Gece 02.00: Zelzele mi, Sondaj mı?
Temmuzun son salı gecesi, saat 02.00. Kuşadası Davutlar’daki 160 villalık site derin uykudaydı. Dilek Yarımadası’ndan serin bir rüzgâr esiyor, cırcır böcekleri zeytinlerin arasında ötüyordu.
Birden yerin altından boğuk bir uğultu yükseldi. Zemin hafifçe sarsıldı, ahşap panjurlar titredi, dolaptaki fincanlar birbirine çarptı. Ardından havaya ağır bir mazot kokusu yayıldı.
B Blok zemin katta oturan yetmiş iki yaşındaki emekli ağır ceza hâkimi Cevdet Bey yataktan fırladı. Önce tansiyon aletine, sonra gözlüğüne uzandı.
“Melahat kalk! Zelzele oluyor galiba!”
“Aman Cevdet! Avize sallanıyor mu bak!”
Avize sallanmıyordu. Ama yer altından gelen titreşim göğsüne vuruyordu ve bu ses depreme hiç benzemiyordu: ritmik bir metal darbesi yeri dövüyordu. Cevdet Bey balkona çıktı. Sitenin ortak zeytinliğinden göğe sarı bir projektör ışığı yükseliyordu. Işığın altında çelik bir kule dönüyor, gecenin içinde rafineri gibi tütüyordu.
Zeytinlikte Çamur Fırtınası
Cevdet Bey çizgili pijamasının üstüne hırkasını geçirip terlikleriyle bahçeye indi. Zeytinliğin ortasına on tekerlekli bir kamyon park edilmişti; kasasında yirmi metrelik hidrolik sondaj kulesi, plakası çamurla kapatılmış. Jeneratör kulak sağır ediyor, sarı baretli iki işçi boruyu toprağa indiriyordu. Delikten fışkıran gri killi çamur ortak yürüyüş yoluna yayılıyordu.
Kulenin dibinde hasır şapkasıyla, elinde kâğıt bardakta demli çay, site yönetim kurulu başkanı Selahattin Bey duruyordu. Operasyonu bir haftadır gizlice planlamış, Söke’deki kuyucularla metresini pazarlıkla bağlamıştı. Gündüz zabıta görür diye işi geceye koymuştu.
“Selahattin Bey! Bu rezalet nedir?”
Gürültüden duymadı. Cevdet Bey omzuna dokununca yönetici çayı üstüne döktü.
“Aman hâkimim! Ödümü kopardınız!”
“Gecenin ikisinde siteye sondaj kulesi sokmak ne demek?”
Selahattin Bey bıyıklarını sıvazladı, sesini alçalttı. Jeneratörün yanında alçaltılmış bir ses kimseye ulaşmıyordu ama alışkanlıktı.
“Sessiz olun hâkimim, komşuları uyandırmayalım!”
“Komşular mı kaldı be adam? Bütün Davutlar inliyor!”
Pijamalı Hâkimin Teşhisi
Kırk yıllık ceza yargıcı refleksi devreye girdi. Cevdet Bey işaret parmağını kuleye uzattı:
“Bana derhal DSİ’nin izin belgesini gösterin!”
Selahattin Bey gözlerini kaçırdı.
“Hâkimim, bürokrasiyi bilirsiniz. Üç aydır randevu vermiyorlar. Belediyeye ayda bir servet su parası ödüyoruz, havuz bitti, çimler sarardı. Ben bu siteyi kurtarmaya çalışıyorum!”
“Yeraltı suyu kamunun malıdır, izinsiz bir santim kuyu açamazsın! Ortak alana tesis kurmak için de kat maliklerinin rızası lazım. Genel kurulda bu kararı aldın mı?”
“Kat malikleri suyu çok seviyor hâkimim! Sabah çeşmelerden gürül gürül tatlı su akınca herkes bana teşekkür edecek. Yüz yirmi metreye ineceğiz, altıda kamyon gidecek!”
“Altımızdaki kayayı çatlatacaksınız! Villaların temeli çökerse hesabını kim verecek? Durdurun o motoru!”
Selahattin Bey ustaya işaret etti:
“Usta sen gaz ver, hâkim beyle biz anlaşırız!”
Matkap daha hızlı dönmeye başladı. Kayaya çarpan uç kıvılcım saçtı.
Çocuk Parkında Canlı Yayın
Zangırdayan camlara dayanamayan komşular bahçeye aktı: A Blok’tan emekli kimya mühendisi Tarık Bey, C Blok’tan eczacı Necla Hanım, D Blok’tan bankacı Vedat Bey. Dakikalar içinde elli kişi zeytinliği sardı; üstlerinde pijama, eşofman, sabahlık.
Çamur bentleri aşmış, çocuk parkının çimlerini kaplamıştı. Kaydırakların altı göle dönmüştü.
“Ay çocuk parkı elden gidiyor! Pis balçık salıncakların altına dolmuş! Yarın torunlarım nerede oynayacak?”
