Armutlu İskelesi ve Kükürt Kokusu

2004 yılının sıcak bir ağustos ikindisi, saat 17.30. Yenikapı’dan kalkan beyaz İDO deniz otobüsü Armutlu İskelesi’ne yanaştı, halatlar babalara gerildi. Kapaklar açılınca yüzlerce aile koli bantlı dev bavullarla perona çıktı: Fatih esnafı, Üsküdar memurları, Başakşehir sakinleri. Kıyıdan burna kesif bir kükürt ve termal buhar kokusu çarptı, iskelenin önündeki sarı minibüslerin şoförleri bağırıyordu.

Emekli imam Necati Hoca pardösüsünün düğmelerini çözdü, elindeki sarı fileyi düzeltti, damadına seslendi:

“Mustafa, bavulları sağlam tut! Devre mülk servisini kaçırmayalım.”

“Merak etme baba, dördü de yanımda.”

“Odaya girer girmez kaplıca vanasını açarsın.”

“Önce yerleşelim baba, sonra havuzlara geçeriz.”

“Kadınlar havuzunun saati kaçtaydı?”

“Akşam sekize kadar açıkmış. Annemler hemen gider.”

“Semaveri aldık mı?”

“Bagajın en üstünde baba, akşam sahilde yakarız.”

“Çayımız Rize’den, suyumuz kaynak suyu. Bu akşam güzel bir sohbet kurarız.”

Minibüsler sahil yoluna koyuldu. Zeytinliklerin arasından tepelere kademe kademe tırmanan beyaz bloklar göründü, balkonlardan kırmızı sardunyalar taşıyordu. Burası, o yıl açılan İhlas Armutlu Tatil Köyü’ydü: on bir blok, bin altı yüz seksen altı daire, her dairede kaplıca suyu. Biraz ileride Esenköy’ün dik yamaçlı kooperatifleri uzanıyordu. Bu kıyı şeridi on binlerce insanın yazlık yuvasıydı.

Yeni Bir Sayfiye

Türkiye’de kıyı turizmi uzun yıllar belli bir yaşam tarzının tekelinde kaldı. Bodrum’un, Çeşme’nin plaj kültürü dindar ailelere pek hitap etmiyordu. Muhafazakâr sermaye ve kooperatifler bu açığı gördü; Armutlu ve Esenköy kıyıları seçildi. İstanbul’a deniz otobüsüyle yakındı, yerin altından şifalı sular kaynıyordu. Doksanlarda bu kıyılar hâlâ pansiyonların, kaplıca banyolarının ve romatizmalı yaşlıların dünyasıydı; Yalova’dan virajlı yollarla minibüsle gelinirdi. Bloklar yükselince romatizmalı yaşlılar gitmedi, sadece yanlarına torunlar, damatlar ve semaverler eklendi.

Sistem on beşer günlük devreler halinde satıldı. Her dairenin banyosuna kaplıca suyu bağlandı, bu sayede tesis kışın da dolu çalıştı. Birçok emekli akrabalarıyla dönem takası yaparak kışın burada yaşamaya başladı. Plaj kadınlar ve erkekler için ayrı bölümlere ayrıldı; muhafazakâr aileler inançlarından taviz vermeden deniz tatili yapabilir oldu. Esenköy hattında da küçük kooperatif siteleri art arda yükseldi. Oralarda devre yoktu; daire kimindeyse yaz boyu onundu. Armutlu’dakiler on beş günde bir komşu değiştirirken Esenköy’dekiler aynı komşuyla otuz yaz geçirdi. Hangisinin daha şanslı olduğu yatsı sohbetlerinde hâlâ tartışılır.

Devre Değişimi ve Cuma Kalabalığı

Armutlu’da hayat iki haftada bir baştan yenilenirdi. Devre değişim günü olan pazar sabahları sitede büyük bir göç yaşanırdı. Saat onda eski devrenin sakinleri odaları boşaltır, kırmızı üniformalı temizlikçiler yüzlerce daireye aynı anda girer, çarşaflar değişir, balkonlar yıkanırdı. Saat ikide yeni dönemin sahipleri nizamiyeden içeri akardı. Otopark minibüslerle dolar, site içi çarşı pazar yerine dönerdi.

Cuma günleri namaz çıkışında avluda lokum ve gülsuyu ikram edilir, farklı şehirlerden gelen esnaf ve memurlar orada tanışırdı. Markette çuval çuval patates, soğan ve karpuz taşınır, yönetim binasında havlu değişimi için sıra oluşurdu.

Emekli vaiz Şerafettin Bey balkondaki plastik masaya yerleşmiş, aşağıdaki kalabalığı izliyordu.

“Hoş geldiniz Hasan Bey! Bu dönem komşuyuz.”

“Hoş bulduk hocam. İstanbul’un sıcağından zor kaçtık.”

“Kaplıca suyunu denediniz mi? Romatizmaya birebir.”

“Birazdan küvete gireceğim. Suyun sıcaklığı kırk iki dereceymiş.”

