Bacadan Yükselen Duman

Ağustosun ilk cumartesi akşamı, saat 19.30. Urla Kalabak sahilindeki seksen konutluk site sakin bir akşama hazırlanıyordu. Denizden serin bir imbat esiyor, havuz kenarında çocuklar dondurma yiyordu. Derken en ön sıradaki A Blok’un çatısından kapkara bir duman yükseldi. Havayı çıra, yanık kömür ve erimiş kuyruk yağı kokusu kapladı.

İkinci katta emekli kimya profesörü Haluk Bey oturuyordu. Ege Üniversitesi’nden emekli olunca buraya yerleşmiş, hayatının geri kalanını sessizce makale okuyarak geçirmeye karar vermişti. O akşam da balkonda nane çayını yudumluyor, bir makale okuyordu. Gözlüğünün camına siyah kül parçaları yağmaya başladı. Balkonda kuruyan beyaz keten gömlekler saniyeler içinde griye döndü. İçeriden eşi Sevgi Hanım bağırdı:

“Haluk koş! Yatak odası duman altı oldu! Kütüphanedeki halılar yanık et kokuyor! Yangın mı çıktı?”

Haluk Bey öksürerek başını yukarı uzattı. Çatı katında dev bir taş fırın tütüyordu. Başında tekstil ihracatçısı Serdar Bey, elinde bir metrelik çelik maşa, közün üstündeki kuzu pirzolaları kartonla yelliyordu.

“Serdar Bey! Bütün siteyi zehirlediniz!”

“Hayırlı akşamlar hocam! Yazlığı şenlendiriyoruz. İki kuzu şiş göndereyim mi?”

“Ben senin şişini değil, temiz hava istiyorum! O baca kaçak!”

Çatıya Dökülen Beton

Kriz baharda başlamıştı. Serdar Bey sitedeki çatı dubleksini iki yıl önce almıştı. Projede dairenin üstünde yalnızca ortak kiremit çatı vardı; ama Serdar Bey çatıda mangal keyfi istiyordu. Nisanda kimseye sormadan bir vinç kiraladı. Sabah altıda üç mikser beton siteye girdi. Kiremitler sökülüp bahçeye atıldı, mertekler kesildi, ortak çatı döşemesinin üstüne on beş santim beton döküldü. Kırk beş metrekarelik bir seyir terası açıldı, etrafı antrasit sürgülü camlarla kapatıldı, köşeye Urla taşından bir fırın kondu.

Site yönetim kurulu başkanı emekli albay Vecdi Bey o zaman kapıya dayanmıştı:

“Serdar Bey, burası ortak alandır, izin almadınız!”

Serdar Bey cebinden lamine kaplı, karekodlu bir A4 çıkarmıştı:

“Başkanım, imar barışından Yapı Kayıt Belgesi aldım. Devlete harcını yatırdım. Burası artık koruma altındadır!”

Vecdi Bey belgeyi evirip çevirmiş, “Bu kâğıt sizi belediyeye karşı korur, komşuya karşı değil” demiş, ama dinleyen olmamıştı. Serdar Bey belgeyi yaldızlı bir çerçeveye koyup terasın duvarına astı, yanına da nazar boncuğu taktı. Site kafeteryasında komşulara hava atıyordu: “Metrekaresini bedavaya getirdim. Siz de yaptırsaydınız!”

Kapıdaki Profesör

Haluk Bey is kokusuna daha fazla dayanamadı. Yetmiş iki yaşında basamakları öfkeyle tırmandı, çatı dubleksinin çelik kapısını yumrukladı. Kapıyı “King of the Grill” yazılı deri önlüğüyle Serdar Bey açtı:

“Hocam buyrun, bir parça küşleme ikram edeyim, sakinleşin.”

Haluk Bey kapıyı omuzlayıp terasa daldı:

“Sen kimin mülküne taş fırın dikiyorsun be adam?”

“Ben kanun bilmem hocam, imar barışı bilirim! Belgem duvarda, bak da gözün doysun!”

“O belge belediyenin cezasını durdurur, komşunun hakkını değil! Çatı hepimizin ortak alanıdır. Binanın sırtına tonlarca beton bindirdin. İzmir deprem bölgesi, binayı yıkacaksın!”

Serdar Bey maşayı profesörün yüzüne doğru salladı:

“Bana bak, sesini kıs! Ben bu terasa servet harcadım. Urla’nın en lüks kebap fırınını kurdum. Senin çamaşırın koktu diye sarayımı mı yıkayım?”

Terasta Boks Maçı

Haluk Bey kendini kaybetti. Masadaki buz gibi sürahiyi kapıp kızgın fırının ağzına boşalttı. Közler bomba gibi patladı, terası bembeyaz, yakıcı bir kül bulutu kapladı. Şişlerdeki etler ıslak zemine yuvarlandı.

