Bici Bici ve Minibüs

1994’ün kavurucu bir temmuz öğlesi, saat 14.00. Susanoğlu sahilinde klima motorlarının hortumlarından plastik kovalara şıp şıp su damlıyordu. Flamingo Sitesi’nin on ikinci kat balkonunda Adanalı pamuk tüccarı Cumali Bey, beyaz atletiyle oturmuş hasır yelpazesini sallıyordu. Karşıda Akdeniz sığ kumsala tembelce vuruyor, çocuklar kollarında siyah traktör iç lastikleriyle denize koşuyordu. Lastiğin sübabı her yaz bir çocuğun karnını çizerdi ama kimse lastiği bırakmazdı.

Kumsaldaki seyyar bici bici tezgâhında usta kalıp buzu rendeyle traşlıyor, karlı kaselerin üstüne kırmızı gül şerbeti ve pudra şekeri döküyordu. Nişastalı bici bici, Çukurova sıcağına karşı bilinen tek ilaçtı.

Aşağıda bahçe kapısına Adana plakalı beyaz bir minibüs yanaştı. İçinden Cumali Bey’in kayınbiraderi Mahmut ve ailesi indi.

“Vay Mahmut! Geldiniz mi nihayet?”

“Geldik enişte! Adana sıcaktan kavruluyor. Termometre dün kırk sekizi vurdu.”

“Asfalt erimiştir şimdi Taşköprü’de. Çıkın yukarı, klima açık.”

“Çocuklar dayanamadı, doğruca denize koşuyorlar.”

“Aç karnına girmesinler, yengeleri sıkma yaptı.”

“Bagajda iki sandık Adana karpuzu var! Dört kangal da ev sucuğu, akşam mangala.”

“Ağzının tadını bilirsin Mahmut. Çabuk gelin!”

Bagajdan boy boy valizler ve yer yatakları indi. Çukurova’nın nemli sıcağından kaçan geniş aileler için burası bir sığınaktı. Hayat burada bireysel değil, kalabalık halinde yaşanırdı ve on dört katlı bloklar bu göçü sırtlamaya hazırdı.

Dağdan Denize

Çukurova yazın dev bir fırına döner, Seyhan ile Ceyhan’ın getirdiği nem nefes aldırmazdı. Adanalılar eskiden Toros’taki yaylalara, Tekir’e, Namrun’a çıkardı. Ama yollar iyileşip D-400’den sahile inmek kolaylaşınca rota dağlardan deniz kıyısına kaydı. Adana otogarından kalkan minibüsler dolup taşar, yol üstündeki benzinliklerde soğuk gazoz ve sıkma molası verilirdi; mola yerini de her ailenin babası ayrı seçerdi. Mersin–Silifke sahil bandı inşaat patlaması yaşadı: Kızkalesi, Ayaş, Atakent ve Susanoğlu.

Susanoğlu’nun hikâyesi yetmişlerde bir çadır kampıyla başlar. Seksenlerde yerini havuzlu apartman sitelerine bıraktı; 1987’de Susanoğlu, Sazbaşı ve Kapızlı köyleri birleşip Atakent adını aldı. Kışın on bin kişinin yaşadığı belde, yazın yetmiş beş bini aşar. Gelenler Mersin’den, Adana’dan, Hatay’dan, Konya’dan, hatta Ankara’dandır.

Ege kıyısında iki katlı villalar yapılırken Mersin’de gökdelenler yükseldi. Çünkü Çukurova ailesi genişti; tek katlı ev bu nüfusa yetmezdi. Sekiz, on, on dört katlı bloklar, altlarında otoparklar ve dev havuzlar. Çukurova modernizmi bu ölçekte vücut buldu.

D-400 Boyunca Devler

Seksenlerin ortasından doksanların ortasına sahil tamamen dönüştü. Portakal bahçeleri ve kamışlıkların yerine Flamingo’lar, Çıtak’lar, Susankent ve onlarca site dikildi. Bloklar kumsala paralel yüz metrelerce uzanır, her sitenin nüfusu küçük bir ilçeyi aşardı. Temmuzda asansörün bozulması en büyük felaketti; on dördüncü kata merdivenle çıkan emekliler koridorlarda mola verip nefes alırdı.

Mimari rüzgâr ve gölge hesabıyla kurulmuştu. Geniş balkonlar evin asıl odasıydı: lavabo, tüpgazlı ocak, mangal. Akşamüstü imbat balkonlardan içeri dolardı.

“Muzaffer Bey, klimayı kapattım, rüzgâr çıktı.”

“İyi yaptın hanım, cereyan yapsın biraz.”

“Alt kattakiler yine mangalı yaktı. Kebap kokusu on ikinci kata kadar geldi.”

“Akşama biz de patlıcan közleriz.”

“Asansör yine tek motorla çalışıyor, çocuklar kalmasın içinde.”

“Yöneticiye söyledim. Elektrikçiyi bekliyorlarmış. Üç yazdır bekliyorlar.”

