperindeki otoparklara hapsedilir, evlerin arasında yalnızca dar patikalar kalırdı. Eşya taşıma saatleri dakikası dakikasına belliydi; evine çamaşır makinesi alan bile kuralı delemezdi. Yük için ortak sarı el arabaları vardı. Müsteşarlar, profesörler ve banka müdürleri kollarını sıvar, karpuzlarını ve valizlerini el arabasına yükleyip dik patikaları tırmanırdı.
Yaşlılar için akülü küçük bir ring servisi çalışırdı. Şoför Rıza Amca sabah ilk seferde pirinç zilini çalardı:
“Plaj servisi kalkıyor! Var mı binen?”
“Rıza Kaptan, fırından simit aldım, beni köşede indiriver.”
“Durak dışı durmam Nazmiye Teyze. Tüzük yasak.”
“İki adımcık canım, dizlerim kireçlendi.”
“Disiplin amiri görürse tutanak tutar. Merkez durakta ineceksin.”
“Şu koca sitede iki adımın lafı mı olur?”
“Nizam bozulursa burası İstanbul’a döner Nazmiye Teyze!”
Kurallar tavizsizdi, ama karşılığında egzoz yerine çam havası vardı. Çocuklar bisikletlerini korkusuzca sürer, gece balkonda oturanlar yalnızca dalgaları dinlerdi.
Fırın Kuyruğu ve İki Koyun Sosyolojisi
Sabah ritüeli merkezdeki fırının önünde başlardı. Fırının kapağı açıldığında ekmek kokusu çam dallarına yayılır, on dakikada yüz metrelik bir kuyruk oluşurdu. Kuyrukta gazete okunur, bürokratlar hararetli siyasi tartışmalara girerdi.
“Müsteşarım, siz önümdeydiniz galiba?”
“Ben değil, hanım önünüzdeydi. Ben hanımın yerini tutuyorum.”
“Yer tutmak yasak değil mi? Plajda havluyu topluyorlar.”
“Plaj başka, fırın başka. Fırında tüzük yok, vicdan var.”
Arkadan biri vicdanın da tüzüğe eklenmesini önerdi. Öneri genel kurula havale edildi; genel kurul iki yıl sonra toplandığında fırın kuyruğu konusu gündemin on yedinci maddesiydi ve saat gece yarısını geçtiği için ertelendi.
Koyların da bir sosyolojisi vardı. Biri açık denize bakardı; rüzgârlı, dalgalı, suyu serindi. Orası gençlerin, sörfçülerin, yelkencilerin koyuydu. Öbürü kapalı bir göl gibiydi; çamlar suya kadar iner, deniz çarşaf gibi dururdu. Emekli profesörler, eski diplomatlar ve sakinlik arayanlar o tarafı mesken tutardı.
Plaj görevlileri sabah erkenden denetime çıkardı. Şezlonga havlu bırakıp yer tutmak yasaktı; bırakılan havlular zabıta titizliğiyle toplanırdı. Bir sabah emekli büyükelçi Selim Bey sahile indi ve havlusunun yerinde olmadığını gördü.
“Görevli Bey, benim havlum nerede?”
“Yönetim ofisindeki emanet dolabında Selim Bey.”
“Ben her sabah yedide o havluyu oraya koyarım!”
“Tüzüğün 14. maddesi açıktır efendim. Sahilde yer rezerve edilemez.”
“Ben bu sitenin kurucu üyesiyim!”
“Kurucu olmanız kuralı değiştirmez efendim. Saat sekizden önce kumsal herkesindir.”
“Hakkımı genel kurulda arayacağım!”
“Tutanak dosyaya eklendi efendim. Buyrun fişiniz.”
Selim Bey fişi aldı, katladı, cüzdanına koydu. Ertesi sabah havlusuyla değil, fişiyle geldi; fişi şezlonga koydu. Görevli fişi de emanete kaldırdı.
Akşamüstü iki koy arasında yürüyüş trafiği başlardı. Durgun koyun sakinleri gün batımını izlemek için rüzgârlı koyun tepesine tırmanır, yanlarında küçük termoslarda adaçayı taşırdı.
Saf Beyaz ve Çam İğnesi Nöbeti
Aktur’da mülk sahibi olmak sınırsız özgürlük demek değildi; gönüllü bir disipline girmek demekti. Dış cephe beyazdı, balkon korkulukları ahşaptı. Bir yaz armatör Nedim Bey balkonunu sürgülü camla kapattı. Yönetim olağanüstü toplandı, ertesi sabah ustalar kapıya dayandı, cam iki saatte söküldü. Masrafı da Nedim Bey’e fatura edildi. Nedim Bey o yazı balkonunda, cam çerçevenin olması gereken yere bakarak geçirdi.
Ağaçlar dokunulmazdı. Bir villanın manzarasını kapatan çam dalı bile keyfi olarak kesilemezdi. Kuruyan dal ancak yönetimin çağırdığı ormancı onay verirse budanırdı. Sonbaharda çatılarda çam iğnesi nöbeti başlar, yangına karşı oluklar her hafta temizlenirdi. Her haziran yangın tatbikatı yapılır, el arabaları bu kez su bidonu taşırdı. Gece on birde fenerli bekçiler patikaları turlar, otopark dışına bırakılmış tek bir araç aranırdı.
Bugün: El Arabaları Nizamiyede
Bodrum ve Çeşme’de kıyılar beton duvarlarla, gürültülü beach kulüplerle doldu. Aktur’un plajı ise 2005’ten beri mavi bayrağını koruyor. Çamların arasında beyaz evler hâlâ yarı gizli duruyor; bir balkondan piyano, öbüründen zeytinyağlı börülce kokusu taşıyor. Dış otoparktaki arabalar brandalarının altında günlerce kıpırdamıyor.
Geçen ağustos nizamiyeye sessizce bir elektrikli otomobil yanaştı. Direksiyonda C Blok 42’nin oğlu vardı; Renault 12’nin arka koltuğunda büyümüştü. Camı indirdi.
“Elektrikli bu. Motor sesi yok, egzoz yok. İçeri girsem?”
Güvenlik görevlisi panosuna baktı, sonra arabaya.
“Tüzük ses demiyor beyefendi, motor diyor.”
“Motoru var ama sesi yok.”
“O zaman sessizce otoparka çekin. El arabaları nizamiyede hazır bekliyor. Bagajınızı boşaltmak için yirmi dakikanız var.”



