Sandık Şoku
Ağustosun son pazar akşamı, saat 17.00. Burhaniye Pelitköy sahilindeki sitemiz tarihi bir gün yaşıyordu. Edremit Körfezi’nden esen imbat zeytin dallarını hışırdatırken, seksenlerde emekli subay ve bürokratların kurduğu kooperatifin ahşap pergolalı kamelyasında seçimli genel kurul toplanmıştı. Plastik sandalyeler tıklım tıklımdı; masada çinko bir oy sandığı duruyordu.
On beş yıldır sitede tek bir adamın iktidarı sürüyordu: emekli topçu albay Muhittin Bey. Yetmiş yedi yaşındaydı ve siteyi kışla nizamıyla yönetmişti. Yazın sabah sekizde nizamiyede bayrak töreni yaptırır, İstiklal Marşı’nda herkesin hazırola geçmesini şart koşardı. Tek bir yaprağın izinsiz süpürülmesine izin vermez, plaja uygunsuz kıyafetle inenleri kamelyaya çağırıp fırçalar, akşamları fenerle devriye atıp bahçe sulama saatlerini denetlerdi. Karar defteri ile pirinç mühür göğüs cebinden çıkmazdı.
Bu kez karşısına ilk defa genç bir rakip çıkmıştı: otuz altı yaşındaki yazılım girişimcisi Kerem Bey. Mobil aidat takibi ve dijital demokrasi vaat ediyordu. Seçim broşürünü bile kâğıda basmamış, sitenin WhatsApp grubuna atmıştı; albay o grubun adını on beş yıldır “Nizamiye Duyuru” olarak tutuyordu. Oylar divan huzurunda tek tek sayıldı. Divan başkanı titreyen bir sesle okudu:
“Muhittin Bey: kırk sekiz. Kerem Bey: elli iki.”
Birkaç saniyelik buz gibi bir sessizlik, ardından genç yazlıkçıların alkış tufanı. On beş yıllık askerî vesayet dört oy farkla çökmüştü.
Sancağı Vermem
Muhittin Albay deri koltuğundan yay gibi fırladı. Bastonunu divan masasına vurdu; sevinç çığlıkları bıçak gibi kesildi. Mikrofona yürüdü. Elleri titriyordu ama sesi gürdü.
“Bu sandık meşru değildir! Dış mihraklar kooperatifimize operasyon yapmıştır! Kiracılara vekâletname dağıtılmıştır! On beş yıldır bu sitenin her taşını tırnaklarımla dizdim, tecrübesiz zıpçıktılara teslim etmem!”
Kırmızı meşin kaplı karar defterini tek hamlede kaptı, mührü göğüs cebine attı, kasa anahtarlarını avucunda sıktı. Kerem Bey öne atıldı.
“Muhittin Bey, lütfen sakin olun. Seçim kurallara uygun yapıldı. Evrakları divana teslim etmek zorundasınız.”
“Hileli seçime evrak teslim edilmez delikanlı! Bu defter bizim şeref madalyamızdır. Defteri vermem, sancağı teslim etmem!”
Lokali terk edip doğruca iki katlı taş villasına yürüdü. Çelik kapıyı arkasından çarptı, dört sürgüyü birden kilitledi, panjurları sonuna kadar indirdi. Büyük albay direnişi başlamıştı.
Panjur ve Megafon
Pazartesi sabahı yeni yönetim devir teslim için ofiste toplandı. Ortada ne anahtar vardı ne evrak. Kerem Bey ile denetçi, emekli banka başmüfettişi Vahide Hanım albayın begonvilli verandasına çıkıp zile uzun uzun bastı. İçeriden çıt çıkmadı.
“Muhittin Bey, devir teslim için kapıdayız! Sitede işler durdu!”
Birinci katın panjuru iki santim aralandı. Aralıktan bir megafon uzandı.
“Bahçemi derhal terk edin! Burada geçici askerî yönetim ilan edilmiştir! Genel kurulun iptali için dava açtım. Mahkeme sonuçlanana kadar tek kâğıt verilmeyecektir!”
Vahide Hanım ellerini beline koydu.
“Muhittin Bey, çocuklaşmayın! Bahçıvanın, bekçinin maaş günü geldi. Çöp kamyonunun mazotu bitti. Kasa anahtarı da çek koçanı da sizde!”
“Bekçiye ne diyeceğiz peki?”
“Nöbete devam etsin. Maaşını devlet gibi geç alır, alışıktır.”
“Gerekirse çöpleri poşetleyip kendi sırtınızda taşıyın!”
