Fiş Sırası
1978 yılının temmuzu, saat 07.15. Kuşadası sahilinde hafif bir imbat esiyor, SSK Dinlenme Kampı’nın nizamiyesinin önünde uzun bir kuyruk uzanıyordu. Herkesin elinde sarı karton fişler vardı. Fırından gelen tahta kasalar az önce inmiş, somunların dumanı tütüyordu.
Sırada Bursa Merinos Fabrikası’nın torna ustası Kazım Bey vardı, yanında İzmir Devlet Hastanesi’nden bir memur. Çocukların ayağında plastik terlik, kolunda sarı deniz simidi. İki basamak yukarıda kamp amiri göründü; gri kumaş pantolonu jilet gibi ütülüydü. Megafonu ağzına götürdü:
“Fişsiz kahvaltı verilmeyecek arkadaşlar! Sırayı bozmayalım!”
“Müdür Bey, çay kazanları kaynadı mı?”
“Kaynadı Kazım Usta. Sırayla içeri girin.”
“Peynir porsiyonları yine kibrit kutusu kadar mı amirim?”
“Tüzük ne diyorsa o Kazım Usta! Gramaj bellidir.”
“Deniz havası acıktırıyor, insaf edin!”
“Deniz bedava Kazım Usta, ekmek tahsisli!”
“Çocuklara hiç olmazsa fazladan reçel verin.”
“Hakkınız birer kase. İkinci posta yok.”
Masalar çiçekli muşambayla kaplıydı, tereyağı alüminyum kaplarda eriyor, çatal kaşık sesleri dalga sesine karışıyordu. Karşıda Sisam Adası sabah pusunda parlıyordu. Kazım Usta kibrit kutusu kadar peynirini ekmeğin tam ortasına koydu; her lokmada biraz denk gelsin diye.
Kamplar Çağı
Yetmişlerde fabrika bacalarının dumanı ilk kez kıyıya döndü. Kamu kurumları sahillerde dinlenme tesisleri açtı, Kuşadası da bu kampların doldurduğu kıyılardan biri oldu. Kasabanın turizmle tanışmasında altmışların sonundaki kaymakamı Özer Türk’ün payı büyüktü; Kuşadası’nı dünyaya tanıtmak için cipiyle köy köy dolaştığı anlatılır.
Kampın binaları tek katlı ve mütevazıydı, odalarda ikişer ranza dururdu. Bir devre on beş gün sürerdi. Ankara’dan kalkan Mavi Tren Basmane’ye varır, oradan otobüsler Kuşadası’na yolcu taşırdı. Otobüs kamp kapısına yanaşınca alkış kopar, bavullardan memleket peynirleri ve salamuralar çıkardı.
Torna ustası, demiryolu memuru ve daire başkanı aynı masaya otururdu. Herkes aynı lacivert şortu giyer, aynı çinko tabaktan karpuz yerdi. Daire başkanını kumsalda ayırt etmenin tek yolu, denize girmeden önce saatini kime emanet ettiğine bakmaktı. Ortak çamaşırhanede kazanlar kaynar, iplerde rengârenk havlular dalgalanırdı. Köşedeki küçük revirde kamp doktoru güneş çarpanlara tuzlu ayran içirir, başka ne olursa olsun önce ayranı denerdi. Çocuklar yüzmeyi bu sığ sularda öğrendi.
Efes Yamacında Briket
Kampların ardından kooperatif dalgası geldi. Öğretmenler, teknisyenler ve memurlar birleşti; Efes’e bakan yamaçlardaki incir ve zeytin bahçeleri parsellendi, briket kamyonları tozlu yollardan vadiye aktı.
Kura gecesi tam bir piyangoydu. Katlanmış kâğıtlar şapkaya atılır, herkes deniz gören köşe villayı isterdi; arka sırada kalanlar sessizce sigara yakardı. Mimari sadeydi: iki oda, bir salon, geniş bir teras ve çatıda güneşte parlayan sarı teneke depo. Sıva parası yetmeyen evler ham briket kaldı, üstüne kireç badana çekildi. Kanalizasyon yoktu, her evin önüne bir foseptik kazıldı. Ortak artezyen motoru haftada iki gün çalışırdı.
“Başkan, terasın betonu ne zaman dökülür?”
“Haftaya çimento gelirse dökeriz Necati Bey.”
“Çocuklar tatile geldi, çadırda yatıyoruz!”
“Biraz sabır komşum, imeceyle yapıyoruz bu işi.”
“Demir parasını dün bankaya yatırdım ben.”
“Makbuzu getir dosyaya koyalım, sıran kaynamasın.”
“Artezyen suyu yine sarı akıyor.”
“Filtreyi temizleyeceğiz. Yarın kazmayı kap gel.”
Sokaklara Gül Sokak, Menekşe Çıkmazı, Efes Yolu tabelaları çakıldı, her bahçeye iki kök domates dikildi. Akşamları beton kokulu balkonlardan karşı tepedeki Efes kalıntılarına bakılırdı. İki bin yıllık mermer ile iki aylık briket yan yana durur, hangisinin daha önce yıkılacağına kimse bahse girmezdi.
