Kırk Santim
Ağustosun ikinci pazartesi sabahı, saat 07.00. Altınoluk sahilindeki yüz elli villalık bir yazlık site güne başlıyordu. Kazdağları’ndan inen serin hava zeytin yapraklarını hışırdatıyordu. Sitenin ortasında dört yüz elli tonluk, yarı olimpik bir havuz vardı; sitenin gözbebeği, her sabah klorlanır, dip süpürgesi çekilirdi.
O sabah havuza giren ilk sakin şok yaşadı. Su seviyesi kırk santim inmiş, mavi porselenler açıkta kalmış, taşma kanalları kupkuru olmuştu. Filtre ızgaralarından hırıltılı bir hava sesi geliyordu. Emekli kimya mühendisi Cevat Bey parmağını suya daldırdı.
“Bu havuz dün akşam ağzına kadar doluydu! Bir gecede yüz ton su nereye gitti?”
Yönetim kurulu başkanı Naci Bey elinde simidiyle geldi. Yetmiş yaşında, bölgenin yerlisi bir zeytinyağı tüccarıydı ve on yıldır sitenin değişmeyen başkanıydı. Bıyığını sıvazlayıp gökyüzünü gösterdi.
“Cevat Hocam, Kazdağları poyrazını bilmez misin? Havada nem sıfır. Su havaya uçuyor.”
“Naci Bey, en şiddetli poyrazda buharlaşma günde bir santimi geçmez!”
“Ayrıca taban derzlerinde kılcal çatlak var, su toprağa sızıyor.”
“Toprağa sızan su kırk santim mi sızar?”
“Fizik bilmem Cevat Bey, ama su faturası kapıda. Dün yüz otuz beş bin lira fatura geldi. Her daireden bin iki yüz lira ek avans toplayacağız. Ödemeyen olursa havuza kilit vururum!”
Kırmızı Boya Harekâtı
Cevat Bey ikna olmadı. Yan villada oturan emekli Sayıştay başdenetçisi Orhan Bey’in kapısını çaldı. Verandada kahve içerken Orhan Bey eski bir altyapı krokisi çıkardı.
Sitenin arkasında kırk dönümlük asırlık bir zeytinlik uzanıyordu: Naci Bey’in şahsi mülkü. O yaz Kuzey Ege’de kuraklık vardı; komşu parsellerin zeytinleri susuzluktan sararmış, taneler buruşmuştu. Naci Bey’in zeytinliği ise yemyeşildi. Ağaç dipleri ıslak ve simsiyahtı, damlama hortumlarından buram buram havuz kloru kokuyordu.
“Orhan Bey, bu adam havuz suyunu kendi tarlasına basıyor! Bizim paramızla zeytin suluyor!”
“Şüphe yetmez Cevat Hocam, suçüstü lazım. Hukukta somut delil esastır.”
“Nasıl yakalayacağız? Su suya benzer.”
“Benzemeyecek. Bana yirmi dört saat ver.”
Ertesi gün Edremit’te bir pasta malzemecisinden beş litrelik konsantre kırmızı gıda boyası aldılar; suda eriyen, canlıya zarar vermeyen, ama rengi kolay kolay çıkmayan cinsten. Gece yarısını bir buçuk geçe, sitede bütün ışıklar sönünce spor ayakkabılarını giyip havuz makine dairesine indiler. Demir kapı aralıktı. Bidonu açıp boyayı elli tonluk denge tankına boşalttılar. Berrak klorlu su bir anda nar şerbetine döndü. Sonra zeytinlik sınırında çalıların arkasına pusuya yattılar.
Kanayan Zeytinler
Sabaha karşı, ortalık zifiri karanlıkken yamaçta güçlü bir elektrik motoru çalıştı. Makine dairesindeki vanalar açıldı, havuz suyu borulara emilmeye başladı. İki emekli telefonlarının video kaydını başlatıp çalıların arasından zeytinliğe yürüdü.
Gördükleri akıllara durgunluk verecek cinstendi. Kırk dönümde altmış döner fıskiye çalışıyor, hepsinden havaya kıpkırmızı su fışkırıyordu. Kazdağları’nın etekleri kırmızı şarapla yıkanıyor gibiydi. Yapraklardan kan kırmızısı damlalar süzülüyor, toprak kırmızı bir göle dönüyordu. Her şeyin üstünde de geniz yakan, tanıdık bir koku vardı: sitenin havuzunun kokusu.
Fıskiyelerin başında elinde sarı fenerle Naci Bey duruyordu. Feneri yere tuttuğunda donakaldı: çizmeleri kırmızı çamura batmış, parmakları kırmızıya boyanmıştı.
“Bu ne lan! Ağaçlardan kan mı akıyor?”
“Tövbe estağfurullah, kıyamet mi koptu?”
