Saat 07.45: Bariyer, Bekçi ve Çınarlar
1974 yılının pırıl pırıl bir haziran sabahı, saat 07.45. Darıca Bayramoğlu’nun girişindeki kulübenin önünde siyah bir Mercedes 200 yavaşladı, camı indi. Direksiyonda kıdemli köşe yazarı Ferit Bey vardı.
Beyaz ahşap bariyerin başında bekçi Rıza Efendi bekliyordu: lacivert kasket, elde deri kaplı defter. Deftere baktı, iki adım attı.
“Günaydın Ferit Bey! Hafta sonu erken başladı galiba?”
“Gazeteyi erkenden bağlayıp çıktım Rıza Efendi. Hanım ve çocuklar geldi mi?”
“Dün akşam banliyö treniyle geldiler beyefendi.”
“Defterinize yazdırayım mı?”
“Lüzum yok beyefendi, arabanızı ezbere biliriz.”
“İstanbul bugün cehennem gibi yanıyor.”
“Burada hafif bir poyraz var, deniz çarşaf gibi. Sabah sandalcılar iki kasa çinekop kaldırdı, akşama ızgara yaparsınız.”
“Tenis kortları dolu mu?”
“Gençler sekizde başladı, öğleye boşalır. Gençler her şeye sekizde başlar, öğleye boşalır.”
Bariyer gıcırtıyla kalktı. Mercedes çınarların gölgesine süzüldü, lastikler çakılda hışırdadı. Egzoz dumanı geride kaldı, yerini çam, hanımeli ve iyot kokusu aldı. Burası İstanbullu zenginlerin ilk ada rüyasıydı. Tek eksiği, etrafının denizle çevrili olmamasıydı.
Haritaya bakan herkes buranın bir yarımada olduğunu bilirdi. Burada yaz geçirenler ise yarısını saymazdı. Bayramoğlu’nun asıl kısmına bugün bile “ada” denir; emlak ilanlarında hâlâ “Ada İçi” yazar.
1955: Bir Yüzbaşının Sahil Rüyası
Hikâye bir topçu yüzbaşısıyla başlar. Reşad Ekrem Koçu’nun İstanbul Ansiklopedisi’ne göre Necmeddin Bayramoğlu, uzun yıllar Darıca belediye reisliği yapmış İsmail Bey’in oğluydu. 1955’te ordudan ayrıldı; amacı babasından kalan, Tuzla ile Gebze arasındaki “cennet misâli” sahili imar etmekti.
Bayramoğlu ile İba Limited Şirketi’nin ortaklığı yarımadayı 650 parsele böldü. Yolu, suyu ve elektriği şirket getirdi; evleri yapmak alıcıya kaldı. Bir buruna gazino, koylardan birine sakinlere özel bir plaj ve plaj odaları, ortadaki sokağa da dört dükkânlı bir çarşı yapıldı. Kadıköy’den kalkan şirket otobüsü yarımadaya düzenli sefer yapardı. Yarımadaya İstanbul–Ankara yolundan, Çayırova’yı geçince ayrılan özel bir yolla girilirdi. Bariyer o yolun başındaydı; Rıza Efendi’nin defteri de. Mahalle kâğıt üzerinde Gebze’ye, gönülde İstanbul’a bağlıydı. Vergisini Gebze’ye, dedikodusunu Nişantaşı’na verirdi.
Koçu bu yeni mahalleyi kısaca tarif etmişti: İstanbul yüksek sosyetesinin yaz dinlenmesi için.
Dört dükkânlı çarşıya bakıp “yüksek sosyete” demek cesaret isterdi. Ama sosyete gerçekten geldi.
Babıali’nin Yazlığı: Gazeteciler, Bankacılar ve Bir Tatil Köyü
Koçu’nun kaydına göre 1960 yazına gelindiğinde yarımadada ev yaptıranlar arasında Yapı Kredi’nin kurucusu Kâzım Taşkent, gazeteci Doğan Nadi, Şevket Rado ve Vedad Nedim Tör vardı. Falih Rıfkı Atay da arsasını almış, sırasını bekliyordu.
1968’de Basın İlan Kurumu, Balyanoz Koyu mevkiinde yaklaşık 45 dönümlük bir tatil köyü açtı. Mimarı Hayati Tabanlıoğlu’ydu. Yarımadanın Mehtap Koyu’ndaki Grand Bayramoğlu Oteli de birkaç yıl sonra Yapı Kredi’ye geçti ve 1976’dan itibaren bankanın sosyal tesisi oldu.
Böylece yaz gelince gazeteciler bir koyda, bankacılar öbür koyda tatil yapar oldu. İkisi de sabah aynı gazeteyi okurdu; biri yazdığı için, öbürü ilanını verdiği için.
Ferit Bey’in terası bu iki koyun arasındaydı. Gündüzleri teraslardan daktilo sesi gelir, yazarlar pazar yazılarını meltemde yazardı. Akşamları gazinoda siyaset konuşulur, sabahları manşetler plajda tartışılırdı. Yarımadada çıplak ayakla yürümek zarafet sayılırdı; ayakkabıyla yürüyen ya yeni gelmişti ya da tahsilat memuruydu.
“Ferit Bey, dünkü yazınız yine hükümeti kızdırmış.”
