Rüzgârda Pazen Çarşaflar
Ağustosun en rüzgârlı perşembesi, saat 14.00. Çeşme Dalyan’daki yüz altmış villalık site öğle uykusundaydı; denizden esen sert imbat okaliptüsleri boydan boya eğiyordu. Sitenin göbeğinde uluslararası ölçülerde bir tenis kortu vardı: kırmızı-yeşil akrilik zemin, etrafında dört metrelik galvanizli tel örgü. Fakat o öğleden sonra kort bir spor alanı değil, dev bir çamaşırhaneydi.
A Blok zemin katta oturan yetmiş dört yaşındaki emekli ilkokul öğretmeni Huriye Teyze iş başındaydı. Sabah erkenden bahçede emektar kazanını kaynatmış, zeytinyağı sabunu ve çivitle Ödemişli annesinden kalma usulle beyazları kar gibi yapmıştı. Ona göre sert rüzgâr pamuk liflerini yumuşatırdı. Balkonundaki ip ona hiçbir zaman yetmemişti; çamaşırlar birbirine değiyor, kurumuyordu. Kortun dört metrelik telleri ise Tanrı vergisi bir kurutma askılığıydı.
Leğeni tekerlekli pazar arabasına yükledi, kortun paslı anahtarını çevirip içeri girdi. Dantelli beyaz nevresimleri tellere boylu boyunca serip kırmızı plastik ve ahşap mandallarla tutturdu. Ardından pembe pazen çarşaflar, çiçekli masa örtüleri ve kışlık yün battaniyeler dizildi. Orta filenin üstüne bile iki el dokuması yün yorgan serildi. İmbat çarşafları yelken gibi şişirdi; kortun tel cephesi bembeyaz bir perdeyle kaplandı. Huriye Teyze boş leğeni koltuğunun altına alıp eserine baktı.
“Oh be! Rüzgârda iki saatte mis gibi kurur bu çeyizler!”
Wimbledon Beyazları, Tahta Mandallar
Akşamüstü korta bembeyaz giyinmiş iki genç yaklaştı: İstanbul’dan tatile gelen üniversite öğrencileri Can ve Kaan. Alaçatı’daki amatör turnuvaya hazırlanıyorlardı; beyaz polo tişörtler, ter bantları, ellerinde son model raketler. Yanlarında sitenin amatör tenisçisi, yönetim kurulu başkanı mimar Berk Bey vardı. Kortun kapısına geldiklerinde kalakaldılar.
“Çocuklar, biz yanlışlıkla Tire Salı Pazarı’na mı geldik?”
“Ağabey baksana, fileye yün yorgan asmışlar!”
“Kort görünmüyor ki! Her yer pazen nevresim!”
Arka servis çizgisi uçuşan çarşafların altında kaybolmuştu; her yer lavanta, arap sabunu ve yumuşatıcı kokuyordu. Berk Bey çantasını banka fırlattı.
“Yine Huriye Teyze! Bu kadın kafayı çamaşırla bozdu yahu! Gidip çağırın şunu!”
Kaan zemin katın balkonuna doğru bağırdı.
“Huriye Teyze! Lütfen çamaşırlarınızı toplayın, turnuva maçımız var!”
Huriye Teyze elinde çay bardağıyla panjurun arkasından başını uzattı.
“Ne maçı evladım bu sıcakta? Daha kurumadı çarşaflarım! Gidin denize girin, iki saat sonra gelin!”
Nevresimde Keçe İzi
Berk Bey beklemeye niyetli değildi.
“Başlayın çocuklar! Biz oynayalım, çarşaflar kendi kendine kurusun!”
Kaan topu havaya attı ve raketi var gücüyle savurdu. Top mermi gibi filenin üstünden uçtu, fakat imbat yönünü saptırdı. Servis arka telde asılı çeyizlik dantelli nevresimin tam ortasına patladı. Mandallar havaya fırladı ve en fenası, kortun tozunu toplamış sarı-yeşil top bembeyaz nevresimin ortasında kapkara bir keçe lekesi bıraktı. İkinci top sekip Berk Bey’in gözlüğüne çarptı, gözlük akrilik zemine düştü.
Huriye Teyze sesi duydu, balkon demirine fırladı.
“Aman Allahım! Göz nuru çeyizim!”
Çizgili naylon terliklerini bile unutup eteğini savura savura korta daldı.
“Katiller! Barbarlar! Ne yaptınız tertemiz çarşafıma?”
Terlik ve Kanun
Lekeye bakınca gözleri yuvalarından fırladı. Ayağından çıkardığı siyah lastik terliği Kaan’a savurdu; terlik omzuna çarptı.
“Huriye Teyze naptın ya! Şiddete ne gerek var?”
