05.45: İskele, Çapari ve Sis

1987 yılının serin bir eylül sabahı, saat 05.45. Gerze balıkçı barınağının beton iskelesinde ayak sesleri yankılandı. Karadeniz’in üstünü ince bir sis örtmüştü, koyun içi bir ayna gibi dümdüzdü. İskelenin taşlarında kediler sabırsızlıkla miyavlıyordu.

Denizkent Yapı Kooperatifi’nden emekli öğretmen Şevket Bey, sırtında eski bir yün yelek, elinde mantara sarılı onlu çapari takımıyla iskeleye indi. Koltuğunun altında fırından yeni çıkmış, sıcacık Gerze nokulları vardı; cevizin ve üzümün kokusu tuzlu havaya karışıyordu. İskelenin ucundaki yeşil ahşap sandalda Dursun Kaptan ağları düzenliyordu.

“Rastgele Dursun Kaptan! Deniz bugün çarşaf gibi.”

“Hoş geldin hocam. Sis kalkmadan açılalım.”

“Açıkta çingene palamudu başlamış diyorlar.”

“Başlamaz mı! Sular soğudu, palamut yola çıktı.”

“Kösteklere beyaz martı tüyü bağladım dün gece.”

“En güzelini yapmışsın. Palamut tüyü görünce dayanamaz.”

“Sıcak nokul da getirdim, kahvaltı niyetine yeriz.”

“Allah razı olsun hocam. Denizde çayla iyi gider.”

Dursun Kaptan küreklere asıldı. Küreğin suya her girişinde fosforlu damlalar parıldadı. Kıyıdaki iki katlı beyaz evler geride kaldı, bahçelerden ıslak çam ve incir yaprağı kokusu yükseldi. Burada hayat aceleye gelmezdi.

1956: Küllerden Doğan Kasaba

Gerze’nin kaderi 13 Şubat 1956 gecesi değişti. Sert bir lodosun körüklediği yangın kasabanın büyük kısmını küle çevirdi; yüzlerce ev yandı, can kayıpları oldu. Aynı ay çıkarılan 6683 sayılı kanun, Gerze yangınından zarar görenlere yapılacak yardımı düzenledi.

Kasaba yeniden kuruldu. Mimar Bernard Wagner’in çizdiği plana göre beş farklı tipte afet konutu yapıldı. Halk bu evlere bugün de “yangın evleri” der. Yangını görmüş yaşlılar bu adı söylerken hâlâ sesini biraz alçaltır; yeni gelenler ise emlak ilanında görünce bir an duraksar, sonra bahçenin genişliğine bakıp sorusunu yutar. Geniş, birbirini dik kesen sokaklar, bahçeli tek ve iki katlı evler, düzenli bir doku: Gerze, Karadeniz kıyısında cetvelle çizilmiş gibi duran ender kasabalardan biri oldu.

Yetmişlerde bu düzenli doku yeni bir göç çekti. Ankara, Çorum, Kastamonu ve Amasya’nın memurları Gerze’yi keşfetti. Bozkırın kuru sıcağından bunalanlar bu sakin limana sığındı; yangın evlerinin çevresinde ilk yazlık kooperatifleri filizlendi.

Ankaralı bir memurun Gerze’ye ilk gelişi hep aynı sahneyle başlardı. Otobüsten iner, bavulunu yere koyar, denize bakar ve şaşırırdı: “Karadeniz bu mu? Dalga nerede?” Yerliler gülümserdi. Dalga açıktaydı, kıyıya gelmeye üşenirdi. Memur ilk yaz bu sessizliğe inanmaz, geceleri uyanıp denizi dinlerdi. İkinci yaz kooperatife üye olur, üçüncü yaz kayınpederini de getirirdi.

Memurun Karadeniz Limanı

Karadeniz kıyısı çoğu yerde hırçındır, ama Gerze’nin korunaklı koyu dalgaya set çekerdi. Ankara’dan kalkan otobüsler dağ virajlarını aşar, demiryolcular, karayolcular, öğretmenler yaz boyu kıyıda buluşurdu. Kooperatif binaları alçak yapıldı; bahçelere elma, erik, fındık ve mısır ekildi, ortak fırınlarda ekşi mayalı ekmek pişti. Aidat sembolikti, yönetici komşunun ta kendisiydi.

“Cemil Bey, bu ayki aidat elli lira oldu.”

“Bahçe lambalarının ampullerini aldık mı Şevket Hocam?”

“Aldık. İskeledeki paslı demirleri de boyayacağız.”

“Boya parasını esnafa veresiye yazdırdım.”

“Ortak tulumbanın contası da eskimiş, su kaçırıyor.”

“Pazar günü sanayiden alır, iki dakikada takarız.”

“İki dakika dediğin akşama kadar sürer, biliyorsun.”

“Sürer. Akşama da hanım mısır ekmeği yapacak, çaya gelin.”