“Çamurda oynarlar Necla Hanım, çocuklar çamuru sever.”
“Sizin torununuz sever, benimki allerjik!”
Vedat Bey telefonunu çıkarıp canlı yayın başlattı:
“Evet sayın komşular, site WhatsApp grubu canlı yayındayız! Yöneticimiz gece yarısı sitemize maden ocağı kurdu!”
“Kapat o telefonu Vedat! Siteyi rezil etme!”
Tarık Bey telefonunun fenerini kamyona tuttu:
“Bu mazot dumanı ciğerlerimizi yaktı! Astım hastasıyım ben!”
Kalabalıktan bağrışmalar yükseldi:
“Durdurun şu aleti!”
“Yarın işe gideceğiz, uykusuz kaldık!”
“Selahattin Bey, seni yönetici seçtiğimiz güne lanet olsun!”
“Beni siz seçmediniz, genel kurula gelmediniz!”
Bu doğruydu. Genel kurula on iki kişi gelmişti; on ikisi de şimdi pijamayla zeytinlikteydi.
Ama kalabalık ikiye bölündü. Arka bloktan havuz meraklısı üç komşu Selahattin Bey’i savundu:
“Bırakın adam suyu çıkarsın yahu! İki aydır havuzda yüzemiyoruz!”
“Su çıkarsa sitenin değeri artar!”
Cevdet Bey iki grubun arasına girdi:
“Hukuksuz suyla havuz doldurulmaz!”
Sonra telefonunu çıkardı ve hoparlörü açtı:
“Alo! Kuşadası İlçe Jandarma Komutanlığı mı?”
Mavi Tepe Lambaları
Saat üçe doğru nizamiye kapısında mavi ve kırmızı ışıklar parladı. Arkasından belediyenin zabıta minibüsü girdi. Sondaj motoru anında sustu, ustalar kamyonun arkasına saklandı.
Devriye komutanı başçavuş el fenerini kuleye tuttu:
“Kim buranın yetkilisi?”
Cevdet Bey öne çıktı:
“Emekli hâkim Cevdet. İhbarı ben yaptım başçavuşum. Kat maliklerinin kararı olmadan ortak alana girilmiş, ruhsatsız sondaj yapılıyor.”
Başçavuş Selahattin Bey’e döndü:
“Ruhsatınız nerede beyefendi?”
“Komutanım… Başvurduk… Gelmek üzere… Pazartesi bizzat gidecektim…”
“Belgesiz sondaj yapılmaz. Gece yarısı iş makinesi de çalıştırılmaz. Bu kamyon da sabah buradan kendi kendine gitmez.”
Zabıta memuru ceza koçanını çıkardı; gürültü ve izinsiz kazıdan yüklü bir ceza yazıldı. Kule mühürlendi, tutanak tutuldu. Ertesi sabah DSİ’den uzmanlar gelecek, kuyu kapatılırsa masraf yöneticiden istenecekti.
Selahattin Bey bir zeytin ağacına yaslandı, yüzü kireç gibi oldu. Pijamalı komşular jandarmanın etrafında alkış tuttu. Havuz meraklısı üç komşu da alkışladı; ama daha yavaş.
45 Metrede Kalan Matkap
Sabah güneş Dilek Dağları’nın ardından yükseldi. Site sakinleri uykusuz, gözleri kan çanağı, bahçedeydi. Zeytinlik savaş alanına dönmüş, kırk yıllık iki ağacın kökleri gri çamurla kaplanmış, ahşap kaydırak balçığa saplanmıştı.
En büyük fiyasko gün ışığında ortaya çıktı: matkap ucu kırk beş metrede sert bir kayaya sıkışmıştı. Kamyonun vinci onu yukarı çekemiyordu. Çelik kule sitenin ortasında terk edilmiş bir anıt gibi dikili kaldı. Ne bir damla su çıkmıştı ne huzur kalmıştı.
Selahattin Bey yönetim ofisini kilitledi, telefonunu kapattı, ortadan kayboldu. Öğlen ilan panosuna Cevdet Bey’in el yazısıyla olağanüstü genel kurul çağrısı asıldı: yöneticinin azli, zeytinliğin eski hâline getirilmesi ve çukurun betonla doldurulması.
Davutlar’da rüzgâr esiyor, martılar çığlık atıyordu. Balkondan kuleye bakan komşular söyleniyordu:
“Bir bardak bedava kuyu suyu içecektik…”
“Pijamayla jandarmaya ifade verdik!”
“Aidatın üstüne bir de kuyu kapatma parası ödeyeceğiz!”
Ertesi gece saat ikide Cevdet Bey yine yataktan fırladı. Panjurlar titriyor, zeytinlikten bir motor sesi geliyordu.
“Melahat kalk! Zelzele mi, sondaj mı?”
“Yat Cevdet. Selahattin Bey kuleyi sökmeye gelmiş.”
“Gecenin ikisinde mi?”
“Gündüz zabıta görür diye.”