“Bırak Necip Bey, buraya hükümet giremez. Bariyerde Rıza Efendi var.”
“Akşama gazinoda orkestra varmış, hanımlar sabırsızlanıyor.”
“Güzel bir tango çalsınlar da gençliğimizi hatırlayalım.”
“Öğleden sonra yelken yarışına katılıyor musunuz?”
“Ben hakem heyetindeyim. Kadehimle terastan izlerim.”
Nizam: Çitler, Kornalar ve Tutanaklar
Parselleri şirket sattığı için yolun, suyun ve nizamın sahibi de şirketti. İdarenin memuru yazları kapı kapı dolaşır, bahçe çitlerini ölçerdi.
“Necip Bey, çitiniz yirmi santim yükselmiş.”
“Rüzgâr çok esiyor diye yükselttim efendim.”
“Komşunun deniz manzarasını kesiyorsunuz, lütfen budayın.”
“Hafta sonu bahçıvan gelecek, hallederiz. Adanın nizamını bozacak değiliz.”
“Pazartesiye kadar süre verildi, tutanak tutulmasın. Ayrıca korna çalmak yasak, dün akşam duydum.”
“Misafir gelmişti, yanlışlıkla bastı.”
“Yanlışlıkla mı bastı, misafir olduğu için mi?”
“İkisi de efendim.”
“Misafirinize söyleyin, burada korna çalınmaz. Burada bekçiye el sallanır.”
Bahçelerde manolya, ortanca ve zakkum açardı. Sokaklar o kadar sessizdi ki çınar yapraklarının hışırtısı duyulurdu. Çocuklar bisiklet yarışı yapar, sabah yürüyüşünde herkes birbirine şapka çıkarırdı. Şapkası olmayan başını eğerdi; başını eğmeyenin kim olduğu akşama kadar bütün yarımadada bilinirdi.
Sanayi, Deprem ve Salya
Bu altın çağ sonsuza kadar sürmedi. Haydarpaşa’dan kalkan banliyö trenleri eskiden yazlıkçıları taşırdı; seksenlerden sonra fabrika işçilerini taşımaya başladı. Gebze ve Dilovası Türkiye’nin sanayi bölgelerinden birine dönüştü, körfezin suyu grileşti. 1999’da Marmara Depremi bütün Kocaeli’yi sarstı. Darıca’daki Gazeteciler Cemiyeti huzurevi de yıllar içinde depremlerden hasar aldı, sonunda boşaltılıp yıkıldı. Eski sakinlerin bir kısmı rotayı Bodrum’a, Çeşme’ye kırdı.
2021’de müsilaj geldi. Marmara’yı havadan tarayan pilotlar salyanın en yoğun olduğu yerler arasında Darıca’yı da saydı.
“Necip Amca, artık denize girilmiyor buralarda.”
“Biz bu sularda yunuslarla yüzerdik evlat.”
“Eski sakinlerden de kimse kalmadı.”
“Kimi Bodrum’a gitti, kimi rahmetli oldu. Bodrum’a gidenler daha çok üzülüyor.”
“Yine de şu çınarların gölgesi yetiyor insana.”
“Ağaçlar kaldı geriye evlat, bir de hatıralar. Hatıraları da ağaçlar kadar budamadık, o yüzden biraz uzadılar.”
Mülkiyet el değiştirdi. Emekliler, esnaflar ve yerli aileler yerleşti; eski villaların bir kısmı yenilendi, bir kısmı yerini apartmana bıraktı. Çit ölçen memur da gitti. Bugün çitler istediği kadar yükseliyor, kimse kimsenin manzarasını sormuyor; zaten manzarada artık kargo gemisi var.
Bariyer kalktı, kulübe yıkıldı. Balyanoz bugün herkese açık bir sahil parkı.
Hâlâ Ada
Ferit Bey’in kızı Ayşe Hanım babasının ahşap panjurlu evinde oturuyor. Bahçedeki incir ve erik ağaçlarından komşulara meyve ikram ediyor, çayını yudumlarken körfeze giren kargo gemilerini sayıyor. Akşamüstü sahil parkındaki banklarda emekliler eski günleri konuşuyor; Basın İlan Kurumu tesislerinin önünden geçerken hepsi aynı anda yavaşlıyor.
“Ayşe Hanım, bu evi satıp güneye yerleşmeyi düşünmediniz mi?”
“Çok teklif ettiler evladım. Milyonlarca lira önerdiler.”
“Peki neden gitmediniz?”
“Şu çınarı babam kendi elleriyle dikti.”
“Tarih satılmaz diyorsunuz yani?”
“Tarih değil evladım, çocukluğum satılmaz.”
“Kapıda bekçi, bariyer yok artık. Herkes giriyor, öyle mi?”
“Herkes giriyor. Geçen hafta bir araba durdu, şoför camı indirdi, ‘Teyze, ada burası mı?’ diye sordu.”
“Ne dediniz?”
“Ada burası dedim. Sonra Rıza Efendi’nin sesini taklit ettim: Lüzum yok beyefendi, arabanızı ezbere biliriz.”
“Tanıyor muydunuz adamı?”
“Hayır. O da beni tanımıyordu. Geri döndü.”



