Azmak, Reçine ve Keten Yağı
1992 yılının pırıl pırıl bir eylül sabahı, saat 06.30. Akyaka girişindeki okaliptüslü yolda sis henüz dağılmamış, ağaçların arasından süzülen ışık Kadın Azmağı’nın üstüne vuruyordu. Buz gibi berrak suyun altında yeşil otlar yılan gibi kıvrılıyor, tatlı suyla tuzlu suyun buluştuğu sazlıktan yaban ördekleri havalanıyordu. Kıran Dağları’ndan inen çam ve kekik kokusu havayı doldurmuştu.
Azmak Konutları Sitesi’nin ahşap verandasında marangoz ustası Ali Rıza Bey, elinde ince zımpara ve keten yağı, sedir korkulukların oymalarını sabırla ovalıyordu. Bahçe yolundan komşusu, emekli mimar Selçuk Bey sabah yürüyüşünden dönüyordu.
“Kolay gelsin Ali Rıza Usta! Ahşaplar nefes alıyor yine.”
“Sağ olasın Selçuk Bey. Keten yağını sürmezsek kışın nem çürütür.”
“Tavan göbeğindeki güneş motifi harika görünüyor.”
“Ula ustalarının el emeğidir o. Her yıldızın kolu ayrı bir parça, tek tek geçmeyle oturur.”
“Siteye dün Bodrum’dan bir müteahhit gelmiş, ev arıyormuş.”
“Aman Selçuk Bey, müteahhit lafı duyunca tüylerim diken diken oluyor!”
“Korkma usta, bizim tüzüğü görünce arkasına bakmadan kaçar.”
“Kaçsın tabii. Burası çimento tüccarlarının değil, marangozların yurdudur.”
“Azmak’tan taze su teresi topladım usta, kahvaltıda yeriz.”
“Ellerine sağlık beyim, ben de köy fırınından sıcak ekmek aldım.”
Kireç badanalı taş duvarlar sabah güneşinde ışıldıyor, geniş ahşap saçaklar pencerelere serin bir gölge düşürüyordu. Burası Ege’nin beton oburluğuna karşı kurulmuş bir sayfiye kalesiydi. Burada estetik bir tercih değil, kanundu.
Bir Şairin İnadı
Akyaka’nın kaderi tek bir adamın inadıyla değişti. Nail Çakırhan mimar değildi; şairdi, gazeteciydi. Ula’da doğmuş, gençliğinde Nazım Hikmet’in yakın dostu olmuş, onunla birlikte tutuklanmıştı. Arkeolog eşi Halet Çambel’le Karatepe’de yıllar geçirmiş, oradaki açık hava müzesinin kuruluşuna emek vermişti. Doktorlar deniz kenarında dinlenmesini önerince Akyaka’ya geldi; 1970’te çiftin kalıcı evi oldu.
O yıllarda burası sivrisineklerin kol gezdiği küçük bir balıkçı köyüydü. Çakırhan çocukluğunun Ula konaklarını unutmamıştı. Kendi evini yaptırmak için marangozlara gitti; çoğu artık betona geçtiklerini söyleyip geri çevirdi. Sonunda yaşlı iki ustayı ikna etti: biri çocukluğunda geçirdiği felçten bir kolunu zor kullanıyor, öbürünün gözleri neredeyse görmüyordu. Çizimler kâğıda değil, eski ustaların yaptığı gibi sahaya çizildi. Ev yetmiş günde bitti: geniş saçaklar, ahşap kafesler, ferah eyvanlar ve zarif Muğla bacaları.
1983’te mimarlık çevrelerini sarsan haber geldi: Nail Çakırhan, Akyaka’daki çalışmasıyla Ağa Han Mimarlık Ödülü’nü kazanmıştı. Diploması olmayan bir şairin ödül alması bazı akademisyenleri ve mimarları kızdırdı. Akyaka ise bu kızgınlıktan bir ders çıkardı: geleneksel bilgi beton yığınından üstündü.
Kuzulu Kapı ve Tavan Göbeği
Ödülün ardından Akyaka’da yapılaşma başladı, ama vahşi ranta değil, Ula mimarisine bağlandı. Evler iki katı geçemezdi. Duvarlar yerel taşla, kireç harcıyla örülür; bu kalın duvarlar kışın sıcak, yazın serin tuttuğu için klimaya pek ihtiyaç duyulmazdı. Çatılarda yağmur ve rüzgâr almayacak şekilde kapaklı Muğla bacaları yükselirdi. Bahçe kapıları “kuzulu kapı” usulüydü: büyük kanadın içinde yayaların geçtiği küçük bir yavru kapı. İçeri girildiğinde gözler tavana kilitlenirdi; ahşap tavan göbekleri dantel gibi oyulurdu.
“Hasan Usta, tavan göbeğine yıldız motifi mi yapacaksın?”
“Ula usulü on kollu yıldız oyuyorum Selçuk Bey.”
“Ahşaba ne süreceksin?”
“Kimyasal cila sürmem ben beyim, zeytinyağıyla parlatırım.”
