Saat 06.30: Düzler Sahili ve Vapur Sireni

1972 yılının serin bir temmuz sabahı, saat 06.30. Kapıdağ Yarımadası’nın eteklerinde sabah sisi henüz dağılmamıştı. Bandırma açıklarından kalın bir vapur sireni yankılandı; İstanbul vapuru iskeleye yanaşıyordu.

Erdek Düzler kumsalında yeşil bez çadırların ipleri sabah rüzgârında gerildi. Emekli telgraf memuru Hamdi Bey çadırın fermuarını açıp dışarı çıktı, ayakları ıslak kumda serinledi. Çadır komşusu Demiryolcu Şevket Bey mavi piknik tüpünü kibritle yaktı, isli çaydanlığı üstüne koydu.

“Günaydın Hamdi Bey! Vapur tam vaktinde geldi.”

“İstanbul’dan yeni çadırcılar iniyor galiba. Çeşmede sıra olmadan bidonları dolduralım.”

“Acele et. Sekizde çeşmede kuyruk başlar.”

“Çay kaynasın, iki zeytin atıp çıkarız. Gece poyraz ipleri gevşetmiş, birer tokmak vuralım kazıklara.”

Kıyıya yanaşan tahta sandallardan taze gümüş balığı indirildi, çadırcılar hemen paylaştı. Közde pişen balık kokusu çamlara yükseldi. Sahil boyunca yüzlerce çadır askerî bir intizamla dizilmişti. Orta sınıfın kitlesel tatille ilk tanıştığı yerlerden biriydi burası: Erdek Düzler.

Kyzikos’un Dibinde Çadır Medeniyeti

Erdek’e girerken solda kalan bu geniş kumsalın birkaç kilometre gerisinde antik Kyzikos uzanır; Hadrianus Tapınağı’nın kalıntıları zeytinliklerin arasında saklıdır. Çocuklar kumda oynarken çanak çömlek kırığı toplar, akşam “arkeolojik buluntu” diye annelerine getirirdi. Anneler de çoğunlukla çay tabağı olarak kullanırdı.

1960’larda ne otel vardı ne beton site. Tatil yapmak çadır kurmak demekti. İstanbul’dan Bandırma’ya vapurla saatler süren bir yolculuk yapılır, yolcular güvertede tahta bavulların üstünde otururdu. Yanlarında askeriye fazlası yeşil çadır bezleri, katlanır sandalyeler, lüks lambaları ve emaye tabaklar vardı. Bandırma’dan kalkan kasalı kamyonetler aileleri Düzler ve Gülplaj sahiline dökerdi.

Kumsalı kamp muhtarı parsel parsel bölerdi. Emekli Astsubay Cemalettin Bey her aileyi siyah kaplı defterine kaydeder, çadır numaralarını tahta kazıklara yazardı. Her çadırın önüne yağmur suyu girmesin diye küçük bir hendek kazılır, girişe hasır kilim serilir, ayakkabılar dışarıda çıkarılırdı. Çadırın bir kapısı bile yoktu ama eşiği vardı.

Sabah sekizde Erdek fırınının kırmızı minibüsü korna çalar, sıcak somunlar ve susamlı çörekler kapışılırdı. Anneler çadır önünde taze fasulye ayıklar, babalar tavla oynardı. Elektrik yoktu; akşam çadırların önüne asılan gaz lambaları sahili bir fener alayına çevirir, radyolardan ajans dinlenirdi. Lüks lambasının cızırtılı ışığında kitap okunur, lamba söndüğünde kimin kitabı yarıda kaldıysa ertesi gün o kitabın sonu çeşme kuyruğunda öğrenilirdi.

Ortak Çeşme Diplomasisi

Kampın en kritik noktası belediyenin yaptırdığı tek gözlü çeşmeydi. Yüzlerce ailenin suyu oradan gelirdi. Her sabah yedide çeşme başında beyaz bidon kuyruğu oluşur, Kadıköy Maarif Koleji öğretmenleriyle TCDD memurları sırada gazete manşetlerini tartışırdı.

“Sıra kimdeydi muhterem?”

“Emekli Albay Rıfat Bey’de. Ama o önce iki bidon dolduracak.”

“Bizim hanım bulaşık için bekliyor, öne geçebilir miyiz?”

“Öyle şey olmaz komşu. Nizam bozulursa kargaşa çıkar.”

“Haklısınız, kusura bakmayın. Kuyrukta iki çift laf ederiz, fena mı?”

“Fena olmaz. Gazetenin ikinci sayfasını uzatır mısınız?”

“Buyrun. Bulmacayı ellemeyin yalnız.”

Bulaşıklar çadır arkasındaki ortak teknelerde, arap sabunu ve killi kumla yıkanırdı. Lodos patladığında bütün kamp ayağa kalkar, fırtına nöbeti başlardı. Erkekler tahta tokmaklarla çadırları dolaşır, gevşeyen ipleri gerer, eteklere yassı kayalar dizerdi. Geceleri iki aile reisi pilli fenerlerle devriye gezerdi. Fermuarlar kilitlenmez, tek eşya çalınmazdı.