Her şey imeceyle halledilirdi. Akşamları bahçe duvarlarının üstünde çay içilir, masalarda Çorum leblebisi ile Gerze’nin cevizli mantısı yan yana dururdu. Kastamonulu Kemal Bey ilk yaz mantıyı yoğurtsuz yedi, ikinci yaz cevizsiz, üçüncü yaz itiraz etmeyi bıraktı. Çorumlu komşusu ise her yaz yeni bir leblebi çeşidiyle gelir, Gerzelilerin cevizine karşı kendi kasabasının şerefini korurdu. Bu yarışın kazananı hiç ilan edilmedi; ama kış gelince iki aile de birbirinin kasabasından koli beklerdi.

Palamut Nöbeti

Gerze sitelerinde günün ritmini balık belirlerdi. Yazlıkçılar saat kurmazdı, iskeleden gelen motor sesleri herkesi uyandırırdı. Palamut mevsimi değilse mezgit ve istavrit kovalanırdı. Çapariler kıyıdan yüz elli metre açıkta suya bırakılır, kurşun dibe indikçe misina parmakların arasında titrerdi. Sürüye denk gelindiğinde on iğnenin onu da parlardı.

“Hocam kaldır, çapari dolu geldi!”

“Çek çek, kaçırma! Palamut bunlar maşallah!”

“Hanıma söz verdim, ızgaralık çıktı çok şükür.”

“Yan komşuya da ayır hocam, dün sana mantı göndermişlerdi.”

“Ayırmaz olur muyum? Kısmet paylaşınca artar.”

“Bir iki torik de denk gelirse kışlık lakerda basarız.”

Dokuzda sandallar dönerdi. Kovalarla gelen palamutlar site bahçesinde paylaştırılır, defne yapraklarıyla marine edilirdi. Torikler kalın kaya tuzuyla toprak kavanozlara basılır, lakerda olup kışın Ankara’ya giderdi. Ankara’daki komşular bu kavanozları açtıklarında Gerze’yi görmemiş olsalar da yazın nerede geçtiğini anlarlardı; kavanozun kapağında deniz kokusu, dibinde bir defne yaprağı. Öğlen çocuklar sığ ve dalgasız suda yüzer, anneler balkonlardan rahatça izlerdi. Karadeniz’in başka kıyılarında “açılma” diye bağıran anneler, Gerze’de çocuklarına “biraz açıl da balık gör” derdi.

Sarıkum ve Gerze’nin Direnci

Sinop’un batısında doğa başka bir şey sunardı: Sarıkum. Denize açılan lagün gölü, kumullar, subasar ormanı ve kuş göç yolları. Yazlıkçılar hafta sonları oraya gider, sessizliği yanlarında geri getirirdi. Şevket Bey’in hanımı Nermin Hanım ilk gidişinde kumulların tepesinde durup uzun uzun bakmıştı.

“Şevket, burada da kimse yok.”

“Yok hanım. Kuşlar var.”

“Kuşlar ne yapıyor?”

“Bizim gibi. Bir yerden kaçıp buraya gelmişler, dinleniyorlar.”

Nermin Hanım o günden sonra kuşlara “Ankaralılar” dedi.

2009’da Gerze’nin Yaykıl köyüne bir termik santral kurulması gündeme geldi. Kasaba itiraz etti: çadır nöbetleri tutuldu, 2011’de Türkiye’nin dört bir yanından gelen binlerce kişiyle mitingler yapıldı, kadınlar nöbetin en önündeydi. Proje 2012’de durduruldu. 2017’de Gerze, Cittaslow’un sakin şehirleri arasına katıldı.

“Şevket Hocam, o baca yapılsaydı deniz biterdi.”

“Bitmez miydi Cemil Bey! Bütün kasaba kadınlı erkekli direndi.”

“Şimdi bir de ‘sakin şehir’ olduk.”

“Biz zaten sakindik Cemil Bey. Bunu yazıya geçirdiler, o kadar.”

Kalan Sessizlik

Bugün Gerze’ye yolunuz düştüğünde sokaklar hâlâ cetvelle çizilmiş gibidir. Bahçelerden ortancalar sarkar, akşam güneşi fenerin arkasından batar, balıkçı motorları limana süzülür. İskelede oturan yaşlılar fenerin ışığında eski türküleri mırıldanır, çocuklar sokak lambalarının altında seksek oynar. Denizkent’in balkonunda Şevket Hoca’nın torunu oturuyor; masada taze kızarmış palamut ve mısır ekmeği. Dursun Kaptan limandan geçerken el sallıyor.

“Afiyet olsun delikanlı! Deden gibi olta atıyor musun?”

“Öğreniyorum kaptan amca! Sabah erkenden seninleyim.”

“Gecikme. Sabah suyu kimseyi beklemez.”

“Kösteklere beyaz martı tüyü bağladım dün gece.”

Dursun Kaptan küreği bıraktı, bir süre torunun yüzüne baktı.

“Bunu deden de söylerdi. Sıcak nokul da getir, kahvaltı niyetine yeriz.”