“Şiddet o çarşafa yapıldı evladım! Kırk yıllık çeyiz o!”
Berk Bey öne çıktı.
“Huriye Hanım, haddinizi bilin! Ortak alanlar amacına uygun kullanılır! Burası olimpik tenis kortu, çamaşır kurutma terası değil!”
“Bana kanun okuma züppe beyefendi! Ben bu sitenin kırk yıllık kurucu üyesiyim, sen daha dünkü çocuksun! Bu korta her ay bakım aidatı ödüyorum. Tenis oynamıyorum diye hakkımdan vaz mı geçeceğim?”
“Ama…”
“Siz top koşturuyorsunuz, ben çarşaf kurutuyorum! İkisi de ortak kullanım hakkıdır!”
Havuzdan çıkan mayolu komşular kortun kapısına doluştu. Emekli albay Muammer Bey bastonunu salladı.
“Huriye Hanım haklıdır beyler! Gâvur icadı tenis için kadının çarşafına vurulmaz!”
Karşı bloktan diş hekimi Sevgi Hanım itiraz etti.
“Olur mu Muammer Bey? Kortun ortasında yorgan mı kurur? Burası köy meydanı mı?”
Can araya girdi.
“Huriye Teyze, Allah aşkına, tenis kortunda nevresim mi kurutulur?”
Huriye Teyze raketleri gösterdi.
“Elinizdeki tahtalarla akşama kadar zıp zıp zıplıyorsunuz! Benim emeğime çamur attınız! Yönetimi çağırıyorum!”
“Yönetim benim Huriye Hanım.”
“O zaman bir üstünü çağırıyorum!”
Mahkeme
“Bir üstü” Çeşme’deki adliye çıktı. Berk Bey kararlıydı. Sitedeki kırk genç tenis severden imza topladı ve dava açıldı. Dilekçeye tellere asılı kırk parça nevresimin renkli fotoğrafları eklendi. Site bahçıvanı Cafer Efendi tanık olarak dinlendi, bıyığını burarak konuştu.
“Hâkim Bey, her perşembe korta girmeye korkuyorum. Her yer çarşaf. Geçen hafta fileye tarhana serdiler.”
“Tarhanayı da Huriye Hanım mı serdi?”
“Tarhanayı Muammer Bey’in hanımı serdi efendim. Huriye Hanım’dan cesaret almış.”
Huriye Teyze de savunmasını yazdı: sitenin projesinde çamaşır kurutma alanı yoktu, güneş ve imbat herkesin ortak hakkıydı, gençler çarşafına kasten çamurlu top atmıştı. Hâkim yönetim planını açtı; kort yalnızca sportif faaliyetlere ayrılmıştı ve halı, yorgan, tarhana sergilemek açıkça yasaktı. Gözlüğünün üstünden taraflara baktı.
“Tenis kortu Wimbledon için yapılmıştır, çamaşırhane olarak tescil edilemez.”
Çamaşır asmanın men edilmesine karar verildi. Huriye Teyze adliyeden çıkarken bastonunu yere vurdu.
“Adaletiniz batsın! Bir çarşafı çok gördünüz yaşlı kadına!”
Ortak Barış
Eylülün ilk haftası yönetim kortun kapısına kartlı bir kilit taktırdı ve yalnızca spor ayakkabısıyla girilebileceğini yazan metal bir levha astı. Ama Huriye Teyze’yi de tamamen küstürmedi. Çay bahçesindeki genel kurulda tarihi bir uzlaşma çıktı: A Blok’un arkasındaki rüzgâr alan çimliğe on beş metrelik paslanmaz çelik çamaşır telleri çekildi, zemini çakılla kaplandı, etrafı begonvil çitiyle çevrildi. Huriye Teyze’nin artık resmi bir kurutma alanı vardı; açılışına Muammer Bey’in hanımı tarhana tepsisiyle geldi.
Ertesi hafta Can ve Kaan sahaya çıktı, kortun akrilik zemininde raket sesleri yeniden yankılandı. Berk Bey yeni gözlüğünü bir lastikle kafasına bağlamıştı; ne olur ne olmaz. Toplar artık çarşaflara değil, servis kutusuna düşüyordu. Huriye Teyze yeni alanında lavanta kokulu nevresimlerini güneşe seriyor, arada kortun yanından geçip maçları izliyordu. Kaan raketini havaya kaldırdı.
“Huriye Teyze, servis nasıl?”
Huriye Teyze mandal sepetini koltuğunun altına aldı, begonvil çitinin üstünden kortla kendi telleri arasındaki mesafeyi gözüyle ölçtü.
“Fena değil evladım. Ama top bu tarafa gelirse terlik de gelir.”