Akşamları kumsalda ateş yakılır, gençler mandolin ve bağlama çalar, közde mısır pişip komşu çadırlara dağıtılırdı. Herkes birbirinin çocuğunu kendi çocuğu gibi gözetirdi; bir çocuğun yediği azarı akşama kadar üç çadır daha tekrarlardı.

Çadırdan Kooperatife

Yetmişlerin sonunda yıllarca yan yana çadır kuran aileler bir araya gelip arsa hissesi aldı. Düzler ve Gülplaj hattında ilk kooperatif temelleri atıldı: Öğretmenler Yapı Kooperatifi, Karayolcular Sitesi, Subay Blokları. İkişer katlı, beyaz badanalı, kırmızı kiremitli evler yükseldi.

Çadır alışkanlıkları evlere de taşındı. Balkona yine tahta masa kuruldu, bahçeye yine domates fidesi dikildi. Eski çadır direkleri bahçede fasulye sırığı oldu, eski tüpler balkon köşesinde yedek bekledi. En güzel sardunyayı yetiştiren emekliye çay bahçesinde demlik hediye edilirdi. Pazar günleri ortak artezyenden su çekilir, herkes sırayla bahçesini sular, zeytin diplerini çapalardı. Sıra yine Cemalettin Bey’in defterinden takip edilirdi; defter çadırdan kooperatife terfi etmişti.

Ama konfor arttıkça çadırın sıcaklığı azaldı. Komşular beton duvarların arkasına çekildi, kapılar erken kapandı. Eski çadırcılar bunun çaresini Gülplaj Gazinosu’nda buldu: akşamları orada buluşur, aynı demli çayı içer, vapur anılarını sabaha kadar anlatırlardı. Her anlatışta vapur biraz daha yavaşlar, fırtına biraz daha büyürdü.

Gülplaj Gazinosu ve Çadırcılar Balosu

Gülplaj’ın denizi sığ ve sıcaktı; elli metre açılsanız su ancak belinize gelirdi. Kumsalın ortasında ahşap kazıklar üzerindeki gazino gündüz dondurma ve gazoz satar, akşam Marmara’nın en neşeli açık hava salonuna dönerdi. Haftada iki gece çocuklara Karagöz perdesi kurulurdu. Gazinocu Niko Usta masalara renkli kâğıt fenerler asar, pikapta taş plaklar dönerdi.

Cumartesi akşamları Çadırcılar Balosu yapılırdı. Garson Cemil elinde tepsiyle masaları dolaşırdı:

“Niko Usta’nın Erdek kavunu masada!”

“Yanına az tuzlu beyaz peynir koy Cemil. Vapur yarın kaçta kalkıyor Bandırma’dan?”

“Pazar akşamı yedide efendim. Erken gidin, bilet kuyruğu uzar.”

“Çadırı toplamak zaten iki saat sürer.”

“Gitmeyin Muzaffer Bey, eylüle kadar kalın.”

“Pazartesi bakanlıkta mesai var Cemil, ekmek parası.”

“Hayırlı yolculuklar o zaman. Kazığınızı kimseye vermeyiz.”

Pazar akşamüstü kumsalda hüzünlü bir telaş başlardı. Çadır bezleri katlanır, ipler sarılır, kamyonet kasalarındaki bavulların üstüne çocuklar oturtulurdu. Gazinoda son çaylar aceleyle içilir, herkes ertesi yaz aynı kazıkta buluşmak üzere sözleşirdi.

Kazıklar Söküldü

Bandırma İskelesi’ne o eski vapurlar artık yanaşmıyor; hızlı feribotlar ve otoyollar mesafeyi kısalttı. Düzler’de bez çadır da kurulmuyor, çamlığın içinde çekme karavanlar ve kamping alanları var.

Kyzikos’un dibindeki zeytin ağaçları ise yerinde. Rüzgâr kumsala hâlâ aynı yosun kokusunu taşıyor. Kooperatif balkonlarında oturan yaşlılar denize bakıp eski günleri anıyor.

Hamdi Bey’in torunu geçen yaz karavanla geldi. Kumsala indi, yer aradı. Elinde eski bir defter taşıyan yaşlı bir adam yanına yaklaştı. Cemalettin Bey’in oğluydu; babasından kalan tek şey o defterdi.

“Soyadınız ne evladım?”

Torun söyledi. Adam sayfaları çevirdi, parmağını bir satırda durdurdu.

“1972, on yedi numaralı kazık. Dedenizin yeri.”

“Kazık nerede peki?”

“Kazık yok. Yer duruyor.”

Torun karavanı on yedinin üstüne park etti. Adam deftere tarihi yazdı, kalemin ucunu yaladı, bir de not düştü: “Çeşme sırası sabah yedide.”