06.45: Yüz Kırk İkinci Basamak
1989 yılının nemli bir ağustos sabahı, saat 06.45. Marmaris Turunç Koyu’nun üstündeki yamaçta hayat erkenden başlamıştı. Kızılçamların arasından esen rüzgâr tuz kokuyor, kekik ve adaçayı havaya karışıyordu.
Emekli maliye müfettişi Şinasi Bey, çizgili pijamasıyla terasın ahşap kapısını açtı. Aşağıda Turunç Koyu dev bir akvaryum gibi parlıyordu; deniz kıpırtısızdı, guletler beyaz bir aynanın üstünde duruyor gibiydi. Sarı naylon pazar filesini aldı, yüz kırk ikinci basamağın sahanlığında durup aşağı uzanan taş merdivenlere baktı. Diz kapaklarını sıvazladı. Basamakların kenarında üç kedi uyuyordu.
Bir alt kattaki komşusu, TRT’den emekli ses teknisyeni Orhan Bey begonvilleri buduyordu.
“Günaydın Şinasi Bey! Fırın seferi mi başladı?”
“Hanım taze gevrek istedi. İnmesi kolay da dönüşü düşündükçe dizlerim sızlıyor.”
“Sorma. Ben dün iki yüz on sekiz basamak saydım.”
“Ben iki yüz yirmi saydım.”
“İki tanesi sahanlıkta, onları unutmuşsun.”
“Unutmadım Orhan Bey, sahanlık da basamaktır. Çıkarken insan onu da çıkıyor.”
“Peki. Bakkaldan bana da bir paket çay alıverir misin? Bir de Cumhuriyet’i unutma.”
“Alırım. Yeter ki dönüşte yüküm ağırlaşmasın.”
Şinasi Bey terliklerini sürüyerek inmeye başladı. Taşların arasına sıkışmış çam iğneleri çıtırdadı, ağustosböcekleri sabah konserine başlamıştı. Bu yamaçta manzara cennetti, ama yerçekimi her gün sınav yapıyordu.
Dağa Asılı Kooperatif
Seksenlerin ortasında Marmaris’te turizm patladı. Düzlükleri oteller kapatmıştı; orta sınıf memurlar ve akademisyenler gözlerini yamaçlara dikti. İçmeler ve Turunç’un dik dağ etekleri kooperatiflere açıldı. Bazı arazilerin eğimi yüzde kırkı buluyordu; mühendisler ilk başta projelerden kaçtı, ama kooperatif üyeleri inatçıydı.
Dağ yamacı basamak basamak oyuldu, taş istinat duvarları örüldü. Turunç’un hemen ötesindeki antik Amos’un yamaç teraslarını gören biri, aradan iki bin yıl geçtiğini anlamakta zorlanırdı. Yol yoktu, vinç giremiyordu; katırlar haftalarca çimento ve tuğla taşıdı, işçiler harç teknelerini sırtlarında çıkardı. Böylece teras evler doğdu: hiçbir ev ötekinin önünü kapatmadı, bir evin çatısı bir üstteki evin balkonu oldu. Evler beyaza boyandı, ahşap panjur ve pergolalar takıldı.
1986 yazında ilk anahtarlar teslim edildi. Kooperatif başkanı kura töreninde megafonla bağırdı:
“Arkadaşlar, deniz ayağınızın altında! Ama bacaklarınıza kuvvet lazım!”
“Başkan Bey, yukarıya teleferik yapmayacak mıydık?”
“Bütçe yetmedi Fuat Bey! Teleferiği torunlar yapar.”
“Bu yaşta dağ keçisi mi olacağız?”
“Dağ havası ciğerlerinizi açar, dua edersiniz bana!”
“Suyu nasıl basacağız bu tepeye başkan?”
“Üç kademeli hidrofor kurduk Fuat Bey, su akacak!”
Su aktı. Ama üç kademenin üçüncüsü her ağustos öğleden sonra dinlenmeye çekildi; Kartal Yuvası’nda duş, akşam serinliğini beklemeyi öğrendi.
İki yüz basamaklı bir hayat başladı. En alttaki dairelere “Yalı Dairesi”, en tepedekilere “Kartal Yuvası” dendi. Kartal Yuvası’nda oturanlar kartal olmadıklarını ilk hafta anladı.
Pazar Filesiyle Zirveye
Bu sitelerde tatil tembellik kaldırmazdı. Günde bir kez inilir, denize gidişle pazar alışverişi mutlaka birleştirilirdi. Unutulan bir kutu kibrit evde kriz yaratırdı; kimse iki yüz basamağı kibrit için tekrar inmezdi. Her ailenin kapı arkasında bir liste asılıydı: tuz, ekmek, gazete, domates, zeytin, sinek ilacı. Listeyi okuyan çıkar, okumayan ikinci kez inerdi. Limandaki buzhaneden kalıp buz alınır, talaşlı çuvala sarılıp yukarı taşınırdı; yarısı yolda eridiği için ailelerin çoğu “yarım kalıp buz” diye bir ölçü birimi geliştirmişti.
