Akçay ve Altınoluk Kordonunda Termal Pansiyon Sezonu: 80'ler Şifalı Su Arayışı
Edremit Körfezi'nin kükürt kokulu pansiyon odaları, Güre kaplıcalarında kaynayan eklemler, Kazdağları oksijeniyle düşen tansiyonlar ve ev tipi sayfiye diplomasisi.
akcay-ve-altinoluk-kordonunda-termal-pansiyon-sezonu
I. 1983 Yazı: Kamil Koç Otobüsü ve Edremit Körfezi İskelesi
12 Temmuz 1983. Sabah saat 06.45.
Kamil Koç otobüsü Edremit Körfezi virajlarını tamamladı. Havalandırma pencerelerinden içeri serin bir hava doldu.
Hava hem deniz tuzu hem de kesif dağ kekiği kokuyordu. Kazdağları’nın koyu yeşil gölgesi kordonun üstüne düşüyordu.
Otobüs Akçay meydanındaki çınarın altında durdu. Tıslayarak kapılarını açtı.
Yolcular birer birer basamaklardan indi. Yolcuların çoğu elli yaş üstü memur emeklileriydi.
Bellerine yün korseler sarılıydı. Dizlerinde elastik dizlikler vardı. Çantalarında sevk kağıtları ve film kasetleri taşıyorlardı.
Bu kafile tatile gelmemişti. Bu kafile açık hava bir fizik tedavi seferine çıkmıştı.
İskele meydanında seyyar pansiyon simsarları belirdi. Ellerinde daktiloyla yazılmış küçük kartlar vardı.
— “Denize sıfır! Güre kaplıca dolmuşuna iki adım!”
— “Mutfaklı oda var! Buzdolabı Arçelik marka!”
— “Banyo içinde mi evlat?”
— “Koridorda amca, ama sadece iki aileye ait!”
— “Sıcak su akıyor mu her saat?”
— “Güneş enerjisi var amca, pırıl pırıl!”
Emekli Defterdarlık Şefi Hamdi Bey kartları inceledi. Hanımı Bedriye’nin koluna girdi.
— “Bostancı Pansiyon’a gideceğiz Bedriye. Doktor orayı tavsiye etti.”
— “Güre suyu akıyor mu musluktan Hamdi?”
— “Günde iki saat veriyorlarmış. Kükürtlü sıcak su varmış.”
— “Aman inşallah, dizlerim Ankara soğuğunda kaskatı kesildi.”
— “Merak etme hanım. Yirmi günde çivi gibi olacaksın.”
Akçay kordonunda yürürken ayaklar serinledi. Çünkü deniz kenarındaki kumların altından buz gibi tatlı artezyen suları fışkırıyordu.
Deniz suyu soğuktu. Fakat körfezin arkasındaki Güre sırtlarında sular kaynıyordu.
Bu iki zıt suyun arasında 1980’lerin en büyük sayfiye efsanesi filizleniyordu.
II. Ev Tipi Pansiyonculuk: Buzdolabı Paylaşımı ve Kükürtlü Havlular
Akçay’ın ara sokaklarında iki katlı, sarmaşıklı betonarme evler sıralanırdı.
Yerel ev sahipleri temmuz ayında üst kata veya arka kömürlüğe taşınırdı. Evin alt katı yazlıkçılara pansiyon olarak kiralanırdı.
Bostancı Pansiyon işte böyle bir aile işletmesiydi. Koridorda uzun bir yolluk uzanırdı.
Dört oda vardı. Ortada ise ortak bir mutfak bulunurdu.
Ortak mutfakta tek bir beyaz buzdolabı dururdu. O buzdolabı pansiyonun diplomasi masasıydı.
Dört aile buzdolabının raflarını cetvelle bölüşürdü.
En üst raf Ankaralı hâkim ailesine aitti. Orta raf Bursalı tüccarındı. En alt sebzelik ise Hamdi Bey’e verilmişti.
Buzdolabının kapağı açıldığında ortalığa kesif bir zeytinyağı ve ezine peyniri kokusu yayılırdı.
Fakat buzdolabı barışı her an bozulabilirdi.
— “Bedriye Hanım, karpuzunuz bizim tereyağı tabağına değmiş!”
— “Kusura bakmayın Melahat Hanım, buzdolabı çok dar!”
— “Bizim kavunun suyunu da akıtmışsınız alt rafa!”
— “Hamdi Bey akşam temizler efendim, telaş etmeyin!”
— “Yarın sabah kaplıcaya gideceğiz, erken kalkacağız bilginize!”
— “Ocağı saat yedide boşaltırsanız seviniriz Melahat Hanım.”
Odaların balkonlarında güneşten kavrulmuş kalın havlular asılıydı. Havluların hepsi kükürt kokardı.
Sarı lekeli bu havlular asla deterjanla temizlenemezdi. Kaplıca suyu liflerin içine işlemişti.
Her odanın kapı arkasında yeşil çam kolonyası şişesi beklerdi. İlaç kokuları, romatizma merhemleri ve naftalin birbirine karışırdı.