“Fazla kalmayın, tansiyonu yükseltir. On beş dakika kâfi.”

“Yatsıdan sonra aşağı ineriz inşallah.”

“Çayı ben demlerim, taze bisküvilerim var.”

Çamaşır iplerine haşemalar ve havlular asılır, mutfaklardan mercimek çorbası ve güveç kokusu yükselirdi.

Kadınlar Plajı Nizamı

Kumsalda katı bir mahremiyet nizamı işlerdi. Bir tarafta ailelerin birlikte oturduğu plaj, öbür tarafta üç metre boyunda yeşil brandalarla çevrili kadınlar plajı vardı. Girişte kadın görevliler nöbet tutar, içeride fotoğraf çekmek yasaktı; telefonlar kapıdaki kilitli dolaplara bırakılırdı. Bu katı düzen içeridekilere büyük bir rahatlık verirdi. Tesettürlü kadınlar paravanların arkasında özgürce denize girer, güneşlenirdi. Erkek çocuklar için kesin bir yaş sınırı konmuştu: yedi.

“Güvenlik Hanım, oğlum sekiz yaşında ama çok ufak tefektir. İçeri alsam?”

“Maalesef hanımefendi. Yedi yaş üstü erkek çocuk giremez.”

“Kumsalda tek başına mı kalsın yavrucak?”

“Babasına teslim edebilirsiniz.”

“Yarım saatçik dursa yanımda?”

“Diğer hanımların mahremiyeti söz konusu. Ufak tefek olması bir şey değiştirmez; yaşını boyuna göre vermiyoruz.”

“Peki. Babasını çağırayım.”

Brandaların arkasından kahkahalar ve çocuk çığlıkları yükselirdi. Kız çocukları sığ sularda simitleriyle kulaç atar, anneler gölgeliklerin altında karpuz ve peynir tabaklarını paylaşırdı. Günün sonunda kadınlar bornozlarıyla bloklara yürürdü. Esenköy’ün sarp kayalıkları arasındaki koylarda da benzer plajlar kuruldu; balıkçı tekneleri aileleri bu korunaklı koylara taşırdı.

Semaver Dumanı ve Yatsı

Akşamlar kendine has bir ritüeldi. Güneş Samanlı Dağları’nın ardında kaybolurken kıyıda onlarca semaver aynı anda tüterdi; odun ve çam kozalağı dumanı sahil boyunca yayılırdı. Aileler çimenliğe hasırlarını serer, çelik termoslar ve ince belli bardaklar dizilir, çekirdek sesi dalga sesine karışırdı. Pazar yerinde köylüler kestane balı, yayla tereyağı ve dağ kekiği satar, İstanbullular kışlık erzakı oradan tamamlardı. Kurutulmuş ıhlamur keselere konur, her bavula bir kese de “komşuya” diye eklenirdi.

Halı sahada her akşam bloklar arası turnuva yapılırdı. A-3 Blok gençleri ile B-1 Blok gençleri kıran kırana maç eder, balkonlardaki dedeler tezahürat yapardı. Yatsı ezanıyla erkekler camiye yürür, dönüşte çay bahçesinde memleket meseleleri ve borsa konuşulurdu. Masalara közde pişmiş Türk kahvesi ve taze ıhlamur gelirdi. Şerafettin Bey her akşam aynı masaya oturur, Hasan Bey’e kaplıcada on beş dakikadan fazla kalmamasını yeniden hatırlatırdı. Hasan Bey her akşam yirmi dakika kaldığını söylemezdi. Tartışmalarda ses yükselmezdi; yükselirse semaver fokurdamaya başlardı, herkes susup bardağını uzatırdı. Gençler sahil yolunda dondurma kuyruğuna girer, ışıklı tekerlekli kiralık bisikletler meydanda tur atardı. Gece yarısına doğru sahil boşalır, yalnızca rüzgârın balkon brandalarını hışırdatan sesi kalırdı.

Dönüş Vapuru

Yıllar içinde devre mülkler el değiştirdi, torunlara devredildi. Osmangazi Köprüsü açılınca İstanbul’dan araba yolu kısaldı, ama deniz otobüsüyle gelenler vazgeçmedi. Bu kıyıda kurulan hayat tarzı da gücünü kaybetmedi: kendi kurallarını, kendi plaj nizamını, kendi akşam sohbetini kurmuştu.

Pazar akşamı iskelede yine aynı telaş yaşanır. Bavullara kaplıca sabunları ve köy zeytinleri yerleştirilir, dedeler torunlarının elinden tutup vapurun köpüklerini izler.

Necati Hoca iskelede damadını durdurdu.

“Mustafa, semaver?”

“Bagajın en üstünde baba.”

“Kaplıca suyundan bir bidon doldurdun mu?”

“Doldurdum.”

“Güzel. İstanbul’da çayı onunla demleriz.”

“Baba, o su kükürt kokuyor.”

“Romatizmaya birebir.”