Sardalya, Radyo ve Çarşaf Sinema
Hayat saat gibi işlerdi. Öğleden sonra eski bir balık ağı file yapılıp plaj voleybolu oynanır, emekliler gazoz kapaklarıyla skor tutardı. Akşama doğru kıyıya küçük bir sandal yanaşır, balıkçı Mustafa Amca seslenirdi:
“Canlı barbunya var! Taze sardalya geldi hanımlar!”
“Mustafa Kaptan, kilosu kaça?”
“Emekliye her zaman indirim var Nermin Abla.”
“İki kilo sardalya tart, buğulama yapayım.”
“Kafalarını temizleyivereyim mi abla?”
“Yok yok, evde kızlarla hallederiz.”
Mustafa Amca’nın indirimi her yaz aynıydı, fiyatı her yaz başkaydı; emekliler bu hesabı hiç çözemedi ama sardalya almaktan da vazgeçmedi.
Ağaçlara asılı huni hoparlörlerden bazen Ruhi Su, bazen Neşet Ertaş yayılırdı. Sitede bahçe hortumlarıyla teraslar yıkanır, komşular birbirine tabak uzatırdı.
“Sevim Hanım, zeytinyağlı sarma getirdim.”
“Elinize sağlık Nermin Hanım, ben de biber dolması vereyim.”
“Akşam çaya gelin, beyler balkonda tavla maçı yapacakmış.”
“Limonata da yaptım, sürahide buz gibi soğuyor.”
Kapılar kilitlenmez, sandaletler kapı önlerinde yığılır, çocuklar gece yarısına kadar saklambaç oynardı. Saklanacak yer boldu; yarısı bitmemiş evlerin her odası bir sığınaktı. Dizlerdeki tentürdiyot lekeleri yazın şeref madalyasıydı. Kampın çay bahçesinde iki okaliptüs arasına beyaz bir çarşaf gerilir, tahta sandalyelerde gazoz eşliğinde Türk filmleri izlenirdi. Gökyüzündeki yıldızlar perdedeki aktörlerden daha parlaktı; makinist bobini ters takınca da aktörlerden daha düzgün dururdu.
Beton Dalgası
Doksanlarda Kuşadası dev bir inşaat sahasına döndü. Kampların bütçeleri kısıldı, boyalar döküldü, musluklar kireç tuttu. Kapılara kilit vuruldu, okaliptüslerin altına hurda yığıldı. 2021’de Resmî Gazete’de yayımlanan bir kararla Ege ve Akdeniz kıyısındaki kamu kampları ve sosyal tesisleri özelleştirme programına alındı; listede Kuşadası’ndaki SGK tesisi de vardı.
Eski kooperatifler de rezidansların kuşatmasında kaldı. Müteahhitler yaşlı üyelerin kapısını çalmaya başladı.
“Amca bu briket evi yıkalım, sana iki lüks daire verelim.”
“Ben bu evi tornadan artırdığım parayla yaptım evlat.”
“Artık devir değişti amca, burası turizm bölgesi.”
“Denizi göremeyeceksem rezidansı ne yapayım?”
“Bu zeytinleri ben diktim, kıymayın.”
“Manzara artık parayla satılıyor amca, haberin yok mu?”
“Benim manzaram tapuda yazmıyor evlat, gözümde yazıyor.”
“Peyzaj projesinde palmiye var amca. Zeytini kimse istemez.”
Zeytinler söküldü, yerlerine istinat duvarları dikildi. Sahile inen patikalar güvenlik kulübeleriyle kesildi. Eskiden bedava olan kumsala havlu sermenin artık bir fiyatı vardı, hem de tahsisli ekmekten çok daha yüksek.
Tel Örgünün Önünde
Bugün yamaçtan bakınca deniz yine masmavi, Efes’in mermerleri güneşte parlıyor. Kooperatif evlerinde direnen birkaç yaşlı, balkonlarındaki fesleğenlerin arasından çaylarını yudumluyor. Sandıklarda siyah beyaz fotoğraflar duruyor: kumsalda gülümseyen Kazım Usta, arkasında henüz bozulmamış bir deniz. Sabah yürüyüşünde tel örgünün önünde durup kıyıya inen eski patikayı gösteriyorlar.
“Kazım Usta, hatırlar mısın, şuradan denize girerdik.”
“Hatırlamaz mıyım Necati Bey, iskele tam oradaydı.”
“Şimdi güvenlik bekliyor, ‘yasak bölge’ diyorlar.”
“Kartını göster diyorlar komşum. Kartım yok.”
Kazım Usta cüzdanını açtı, katlanmış sararmış bir kâğıt çıkarıp kulübedeki güvenlik görevlisine uzattı. Görevli kâğıdı evirip çevirdi.
“Bu ne amca?”
“Kahvaltı fişi evlat. 1978. Hâlâ geçerli mi?”
“Değil amca.”
“Ben de öyle tahmin ettim. Deniz bedava, ekmek tahsisli.”