Giriş katında oturan pansiyon sahibi Fatma Teyze sabah altıda bahçeyi sulardı. Hortumu sardunyalara tutarken seslenirdi:
— “Hadi kalkın misafirler! Güre kaplıca dolmuşu kalkıyor!”
— “Geldik Fatma Abla! Hamdi bacağını ovuyor!”
— “Geç kalmayın! Sıcak su sabahın köründe şifalıdır!”
III. Güre Kaplıcası Çamuru ve Sarıkız Şifası Arayışı
Saat 07.30’da Akçay kordonundan kalkan beyaz minibüsler Güre köyüne doğru tırmanırdı.
Yol boyunca asırlık zeytinlikler uzanırdı. Güre Kaplıcaları’na varıldığında havada ağır bir çürük yumurta kokusu duyulurdu.
Bu koku şifanın kokusuydu. Kimse burnunu tıkamazdı. Aksine herkes ciğerlerini bu kükürtle doldururdu.
Tarihi Roma hamamının taş kemerleri altından altmış beş derecelik termal su buharlaşırdı.
Kurnaların başında beyaz peştamallı yaşlılar toplanırdı. Hamam tası sesleri kubbede çınlardı:
— Şakır! Şukur!
Hamdi Bey mermer göbek taşına uzanırdı. Sıcak su derisini kıpkırmızı yapardı.
Yanındaki kurnada oturan Eskişehirli emekli öğretmen Şevket Bey omzunu ovalardı:
— “Nasıl Hamdi Bey? Açıldı mı belin?”
— “Yanıyor Şevket Bey. Kemiklerim yumuşadı sanki.”
— “Yumuşasın tabii! Afrodit bile bu suda yıkanmış zamanında.”
— “Doktor bana günde yirmi dakika otur dedi.”
— “Doktoru boş ver sen! Yarım saatten az durursan kireç sökülmez!”
— “Gözüm kararıyor ama Şevket Bey.”
— “Kafana bir tas soğuk su dök, bir şeyin kalmaz!”
— “Tas nerede duruyor Şevket Bey?”
— “Kurnanın başında, al dök kafana hemen!”
Hamamın dışındaki avluda ise çamur kuyuları vardı.
Kovalarla çıkarılan gri kükürtlü balçık dizlere sıvanırdı. İnsanlar kollarını ve bacaklarını bu çamurla kaplayıp güneşe çıkardı.
Güneşin altında kuruyan çamur çatlar, beyazımsı bir kabuğa dönerdi.
Yüzlerce gri heykel bahçedeki tahta sıralarda sessizce otururdu.
Termos kapaklarına doldurulan şifalı çamurlar torbalara konurdu. Pansiyon odasında akşam tekrar sürülmek üzere saklanırdı.
Sarıkız efsanesi her masada anlatılırdı. Kazdağları’nın tepesinde kaz güden ermiş kızın bu sularda yıkandığı söylenirdi.
Herkes bu mucizeye gönülden inanırdı. Çünkü inanmaktan başka çareleri yoktu.
IV. Altınoluk Oksijen Efsanesi ve Balkon Tansiyon Ölçümleri
Kaplıca seansından sonra öğleden sonra rotası Altınoluk kordonuydu.
Altınoluk 1980’lerin başında henüz devasa bir beton sahil değildi. Yamaçlara tutunmuş taş evler ve serin çınarlar vardı.
Bölgenin en büyük pazarlama silahı tek bir cümleydi:
“Alpler’den sonra dünyada en çok oksijen bulunan ikinci yer!”
Bu cümlenin bilimsel bir kaynağı yoktu. Kimse makale sormazdı.
Fakat bu iddia körfezin tüm astım ve tansiyon hastalarını buraya mıknatıs gibi çekmişti.
Saat 16.00 olduğunda Altınoluk balkonlarında kolektif bir tansiyon seansı başlardı.
Kollara cıvalı tansiyon aletlerinin gri manşonları sarılırdı. Kauçuk puarlar sıkılırdı:
— Fıs! Fıs! Fıs!
Stetoskop damarın üzerine bastırılırdı. Emekli Hâkim Mümtaz Bey ibreye dikkatle bakardı.
— “Kaç çıktı Nedret?”
— “On ikiye sekiz çıktı bey!”
— “Gördün mü bak? Ankara’da on altıdan aşağı inmezdi!”
— “Kazdağları havası işte. Ciğerlerim bayram etti.”
— “Hemen bir çay demle de kutlayalım.”
— “Doktor tuzsuz ye dedi ama.”
— “Bu oksijende tuz mu kalır hanım? Koy peyniri tabağa!”
— “Akşama da zeytinyağlı taze börülce pişireyim bari.”
— “Yanına bol sarımsak koy, tansiyon tamamen sıfırlansın!”
Balkonlarda küçük kağıtlara tansiyon cetvelleri tutulurdu. Sabah, öğle ve akşam değerleri kurşun kalemle kaydedilirdi.
Oksijen bolluğu yüzünden herkesin iştahı açılırdı. Fırınların önünde sıcak ekmek kuyrukları uzardı.
