Topkapı Garajı, Saat 18.45
1982 yazının sıcak bir cuma akşamıydı, saat 18.45. Topkapı sur dışındaki tozlu garajda onlarca motor aynı anda bağırıyordu. Sarı boyalı bir Magirus perona yanaştı; ön camına tel ile “Kumburgaz Uyum Sitesi” tabelası iliştirilmişti. Şoför ağır kapıyı çarparak açtı ve yazlıkçılar bavullarıyla hücuma geçti. Kadıköy memurları, Mahmutpaşa tüccarları ve Aksaray esnafı koltukları paylaştı; koltuk aralarına tahta tabureler kondu, çocuklar kucaklara oturtuldu.
Şoför Selami gaza yüklendi, otobüs Londra Asfaltı’na fırladı. Pencerelerden benzin ve sıcak zift kokan bir rüzgâr giriyordu. Arka koltukta emekli banka veznedarı Nuri Bey mendiliyle terini siliyordu.
“Kaptan, ön camı biraz daha arala! İçerisi hamama döndü.”
“Kelebek camlar sonuna kadar açık Nuri Amca.”
“Büyükçekmece rampasında tıkanır mı dersin?”
“Hafif kuyruk var. Ama sekiz buçukta site kapısındayız.”
“Gazinoda bu akşam fasıl varmış, geç kalmayalım.”
“Merak etme. Magirus bu, yolda adam bırakmaz!”
Otobüs Kumburgaz sapağından sahile kıvrıldı, deniz tuzunun sert kokusu burunları sızlattı. Yolcular merkez durakta indiğinde karşılarında 1970’lerin beton kütlesi yükseliyordu: 650 dairelik koca bir sayfiye kalesi, Marmara Uyum Sitesi.
650 Konut ve Elenmemiş Kum
Sitenin temelleri 1978’de atıldı. O yıllarda Marmara henüz kirlenmemişti; kıyıda balıklar çıplak gözle görülürdü. İstanbul’un orta sınıfı şehirden kaçmaya başlamış, girişimciler ve kooperatifler Kumburgaz’ın bostanlarını birer birer satın alıyordu.
Dörder katlı bloklar birbirine paralel dizildi, aralarında beton avlular ve dar sokaklar bırakıldı. Zemin katlara küçük bahçeler, üst katlara deniz manzarası düştü. Her dairenin poyraza açılan geniş bir balkonu vardı. Daireler iki oda bir salondu; mutfak minik, salonun başköşesinde açılır kapanır çekyat. Yazın o çekyatta Ankara’dan gelen kayınbirader yatardı.
İnşaatta yerel kaynak kullanıldı. Kıyıdaki kum elenmeden harca karıştırıldı, kamyonlar dolusu tuzlu kumsal kumu kalıplara döküldü, düz demirler deniz tuzuna teslim edildi. Kimse kırk yıl sonrasını hesaplamıyordu; herkes üç aylık yaz saadetinin peşindeydi.
1980 darbesinin hemen öncesinde anahtarlar dağıtıldı ve girişe büyük demir bir kemer dikildi. Bu kemerden geçen, kendine yeten bir dünyanın vatandaşı olurdu.
Uyum Gazinosu
Sitenin kalbi kumsalın dibindeki Uyum Gazinosu’nda atardı. Ahşap platformun üstüne masalar dalgaların kıyısına kadar dizilir, akşam sekizde sarı ve kırmızı ampuller yanardı. Beyaz muşambaların üstünde buzlu kavun ve Ezine peyniri, masalarda en şık elbiselerini giymiş İstanbullu aileler. Piyano ve keman eşliğinde Neveser Kökdeş ve Münir Nurettin şarkıları söylenir, bazen dönemin ünlü bir ses sanatçısı sahneye çıkardı. Gündüzleri aynı yer çay bahçesine döner, ince belli bardaklarda adaçayı yudumlanır, çocuklar beton iskeleden denize balıklama atlardı.
Garson Kadir siparişlere yetişmek için kan ter içinde koşardı.
“Kadir Efendi, bize iki demli çay!”
“Hemen Muhtar Bey, semaver yeni kaynadı.”
“Dün akşamki saz heyeti çok taşkınlık yaptı. Yönetime şikâyet edeceğiz.”
“Aman beyim, gençler biraz neşelensin. Yılda üç ay yazımız var.”
“Gece biri geçti ama! Tansiyonumuz fırladı.”
“Bu gece on ikide paydos efendim. Söz.”
Gazinonun yanında yazlık sinema kurulur, badanalı duvara Yeşilçam filmleri yansıtılırdı. Tahta sandalyelerde çıtlatılan çekirdeklerin sesi dalgalara karışırdı.
Sepetler, Tavla ve Tapulu Kumsal
A Blok’tan F Blok’a uzanan koridorlar birer rüzgâr tüneliydi ve komşuluk diplomasisi orada yürürdü. Dördüncü kattan ipe bağlı plastik sepetler sarkıtılır, aşağıdaki bakkal çırağına ulaşırdı.
