Römorkta Karpuz
1985 yılının rüzgârlı bir pazar sabahı, saat 08.30. Kumbağ sahil caddesinde kırmızı bir Massey Ferguson durdu. Tahta römorku tepeleme karpuz doluydu, kabukların üstünde sabah çiyi parlıyordu. Arkasından Naip köyünün ekmek arabası korna çaldı; taş fırından çıkmış ekşi mayalı somunların kokusu caddeyi sardı. Römorkun başına iki katlı kooperatif evlerinin sakinleri üşüştü. Deniz köpük köpüktü, dalgalar iri çakılları dövüyordu.
Köylü Şaban Ağa römorkun kenarına vurdu.
“Gel vatandaş gel! Naip’in kütür kütür karpuzları!”
“Şaban Ağa, kelek çıkmasın bunlar geçen haftaki gibi?”
“Kelek çıkarsa para alma Rasim Efendi! Bıçak atayım mı birine?”
“Vur bir çentik, görelim rengini.”
“Bak bak, kan kırmızı! Şeker gibi maşallah.”
“Üç tane tart. Biri akşama, ikisi kuyuya sallamaya.”
“Ayçiçeği çekirdeği de getirdin mi?”
“Getirmez miyim, yeni kavruldu, çuvalla kabinde duruyor.”
“Sütçü Şerif de geliyor mu arkadan?”
“Mobiletiyle yoldadır, güğümleri doldurmuş geliyor. Rüzgâr izin verirse.”
Lüleburgazlı emekli manifaturacı Rasim Bey fileleri aldı. Sarı ayçiçeği tozu rüzgârla uçuşup yazlıkçıların şortlarına yapışıyordu. Balkonlarda tulum peyniri ve domates masaya kondu, çay buharı rüzgâra karışıp kayboldu. Marmara’nın bu yakasında deniz uysal ve ılık değildi; rüzgâr adama diz çöktürürdü. Ama Trakyalı bu rüzgârı da, bu dalgayı da canı gibi severdi. Sevmeyen zaten ikinci yaz gelmezdi.
Kumbos’tan Kumbağ’a
Ganos Dağları’nın Marmara’ya bakan eteğindeki Kumbağ’ın eski adı Kumbos’tu. Burası eski bir Rum balıkçı köyüydü; yamaçlarda bağlar uzanır, köyde bol şarap yapılırdı. On dokuzuncu yüzyılın sonundaki bir salnameye göre köyde yılda otuz bin metreküp şarap üretiliyordu. Mübadeleden sonra köye göçmenler yerleşti; halk bağcılığı, balıkçılığı sürdürdü, tarlalara ayçiçeği ekti.
Yetmişlerin ortasında Trakya’nın zenginleşen esnafı sahile yöneldi. Çorlu’nun kumaşçıları, Edirne’nin ciğercileri ve Tekirdağ’ın memurları kooperatif kurdu, eski bağ arazileri parsel parsel satın alındı. Şantiyelerin arkasına kireç kuyuları kazıldı, pencere parmaklıkları Çorlu sanayisinde ucuza dövüldü.
Mimaride gösteriş yoktu: bitişik nizam ya da iki katlı ikiz villalar, kırmızı Marsilya kiremidi, briket duvarlar ve geniş ön verandalar. Verandaların önüne asma çardakları kuruldu; sultaniye asmaları kısa sürede balkon korkuluklarını sardı. Trakya’nın kavurucu sıcağında o çardaklar hayat kurtarırdı. Bağlar gitmiş, üzüm geri dönmüştü; bu kez şaraplık değil, balkonluk. Kumbos’un eski şarapçıları görse, herhalde verandada çay içildiğine üzülürdü.
İmece Sayfiyesi
Hafta içi esnaf dükkânının başında dururdu. Cuma akşamı kepenkler inince Murat 131’lerin ve Renault 12’lerin bagajları dolardı: kasaptan Tekirdağ köftesi kıyması, tenekeyle Edirne peyniri. Sitelere varılınca Ganos’un çam kozalaklarıyla semaverler yakılır, verandalarda batak ve pişti partileri kurulurdu.
Kooperatif toplantıları cuma geceleri çardak altında yapılırdı. En büyük gündem su kesintisi ve yol tozuydu; artezyen kuyuları sık sık kum çekerdi. Ağustos sonunda ise sitelerde salça ve lütenitsa humması başlar, odun ateşinde közlenen kapya biber ve patlıcan kokusu bütün siteyi sarardı. Balkon iplerine dizi dizi kırmızı biber asılır, siteye uzaktan bakan onu bayram süslemesi sanırdı.
“Komşular, artezyen motorunun kayışı yine kopmuş.”
“Çorlu sanayisinden yeni kayış getirdim, takıverelim.”
“Harikasın be İsmail Usta, eli anahtar tutan adam başka!”
“Kadınlar iki gündür çamaşır yıkayamadı, çabuk olsun.”
“İki saate musluklardan su akar, merak etmeyin.”
“Akşam köfteleri kim yoğuruyor peki?”
“Kıymayı ben getirdim, yoğurmak Rasim Bey’in!”