Karpuz taşımak mühendislik işiydi. Karpuz kalın ipli fileye konur, her elli basamakta bir mola sahanlığında tahta bankta soluklanılırdı.
“Ahmet Bey, dinlen biraz, yüzün kıpkırmızı oldu.”
“Karpuz sekiz kilo geldi komşum, hata ettim.”
“Ben sana kavun al dedim.”
“Kavun serinletmiyor, karpuz şart dedi hanım.”
“Buranın havası ömrü uzatır derlerdi. Merdiveni hesaba katmamışlar!”
Zamanla altmışlık profesörler çakı gibi baldırlara kavuştu. Kışın Ankara’daki doktorlarına giden emekliler tansiyonlarının düzeldiğini duyunca yazlığı değil merdiveni övdü; doktorlar da reçeteye “Turunç, iki yüz basamak, günde bir” yazmayı düşündü. Merdiven zorunlu bir kardiyo seansıydı. Çocuklar ise basamakları üçer beşer atlayarak uçar, parmak arası terlikler gün boyu taşlarda şaklardı.
Dikey Komşuluk ve İpli Sepet
Teras evlerde herkes birbirinin tavanında otururdu. Üst kattaki çocuğun yuvarladığı misket alt katın yatak odasında yankılanır, alt terasta pişen balığın dumanı doğrudan üst terasa dolardı. Sardalya akşamları sitenin en büyük diplomasi sınavıydı.
“Mübeccel Abla, mangalı yakıyoruz, çamaşırları içeri alıver!”
“Tamam evladım, havluları topluyorum.”
“Sana da iki çipura ayırdık, tabağı sarkıtıyorum.”
“Elinize sağlık, ben de helva yaptım, sepete koyarım.”
Merdivenden yorulan komşular sepet diplomasisi geliştirmişti. Hasır bir sepet uzun bir ipe bağlanır, içine gazete, sigara, maydanoz konup aşağı sarkıtılırdı. Aşağıdaki emaneti alır, yerine bir dilim kek koyardı. Bazı yazlar sepet o kadar çok inip çıktı ki iki komşu bütün ağustos boyunca yüz yüze hiç görüşmedi, ama birbirlerinin keklerini tarif edecek kadar iyi tanıdı. Akşamları teraslarda fenerler yanar, körfezden geçen mavi yolculuk teknelerinin direk ışıkları izlenir, masalarda briç partileri kurulurdu.
Asansör İsyanı
2000’lerde ilk kuşak yetmişlerine geldi ve basamaklar eziyete dönüştü. Genel kurullarda tek bir konu konuşulur oldu: yamaç asansörü. Sitenin ortasına raylı bir sistem önerildi, ama arka taraf Marmaris Milli Parkı’na bakıyordu ve maliyet hesabı yapılınca salon sustu.
“Merdiven çıkamıyoruz artık! Eve hapis mi kalalım?”
“Ormana ray döşeyemeyiz beyefendi!”
“Daire başı elli bin lira, emekli maaşıyla nasıl öderiz?”
“Biz bu taşları sırtımızda taşıdık, kim kimi kovuyor?”
Sonra kurye krizi eklendi. Motosikletli kuryeler kapıya kadar çıkmayı reddetti; telefonlara mesajlar düştü: “Siparişiniz yüzüncü basamakta bırakılmıştır.” Raylı sistem hiç yapılmadı. Yaşlı üyeler evlerini yavaş yavaş sattı; İstanbul’dan genç yazılımcılar ve yabancılar geldi, teraslara jakuziler kondu. Yeni gelenler ilk yaz merdiveni “otantik” diye övdü, ikinci yaz kurye uygulamasına tek yıldız verip uzun yorumlar yazdı, üçüncü yaz sahanlıktaki tahta banka oturup eski sakinlerle karpuzun mu kavunun mu daha hafif olduğunu tartışmaya başladı. Ama jakuzi de merdivenden çıkarıldı. Taşıyan hamallar ücreti basamak başına aldı.
Kartal Yuvası
Bugün Turunç ve İçmeler sırtlarında o beyaz teraslar hâlâ göğe tırmanıyor. Şinasi Bey’in oğlu Murat şimdi babasının terasında oturuyor. Akşam yedi buçukta güneş dağların arkasına devriliyor, koy önce altın sarısına, sonra laciverde dönüyor.
Murat’ın on yaşındaki oğlu Deniz, elinde boş bir fileyle yukarı çıkıp nefes nefese terasa yığıldı.
“Baba, ekmeği unuttum.”
“Unutursun. Burada ekmeği unutanın canı çıkar.”
“Bir de saydım. İki yüz on dokuz basamak.”
“Deden iki yüz yirmi derdi, Orhan Amca iki yüz on sekiz.”
“Hangisi doğru?”
Murat aşağıya, sahanlığa baktı.
“Hepsi. İnerken iki yüz on sekiz, çıkarken iki yüz yirmi. Aradaki basamak ekmek. Hadi, git al.”