“Sen benim Adana kebaplarımı nasıl söndürürsün be!”

Serdar Bey ileri atılıp Haluk Bey’i yakasından tuttu. Profesör sendeledi, sırtını camlara çarptı, gözlüğü yere düştü. Yerden kalkarken döküm teras sandalyesini kaptı ve savurdu. Sandalye Serdar Bey’in koluna çarpıp devrildi. Serdar Bey maşayla saldırdı, bir sol kroşe çıkardı; Haluk Bey eğilip adamın beline sarıldı. İkisi birden küllü çamurun içine yuvarlandı.

Gürültüyü duyan komşular çatıya hücum etti. Güvenlik görevlisi Rıza ile bahçıvan Kadir içeri daldı:

“Ayrılın! Durun beyler, kurban olayım!”

Karşı bloktakiler balkonlardan her şeyi telefonla kaydediyordu. Sevgi Hanım yukarı çıkıp çığlığı bastı:

“Kocamı öldürüyorlar! Ambulans çağırın!”

Üst kattaki Melih Bey de koştu:

“Yeter! Bir mangal için birbirinizi mi yiyeceksiniz? Rezil olduk bütün Urla’ya!”

Rıza ile Kadir iki tarafı güçlükle ayırdı. Haluk Bey’in gömleği paramparçaydı. Serdar Bey’in kaşı patlamış, bıyıkları küle bulanmıştı. Zemin kebap, salça ve kırık seramikle kaplıydı. Haluk Bey kırık gözlüğünü yerden aldı:

“O fırını kendi ellerinle sökeceksin!”

“Elinden geleni ardına koyma ihtiyar! Benim avukat ordum var!”

Bilirkişi

Pazartesi sabahı Haluk Bey, gözünün altındaki morluğa aldırmadan adliyedeydi. Noterden ihtar çekti, sitedeki kat maliklerinden tek tek imza topladı. Bir kaçak fırın, kırk yıldır anlaşamayan komşuları ilk kez aynı kâğıdın altında buluşturdu. Dava açıldı.

Serdar Bey’in avukatı mahkemede karekodlu belgeyi uzattı:

“Müvekkilim devletin yasasına güvenmiştir. İmar barışından belge almıştır. Parasını da ödemiştir.”

Haluk Bey’in avukatı tek cümleyle cevap verdi:

“Parasını devlete ödemiştir efendim. Çatı ise devletin değil, seksen ailenindir.”

Hâkim dosyayı bilirkişiye gönderdi. İki hafta sonra bir inşaat mühendisiyle bir mimar siteye geldi, çatıyı ölçtü, betonun kalınlığına bakıp birbirine baktı. Rapor kısaydı: imalat ortak alana tecavüzdür, belge komşuların mülkiyet hakkını ortadan kaldırmaz, eklenen yük binanın deprem güvenliğini tehlikeye atmaktadır, eski hale getirilmesi zorunludur. Karar da öyle çıktı.

Kebap Sezonunun Sonu

Eylülün ikinci haftası yıkım ekibi geldi. Serdar Bey sitenin girişinde boynunu büktü; komşular bahçede çekirdek çitleyerek izledi. Kimisi alkışladı, kimisi “Yazık, güzel fırındı” dedi. En çok üzülen güvenlik görevlisi Rıza’ydı; bütün yaz cumartesi akşamları terastan ona da bir şiş inerdi. İlk balyoz fırının ilk tuğlasına indi ve iki saatte fırın yerle bir oldu. Kırmızı ateş tuğlaları çuvallara dolduruldu, antrasit cam bölmeler söküldü, kırıcılar betonu parça parça kırdı, moloz çuvallarla aşağı indirildi. Çatıya yeniden kiremit dizildi. Bütün masraf Serdar Bey’e yazıldı.

Duvardaki çerçeve de indirildi. Karekodlu belge, yanındaki nazar boncuğuyla birlikte bir moloz çuvalına girdi.

O akşam Haluk Bey temizlenmiş balkonunda kahvesini içiyordu. Hava deniz ve çam kokuyordu. Kapı çaldı. Kapıda kaşında hâlâ yara bandıyla Serdar Bey, elinde folyoyla örtülü bir tabakla duruyordu. Önlüğü yoktu.

“Hocam, barış tabağı. Elektrikli ızgarada pişti, hiç duman çıkmadı. Bu sefer belgesi de yok.”

Tabakta iki kuzu şiş vardı. Sevgi Hanım kocasına baktı:

“Yiyecek misin?”

Haluk Bey şişlerden birini aldı:

“Temiz havada piştiyse yerim.”