“Biber salçasından da iki kavanoz getirdim, köfteye katarsınız.”
“Mübeccel Hanım köz patlıcanları ezdi bile, sofra hazır!”
Usta çağırmak bilinmezdi; sitedeki marangoz kapıyı onarır, elektrikçi sigortayı bağlardı. Her balkon diğerinin sofrasını görürdü ve kimse komşusundan gizli tek lokma yemezdi. Yiyen olursa da balkonun açısı ertesi gün bütün siteye anlatılırdı.
Uçan Şemsiyeler ve Veresiye Defteri
Kumbağ plajının en büyük düşmanı öğleden sonra aniden patlayan rüzgârdı. Kuma saplanmış bez şemsiyeler birden havalanır, gökyüzünde dönerek uçan şemsiyeler kumsalda panik yaratırdı.
“Kaçın çocuklar! Şemsiye uçuyor!”
“Rasim Bey, senin sarı şemsiye denize düştü!”
“Yakalayın yahu, daha yeni aldım Tekirdağ pazarından!”
“Demir ayağına taş bağlayın demedim mi ben size?”
“Taş da kâr etmiyor komşum!”
“Havluları toplayın, kum kalktı, göz gözü görmüyor!”
“Çocukları denizden çıkarın!”
Şemsiyelerin ardından kumsal boşalır, hayat bakkal Hüseyin Amca’nın verandasına taşınırdı. Kimse yanında para taşımazdı. Gazoz, dondurma, çekirdek ve gazete borçları “Kooperatif 14 Numara”, “B Blok 8 Numara” hanelerine yazılır, ay sonunda ödenirdi. Karpuzlar sığ suya iplerle bağlanıp soğutulur, çocuklar başlarında nöbet tutardı; dalga bir karpuzu kaçırırsa peşinden yüzmek, nöbetçinin şeref borcuydu. Akşamüstü mendireğe balıkçı tekneleri yanaşır, kasalarla istavrit ve çinekop inerdi. Gece mendirekte akordeon çalınır, Rumeli türküleri söylenirdi.
Hafta Sonu İstilası
Kumbağ 1992’de belde oldu; doksanlarda İstanbul’dan günübirlikçi akını da başladı. Yol genişledikçe pazar sabahları Kumbağ sokakları otomobil ve minibüsle doldu, ayçiçeği tarlalarının kenarında mangallar yakıldı, duman sitelerin balkonlarını kapladı.
“Beyefendi burası sitenin otoparkı, çekin arabanızı!”
“Kardeşim deniz kenarı burası, tapulu mülkün mü?”
“Bahçe kapımın önünü kapatmışsın, çıkamıyorum!”
“Akşama gideceğiz zaten, amma büyüttün be amca!”
“Çöpünüzü bari tarlanın ortasına bırakıp gitmeyin evladım!”
“Toplarız amca, asabını bozma.”
“Mangal dumanından nefes alamıyoruz, biraz ileri gidin bari!”
“Tatil yapmaya geldik şurada, burnumuzdan getirmeyin!”
Site yönetimleri bahçe girişlerine zincir çekti, sokak başlarına “Yabancı Araç Giremez” tabelaları asıldı. Tabelalar kalabalığı durdurmadı; durdurduğu tek şey, akşam eve dönen site sakinlerinin kendi arabasıydı. Eski sakinler pazarları evlerine kapanıp konvoyların İstanbul’a dönmesini beklemeyi öğrendi. Pazar akşamı yol açılınca sokaklar sessizliğe ve çöp yığınlarına kalır, pazartesi sabahı kooperatif üyeleri ellerinde çuvallarla tarla kenarlarını toplardı. Bugün bayramlarda Kumbağ’ın nüfusu yüz elli bine kadar çıkabiliyor; çuvallar da büyüdü.
Sarı Tarlaların Kıyısında
Bugün Kumbağ sırtlarından bakınca sapsarı ayçiçeği tarlaları masmavi denize karışıyor. Eski kooperatif evleri hâlâ ayakta; briket duvarları sarmaşık sarmış, çardakların gölgesi koyulaşmış. Akşamüstü rüzgâr biraz dinerken Rasim Bey balkonda çay demliyor, yan bahçeden Tekirdağ köftesi kokusu yükseliyor. Şaban Ağa’nın oğlu Levent traktörüyle caddeden geçiyor.
“Karpuz var mı Levent?”
“Var Rasim Amca! Tarladan şimdi kopardım.”
“At oradan iki tane, torunlar geldi Lüleburgaz’dan.”
“Hemen indiriyorum. Rüzgâr da duruldu, bu akşam kumsalda yürünür.”
“Poyraz olmazsa Kumbağ’ın tadı çıkmaz evlat.”
“Haftaya köyde bağ bozumu var, üzüm de getiririm. Pekmez kaynatırsınız.”
“Kelek çıkmasın ama?”
“Kelek çıkarsa para alma Rasim Amca!”
Rasim Bey güldü, cüzdanını çıkardı.
“Baban da kırk yıl öyle dedi oğlum. Bir kere bile para almadan gitmedi.”