Panjur gürültüyle kapandı. İçeride albay yatak odasındaki iki yüz kiloluk çelik kasayı açmış, karar defterini ve gelir makbuzlarını dibine yerleştirmiş, pirinç anahtarı boynuna kordonla asmıştı.
Marşlar ve Barikat
Salı günü site felç oldu. Elektrik kesilince havuzun klor pompası durdu, nizamiye bariyeri havada asılı kaldı. Parasını alamayan bahçıvanlar ve temizlikçiler işi bıraktı, konteynerlerden taşan çöpler sıcakta kokmaya başladı. Banka da yeni imza sirküleri ve karar defteri görmeden hesabı yeni yönetime açmadı.
Kerem Bey noterden bir ihtarname çektirdi: karar defteri ve muhasebe kayıtları şahsi mülk değil, sitenin ortak malıdır; görevi sona eren yönetici bunları yeni yönetime teslim etmekle yükümlüdür; yirmi dört saat içinde teslim yapılmazsa yasal yollara gidilecektir. Tebligat kapının altından içeri atıldı.
Albay milim geri adım atmadı. Akşamüstü balkona iki dev hoparlör koydu ve bütün site serin akşam saatlerinde son ses Plevne ve Harbiye marşlarını dinledi. Bahçe kapısına da eski demir su borularından bir barikat kurdu. Kooperatifin kırk yıllık tesisatından artan borular ilk defa bir işe yarıyordu.
Çilingir
Çarşamba sabahı mahkemeden ihtiyati tedbir kararı çıktı: evraklar derhal yeni yönetime teslim edilecekti. Yarım saat sonra villanın önüne iki polis otosu yanaştı. Bir komiser, iki polis memuru ve alet çantasıyla bir çilingir indi. Yüzden fazla site sakini bahçe çitlerinin arkasına dizildi; bir kısmı termosla gelmişti, çünkü albayın inadını on beş yıldır tanıyorlardı. Komiser barikatı kenara itip kapıya vurdu.
“Muhittin Bey, polis! Mahkemenin teslim kararı var, lütfen açın!”
Uzun bir sessizlik. Komiser çilingire başıyla işaret etti. Usta akülü matkabını çıkarıp ucunu kilidin pirinç göbeğine dayadı ve matkap vızıldamaya başladı. İçeriden sürgülerin şakırtısı geldi. Kilitler tek tek geri çekildi, çelik kapı yavaşça aralandı.
Eşikte albay duruyordu. Üzerinde en resmi lacivert kruvaze takımı, boynunda kırmızı kravat, yakasında madalyaları vardı. Gözleri uykusuzluktan kızarmıştı ama başı dimdikti.
“Kapımı delmeyin evladım. Ben bu devlete kırk yıl hizmet ettim. Polise kapı kapatmam.”
Plaket
Vahide Hanım kalabalıktan sıyrılıp albayın titreyen elini tuttu.
“Albayım, siz bu sitenin kurucu babasısınız. Bu bahçedeki her zeytinde sizin alın teriniz var. Gençler hasmınız değil, evlatlarınız. Gelin bu nöbet değişimini şerefle yapalım.”
Albayın boğazındaki düğüm çözüldü. Salona yürüdü, kırmızı ciltli defteri masadan aldı, yanına mührü ve kasanın çift anahtarını bıraktı. Defteri iki eliyle, cephede sancak devreder gibi Kerem Bey’e uzattı.
“Al Kerem oğlum. Bu defterde ailelerin emeği, hakkı ve namusu kayıtlıdır. On beş yıl tek kuruşuna haram değdirmedim. Gözün gibi koruyacaksın.”
“Gözümüz gibi koruyacağız Komutanım.”
Kerem Bey yanında getirdiği kadife kutuyu açtı. İçinde gümüş kaplama bir plaket parlıyordu: “Kurucu Onursal Başkanımız Albay Muhittin Bey’e sonsuz şükranlarımızla.” Albay mendiliyle gözlerini sildi, bıyık altından gülümsedi.
“Demek bütçeden plaket faslı ayırdınız ha? İyi bari, ilk icraatınız nizamiyeye yakışmış.”
Komiser tutanağı tuttu, imzalar atıldı. Kasa açıldı, geciken maaşlar zarflarla ödendi, nizamiye bariyeri selam durur gibi kalkıp indi. Karar defteri artık genç bir yazılımcının masasındaydı.
Ertesi sabah saat sekizde nizamiyede bayrak töreni yapıldı. Kimse çağırmamıştı. Albay tek başına hazırolda duruyordu; Kerem Bey de pijamasıyla balkona çıkıp, ne yapacağını bilemeden, o da hazırola geçti. Plaket albayın göğsündeydi. Mühür de, kimse fark etmeden, yine onun göğüs cebindeydi.