Gündüz havuzda yüzlerce çocuk bağırış çağırış yüzer, kenarda anneler çekirdek çitlerdi. Güneş batarken balkonlardan yükselen kebap dumanı gökyüzünü kaplardı. Çukurova mutfağı sahile taşınmıştı; kimse komşusunun ne pişirdiğini sormazdı, çünkü kokudan bilirdi.

Salonda On Dört Kişi

Susanoğlu’nda bir daire asla dört kişilik değildi. Cuma akşamı Adana’dan minibüs minibüs akraba akardı: teyzeler, amcalar, kuzenler, yeğenler. Üç odalı dairede on dört kişi kalırdı. Yatak yetmeyince salonun ortasına pamuk yer yatakları serilir, balkona hasır atılırdı. Yaz gecesi balkonda yıldızların altında uyumak en büyük lükstü.

Sabah yedide mutfakta seferberlik başlardı. Tepsiler dolusu sıkma açılır, köy peyniri, çökelek, maydanoz ve bol tereyağı hamura sarılır, sürahi sürahi acılı şalgam masaya konurdu.

“Gülseren Abla, hamur bitti, yine yoğurayım mı?”

“Yoğur kızım, uyanan sıkma istiyor.”

“On beş tane yaptım, iki dakikada bitti.”

“Bizim oğlanlar üçer tane götürür maşallah.”

“Denize kaçta iniyoruz?”

“On bir olmadan inmeyin, güneş çarpar.”

“Karpuzu denizde soğutuyoruz abla, iple iskeleye bağladık.”

“Tuzlu su kabuğunu çatlatmasın sakın?”

“Dalga vurdukça soğuyor. Çatlarsa da balıklara ikram.”

Sofraya son oturan, ilk kalkanın bıraktığı yarım sıkmayı bitirmekle yükümlüydü; yazılı değildi ama herkes bilirdi. Kahvaltı saatlerce sürer, tabaklar elden ele dolaşır, koridorlarda kahkahalar çınlardı. Öğleden sonra perdeler çekilir, Çukurova siestası başlardı; evde sadece klimanın uğultusu kalırdı. Kimse kalabalıktan şikâyet etmezdi. Ev ne kadar kalabalıksa aile o kadar mutlu sayılırdı.

Kızkalesi Işıkları

Akşam altıda güneş dağların arkasına devrilince kordonda akşam piyasası başlardı. Tantuniciler, mısırcılar, dondurmacılar sıraya dizilir, binlerce insan rengârenk yazlık kıyafetleriyle yürürdü. Kızkalesi’nde kıyıdan üç yüz metre açıktaki kale ışıklandırılır, sarı taşları karanlıkta altın gibi parlardı.

Sitelerin zemin katındaki kafeteryalarda okey masaları kurulur, taşların ıstakaya vuruş sesi gece boyu susmazdı.

“Cumali Bey, okeyi attın yine masaya!”

“Gözün kör olsun Mahmut, görmedin mi?”

“Gördüm de inanmak istemedim enişte.”

“Yaz yüz puan haneme. Garson! Dört acılı şalgam, buzlu olsun!”

“Kızkalesi’ne baksana enişte, ne güzel ışıldıyor.”

“Tarihin içinde yüzüyoruz Mahmut. Tantuniciye de seslen, dörder dürüm, acılı.”

“Acısız tantuni yenmez buralarda.”

Masalarda pamuk fiyatları ve siyaset konuşulur, gençler kumsalda gitar çalardı. Kadınlar kordonda dondurma kuyruğuna girer, çocuklar sırtlarındaki beyaz tuz kabuklarıyla tantuni dürümü kemirirdi. Gece birde sokaklar hâlâ cıvıl cıvıldı. Herkes birbirini Adana’nın aynı mahallesinden tanırdı; tanımayan da ilk akşam tanışırdı, çünkü mutlaka ortak bir dayı çıkardı.

Ertesi Kuşak

Bugün D-400’den bakınca o bloklar beton bir duvar gibi görünür. Ama balkonlarda hâlâ rengârenk havlular dalgalanır. Cumali Bey’in oğlu Murat, babasının balkonunda, yanında kendi çocukları ve yeğenleriyle oturuyor. Mutfaktan yine sıkma kokusu geliyor.

“Babam bu evi aldığında herkes çok uzak demişti.”

“Yer yatakları hâlâ kilerde mi?”

“Durmaz mı! Dün gece çocuklar balkonda yattı. Yıldızları seyrederek uyumak başka yerde yok.”

“Haftaya amcamlar da geliyor, sofra büyüyecek.”

“Gelsinler, başımızın üstünde yerleri var. Yer yatağında yerleri var, daha doğrusu.”

Aşağıda bahçe kapısına Adana plakalı bir minibüs yanaştı. Murat’ın kayınbiraderi indi, elinde bir sandık karpuz.

“Geldik enişte! Adana sıcaktan kavruluyor!”

Murat balkondan eğildi. Babasının sesini nereden bulduğunu kendisi de bilmeden bağırdı:

“Aç karnına denize girmesinler! Yengeleri sıkma yaptı!”