“Kuzulu kapının menteşelerini sanayide dövme demirden yaptırdım.”
“Yüz yıl geçse paslanmaz onlar.”
“Pencerelere panjur takacak mıyız?”
“Ahşap kanatlı kafes takacağız. Plastik giremez bu kapıdan.”
“Döşemeye de masif tahta çakalım.”
“Katran çamı döşeriz beyim, kokusu eve can verir.”
Bu titizlik evleri yaşayan birer esere dönüştürdü. Evler doğanın içinde kayboldu, ağaç boyunu hiç aşmadı.
Beton Yasağı
Sonradan kurulan kooperatifler bu mimariyi harfiyen benimsedi. İmar planları iki kat sınırını, beyaz badanayı, ahşap doğramayı ve Muğla bacasını şart koştu; Gökova kıyısı da Özel Çevre Koruma Bölgesi ilan edildi. Siteler yönetim tüzüklerine bunun da ötesinde çelikten maddeler ekledi. PVC doğrama takmak ihraç sebebiydi, alüminyum korkuluk yapanın iskelesi söküldü, her bahçeye en az bir begonvil ve bir zeytin fidanı dikildi. Genel kurullarda aidattan çok ahşap bakımı konuşulur, ortak bir ahşap bakım fonu tutulurdu; her ilkbaharda ustalar evlerin saçaklarını tek tek zımparalardı.
“Sayın komşular, B Blok’un saçak verniği solmuş. Yaz bitmeden zımparalayıp keten yağı çekelim.”
“Ortak bütçeden marangoz parası ayıralım.”
“Bir de yan komşu bahçesine beton dökmek istemiş.”
“Asla! Tüzüğün dördüncü maddesi açıktır. Toprak nefes alacak!”
“Burası Akyaka, Bodrum’a çeviremeyiz!”
“Kırık kiremitleri de el yapımlarıyla değiştirelim, fabrika kiremidi rengi tutmuyor.”
Bu disiplin sayesinde sahil şeridi beton lekeye kurban gitmedi. Turistler sitelerin önünde durup fotoğraf çekti; komşular birbirinin çatısını, ahşap pervazını kendi gözü gibi korudu.
İmbat ve Azmak Soğuğu
Öğleden sonra Gökova Körfezi’nden imbat başlardı, saat gibi. Rüzgâr sörfçüleri denize açılır, gökyüzü uçurtma sörfçülerinin rengârenk kanatlarıyla dolar, akrobatik atlayışlar balkonlardan izlenirdi. Sazlıkların arasından sessiz motorlu ahşap sandallar süzülürdü. Sıcaktan bunalanlar Kadın Azmağı’na koşardı. Suyun soğuğu yaz ortasında bile ayağı soktuğunuz an bütün vücudu buz kestirirdi.
“Selçuk Bey, Azmak’a girdin mi bugün?”
“İki saniye dayanabildim usta, dondum kaldım.”
“Yaz sıcağının ilacı bu sudur beyim, kanı tazeler.”
“Körfezde sörfçüler yine havada uçuyor.”
“İmbat başladı mı durmaz, saat gibi işler.”
“Akşama balkonda levrek var, bekleriz. Defne yaprağıyla fırınlayacağız.”
“Ula zeytinyağından ben getireyim, dağdan da kekik topladım.”
Akşam serinliğinde ahşap panjurlar aralanır, evlerden taze ahşap ve fesleğen kokusu sokağa taşar, sazlıklardan gelen kurbağa sesleri dalgalara karışırdı.
Yetmiş Gün
Bugün kıyıların büyük kısmı betonla kaplanmışken Akyaka’da ne çok katlı otel var ne gri rezidans. Evler ağaçların arasına saklanmış duruyor. Ali Rıza Usta’nın oğlu Ahmet şimdi babasının tezgâhında çalışıyor; Selçuk Bey her sabah yürüyüş dönüşü hâlâ verandaya uğrayıp saçakları denetliyor.
“Ahmet, babanın mirası emin ellerde mi?”
“Gözümüz gibi bakıyoruz Selçuk Amca. Tek bir ahşap çürütmeyiz.”
“Bütün kıyılar betona boğuldu evlat, burası kaldı.”
“Biz bekçi oldukça bu kale düşmez amca.” Akşam güneşi Kıran Dağları’nın arkasında kaybolurken balkonlardaki sarı fenerler oymaları altın rengine boyuyor.
Geçen yaz Bodrum’dan yine bir müteahhit geldi. Siteyi dolaştı, tavan göbeklerine baktı, kuzulu kapıdan eğilerek geçti.
“Usta, böyle bir evi kaç günde bitirirsiniz?”
“Nail Bey’inki yetmiş günde bitmiş.”
“Yetmiş gün mü? Ben o sürede dört kat beton atarım.”
Ahmet Usta zımparayı ahşabın damarı boyunca kaydırdı.
“Biz de yetmiş günde ev bitiririz beyim. Sonra yetmiş yıl zımparalarız.”
Müteahhit tüzüğü görmeden kaçtı.