“Hüseyin Efendi! Sepete iki ekmek bir de gazete koy!”
“Parayı koydun mu Mualla Teyze?”
“Koydum, bozukluklar mendilin içinde!”
Öğleden sonra birle dört arası sitede kutsal sessizlik saatiydi. Dut ağacının altında tavla oynayan emekliler fısıltıyla konuşurdu.
“Zarları sert vurma Necmi! Hâkim Bey uyanırsa balkondan su döker.”
“Düşeş geldi be Cevat! Sevinmeyelim mi?”
“Sessiz sevin dedik sana. Dün üçüncü kattaki miralay torununu azarladı.”
“Bu sıcakta öğle uykusu mu olur yahu? İnsan denize iner.”
“Deniz de kaynıyor bu saatte. Lodos bastırdı, kıyı denizanası doldu.”
Kumsalda ayrı bir savaş vardı: 650 daireye düşen kum azdı. Her sabah altıda demir ayaklı şezlonglar kuma çakılır, her ailenin yeri belli olurdu. Dışarıdan bir günübirlikçi oraya oturursa bütün blok birleşirdi.
“Kardeşim, orası Uyum Sitesi’nin tapulu yeridir!”
“Kumsal kamunun değil mi hemşerim?”
“Kumsal kamunun, şezlong bizim! Buyrun halk plajına!”
Bu ortak refleks herkesi birbirine bağlardı. Ama asıl tehlike kumsalın altından, sessizce geliyordu.
Tuz, Pas ve Deprem
Marmara’nın tuzlu nemi blokları içten içe kemirdi. Doksanların sonunda balkon altlarından iri beton parçaları düşmeye başladı. 1978’de harca giren yıkanmamış kum işini görmüş, kolonlardaki demirler paslanıp şişmiş, betonu dışarı doğru patlatmıştı. Bazı zemin kat kolonlarında paslı demirler çıplak gözle görünüyordu.
17 Ağustos 1999 gecesi Marmara Depremi siteyi beşik gibi salladı. Şans eseri can kaybı olmadı ama taşıyıcı duvarlarda derin çatlaklar belirdi. Mühendisler çağrıldı, karot alındı; raporlara göre beton dayanımı olması gerekenin üçte birine düşmüştü.
Genel kurul gazinonun beton pistinde toplandı. Emekli mühendis Selahattin Bey mikrofonu aldı.
“Komşular, kendimizi kandırmayalım. Binalarımız tuzdan çürüyor! Karot testinde beton ufalanıp kuma döndü!”
“Güçlendirme daire başı üç bin dolar! Biz tek emekli maaşıyla geçiniyoruz.”
“Boya badana yapıp sıvayı kapatalım, on yıl daha idare eder.”
“Sıva can kurtarır mı be adam?”
“Müteahhide verelim o zaman!”
“Müteahhit 650 daireye karşılık on beş katlı kuleler dikmek istiyor. Kumsala gölge düşer, şezlonglar ne olacak?”
Tartışma yıllarca sürdü. Bazı bloklar kendi imkânlarıyla mantolama ve kısmi güçlendirme yaptırdı, bazıları kaderine bırakıldı. Tuzla beton arasındaki sessiz savaş bugün de sürüyor.
Çay Ocağı
Bugün Kumburgaz sahili değişiyor. Eski moteller yıkıldı, kıyıda cam cepheli rezidanslar ve oteller yükseliyor. Uyum Sitesi ise yerinde duruyor: sıvaları rüzgârla soyulmuş, balkon demirlerinde kızıl pas izleri, balkonlarda güneşten solmuş sarı yeşil çizgili tenteler.
Gazinonun ahşap platformunu kış fırtınaları çoktan götürdü ama beton zemininde küçük bir çay ocağı hâlâ tütüyor. Emekliler sabah serinliğinde aynı masalarda toplanıyor, termoslardan bardaklara çay dolduruyor. Poyraz dalgaları kıyıya savuruyor, tuzlu damlalar yaşlı yüzleri serinletiyor; aynı tuz, arkalarındaki blokları kemirmeye sabırla devam ediyor.
Geçen yaz ocağa İstanbul’dan genç bir emlakçı geldi, on beş katlı kulelerin maketini masaya koydu. Asansörü, kapalı otoparkı, fitness salonu varmış. Nuri Bey maketi gözlüğünü takıp uzun uzun inceledi.
“Kaç daire var bunda?”
“Bin iki yüz, amca.”
“Kumsal aynı kumsal mı?”
“Aynı kumsal.”
“Bin iki yüz daireye o kumsal yeter mi?”
Emlakçı bir şey diyemedi. Nuri Bey çayından bir yudum aldı, maketi kibarca geri itti.
“Kumsal kamunun evladım, şezlong bizim. Buyrun halk plajına.”