Zeytinyağlı taze börülce, kabak çiçeği dolması ve kaya koruğu salatası masalardan eksik olmazdı.
| Saat | Mekan | Ritüel | Tıbbi Beklenti |
|---|---|---|---|
| 06.30 | Akçay İskelesi | Soğuk artezyen suyu yürüyüşü | Varislerin gerilemesi |
| 08.00 | Güre Kaplıcası | Kükürtlü sıcak su ve çamur banyosu | Kireçlenme ve siyatik tedavisi |
| 14.00 | Pansiyon Odası | Kükürtlü havlu altında öğle uykusu | Kasların gevşemesi |
| 17.00 | Altınoluk Balkonu | Cıvalı manşonla tansiyon takibi | Oksijenle kan basıncı düşüşü |
| 20.30 | Kordon Boyu | Çekirdek çıtlatma ve adaçayı seansı | Ruhsal dinginlik |
V. Zeytinyağlı Sabun, Şifalı Otlar ve Bahçe Dedikoduları
İkindi serinliğinde Bostancı Pansiyon’un asmalı bahçesi canlanırdı.
Körfezin yerel pazarlarından toplanan taze otlar masaya serilirdi. Radika, şevketibostan, ısırgan ve cibez yaprakları ayıklanırdı.
Kadınlar leğenlerin başında toplanırdı. Yeşil zeytinyağlı kalıp sabunların kokusu bahçeyi kaplardı.
Edremit’in meşhur yeşil çamur sabunları saçları keçe gibi sertleştirirdi. Ama herkes bu sabunu baş tacı ederdi.
Çünkü saç dökülmesini durdurduğuna inanılırdı.
Bahçedeki taş masada emekli bürokratlar toplanırdı. Hamdi Bey çayını yudumlarken gazetesini açardı:
— “Güre’ye yeni bir otel yapılacakmış diyorlar Mümtaz Bey.”
— “Yapsınlar Hamdi Bey, körfez doldu taştı zaten.”
— “Bizim kaplıcanın suyunu kesmesinler de ne yaparlarsa yapsınlar.”
— “Körfezin suyu herkese yeter komşu, telaşlanma.”
— “Doğru dersin, yeter ki Kazdağları’nın ormanına dokunmasınlar.”
Pansiyon bahçesinde komşular birbirine şifalı tarifler verirdi. İncir yaprağı sütünün nasırlara iyi geldiği konuşulurdu.
Kekik yağının romatizmayı anında kestiği fısıldanırdı. Herkes birbirinin doktoru olurdu.
Saatler ilerledikçe körfezin üzerine turuncu bir akşam ışığı çökerdi. İskeleden kalkan balıkçı motorlarının sesleri bahçeye kadar gelirdi.
VI. Kordon Piyasası: Buz Gibi Tatlı Su ve Akşam Melankolisi
Akşam saat sekizde körfez serinlerdi. Kazdağları’ndan vadiye doğru tatlı bir dağ meltemi inerdi.
Akçay kordonunda akşam piyasası başlardı.
Kordon boyunca uzanan çay bahçelerinde sarı lambalar yanardı. Porselen demliklerde dağ kekiği ve adaçayı kaynardı.
Kumsala yakın masalarda oturanlar ayaklarını kumun altından çıkan buz gibi tatlı suya sokardı.
Su öyle soğuktu ki beş dakika tutan bacağını hissedemezdi.
— “Hamdi, çek ayağını sudan, romatizman azar!”
— “Şok tedavisi bu Bedriye! Kaplıcada kaynadık, burada donduruyoruz!”
— “Akıl var mantık var adam, felç inip kalacaksın!”
— “Baksana karşıdaki teyzeye, yarım saattir suyun içinde oturuyor.”
— “O teyze buralı, onun kemikleri alışkın.”
— “Benim kemiklerim de alıştı Bedriye, hiç üşümüyorum.”
Kordondaki seyyar fotoğrafçılar flaş patlatırdı. Tahta şezlonglarda poz veren aileler objektife gülümserdi.
Arka planda Sarıkız heykeli ve uzaktaki Ayvalık adalarının silüeti görünürdü.
Çocuklar seyyar dondurmacının etrafını sarardı. Sakızlı dondurma külahları elden ele geçerdi.
Saat 22.30 olduğunda pansiyonların ışıkları birer birer sönerdi.
Yorulmuş bedenler kükürt kokulu çarşaflara bırakılırdı. Açık pencerelerden zeytin yapraklarının hışırtısı içeri dolardı.
Hamdi Bey yatakta bacağını gerdi. Gözlerini tavana dikti:
— “Bedriye, dizim çıtırdamıyor artık.”
— “Gerçekten mi Hamdi?”
— “Vallahi sızısı kesildi. Yarın Güre’de bir seans daha yapalım.”
— “Yaparız bey. Yeter ki sen ayağa kalk.”
— “Sabah erkenden kalkıp minibüse yetişelim o zaman.”
— “Tamam Hamdi, yat uyu artık.”
Körfez karanlığa gömülürken dalgalar Akçay İskelesi’nin yosunlu ayaklarına usulca vururdu.
Ve Kazdağları’nın bin yıllık çamları, körfezin yorgun memurlarına şifalı nefesini üflemeye sabaha kadar devam ederdi.