Korkuyla geri sendeleyip yere düştü. Çalıların arkasından iki güçlü fener yüzüne vurdu.
“Kıyamet değil Naci Bey! Bizim havuzun suyu!”
Poyraz Buharlaştırmış
Cevat Bey ile Orhan Bey ağaçların arasından çıktı. Arkalarından site bekçisi ve pencerelerden fırlayan sekiz kat maliki belirdi; herkesin telefonu açıktı. Orhan Bey Sayıştay ciddiyetiyle konuştu.
“İyi geceler sayın yönetim kurulu başkanı! Kazdağları poyrazı havuz suyunu senin zeytinliğe buharlaştırmış!”
“Bu kırmızı sular da herhalde taban çatlağından sızan şifalı su!”
Naci Bey doğruldu.
“Komşular… Büyük bir yanlış anlama var… Havuzda klor fazlaydı, tahliye ediyordum. Milli servet ziyan olmasın diye tarlaya yönlendirdim.”
“Her gece mi fazlaydı klor?”
“Ağustosta klor çabuk fazlalaşır Orhan Bey.”
“Peki hasat olunca zeytinyağını da bize mi dağıtacaktın?”
Naci Bey bir şey diyecek oldu, sonra kırmızı ellerine bakıp sustu.
“Yalan söyleme Naci Bey! Gündüz şebekeden havuzu doldurttun, faturasını siteye ödettin, gece de suyu kendi zeytinliğine bastın!”
Orhan Bey önceden haber vermişti; krokide kalemle çizdiği tahmini hat, sabah çıkan gerçek hattan yalnızca iki metre şaşmıştı. Sabah su idaresinin ekipleri geldi, debimetreyle hattı ölçtü, pompanın arkasındaki beton zemini kırdı ve havuzun tahliye borusundan zeytinliğe uzanan gizli hattı ortaya çıkardı: yetmiş beşlik bir polietilen boru ve elektrikli bir vana. Topraktan alınan kırmızı su numuneleri tüplere kondu. Gizli vana kaynakla mühürlendi.
WhatsApp grubuna yüklenen kırmızı fıskiye videoları sitenin her balkonunda tekrar tekrar izlendi. Videoyu en çok izleyen, o gece uyuyup her şeyi kaçıran sekiz maliki oldu.
Olağanüstü Genel Kurul
Pazar günü çay bahçesinde olağanüstü genel kurul toplandı. Yüz elli malikin tamamı oradaydı. Divan masasına Naci Bey gelemedi, yerine avukatı titreyerek oturdu. Sakinler ellerindeki su faturalarını sallıyordu.
“Biz evde çamaşır yıkamaya korkuyoruz!” diye bağırdı emekli öğretmen Fatma Hanım. “Adam bizim paramızla kırk dönüm zeytin sulamış! Hakkımı helal etmiyorum!”
Müteahhit Sabri Bey avukatın üzerine yürüdü.
“Naci nerede? Çıksın hesap versin! Bizim aidatlarla Edremit’in en yağlı zeytinini üretti!”
“Bu sene onun yağını alan, bizim havuzda yüzmüş olur!”
“Müvekkilim tansiyon nedeniyle hastanededir…”
“Tansiyonu da buharlaşmıştır!” diye bağırdı arka sıradan biri. Gülüşmeler, avukatın sesini bastırdı.
Plastik sandalyeler tekmelendi, birkaç çay bardağı kırıldı. Sonunda divan kararları oyladı. Naci Bey oy birliğiyle görevden alındı. Geçmiş faturaların geri alınması için avukata yetki verildi. Kaçak boru sökülecek, sökülen boru da ibret olsun diye yönetim odasının duvarına asılacaktı.
Akşamüstü havuza yeniden su dolmaya başladı. Mavi su derinleştikçe çocukların çığlıkları sahile karıştı. Karşı yamaçtaki fıskiyeler susmuştu; kırmızıya boyanmış zeytin yaprakları rüzgârda ağır ağır kuruyordu. O sonbahar Naci Bey’in zeytinliği, kuraklıktan sararan komşu parsellerin arasında hafif pembe bir ada gibi göründü; boya, Cevat Bey’in söz verdiği gibi kolay kolay çıkmadı.
Bir Santim
O yazdan sonra Cevat Bey’in yeni bir sabah alışkanlığı oldu. Her sabah havuzun kenarına çömelip cebinden çıkardığı tahta cetveli suya daldırıyor, seviyeyi bir deftere yazıyordu. Yeni başkan bir sabah yanına geldi.
“Cevat Hocam, bugün ne kadar?”
“Bir santim.”
“Çok mu?”
Cevat Bey cetveli silip cebine koydu.
“Değil. Poyraz bu kadar içer.”



