Toz Sahada Taş Kaleler
Güneş Burhaniye Ören’in arkasındaki zeytinliklerin üstüne kızıl bir kavisle iniyordu, saat 19.10. Sitenin arkasındaki boş arsa bir futbol arenasına dönmüştü. Zemin ince, kırmızı killi topraktı; koşan her çocuğun arkasından kızıl bir toz bulutu kalkıyordu. Havada ter, kuru toprak, adaçayı ve deniz tuzu kokusu vardı; arsanın kenarındaki çeşmeden içilen su da aynı kokuyu taşırdı.
Kale direkleri denizden toplanmış yassı gri taşlardı. Kalenin genişliği büyük adımla dört adımdı. Üst direk yoktu; bu yüzden havadan geçen her şutta kıyamet kopardı.
Sahanın ortasında on iki yaşındaki kaptan Mustafa dikiliyordu. Sarı tişörtü terden sırılsıklamdı, dizlerinde dünkü maçtan kalma tentürdiyotlu kabuklar parlıyordu. Ayağının altında dönemin en kıymetli eşyası duruyordu: mavi dikişli meşin top. Mustafa topun tek ve mutlak sahibiydi.
Forvet Kaan alnındaki teri koluna sildi:
“Mustafa! Maç kaç kaç oldu oğlum?”
“Biz on dört, siz üç!”
“Ne on dördü lan? On golü geçmediniz daha!”
“Saydım ben. İki penaltı, üç aşırtma, dokuz tane de yerden!”
Kaleci Emre kale taşının üstüne çökmüştü:
“Top üst direğin iki metre üstünden geçti Mustafa! Auttu o!”
“Direk mi var sahada? Taşın hizasındaydı, golü yazdım!”
Top Benim, Takımı Ben Kurarım
Sokak futbolunda adaletin terazisi topun sahibinin iki dudağı arasındaydı. Top kiminse kaptan oydu. Kaleyi ilk o seçer, adamlarını ilk o alırdı. Canı sıkılırsa topu koltuğunun altına alıp maçı bitirir, evine dönerdi.
Takımlar maçın başında adımlamayla seçilmişti. Mustafa ile Kaan burun buruna gelmiş, ayak ayak saymışlardı: “Aldım, verdim, ben seni yendim.” Mustafa mahallenin en hızlı koşanlarını kendi yanına toplamış, Kaan’a gözlüklüleri ve mahallenin en tombul çocuğu kaleci Emre’yi bırakmıştı. Skor bu kadro dağılımının doğal sonucuydu.
Sahanın yazısız kanunları da belliydi. Top kimin ayağından kaçtıysa onu o getirirdi. Üç korner bir penaltı ederdi. Sert şut çeken uyarılırdı; pis burunla vuran ise ayrıca ayıplanırdı. Bir de en sona saklanan, herkesin bildiği ama kimsenin yüksek sesle söylemediği bir kanun vardı.
14-3 ve Arabanın Altındaki Top
Güneş batı ufkunda bir portakal gibi eridi, gölgeler upuzun uzadı. Topu görmek gittikçe zorlaşıyordu. Kaan’ın takımı on dört gol yemişti ama pes etmeye niyeti yoktu; on bir farkla eve dönmek kabul edilemezdi.
“Basın önde basın! Pas yapın biraz!”
“Nefesimiz bitti Kaan! Ciğerimiz yanıyor!”
“Koşun diyorum! Bir gol daha atalım bari!”
Mustafa defansın arkasında elleri belinde gülüyordu:
“Yorulmayın boşuna Kaan! Tarihi hezimet yaşıyorsunuz!”
“Henüz maç bitmedi!”
“Daha ne bitecek oğlum? On bir fark var!”
Kaan sert bir şut çekti. Top yön değiştirdi ve yol kenarında park etmiş bir Murat 131’in altına kaçtı. Saha durdu. Kural belliydi: atan alır. Kaan tozlu asfalta karnının üstüne uzandı, egzoz borusunun yanından topu çekip çıkardı. Üstü başı motor yağı olmuştu.
“Tebrikler Kaan, tamirci çırağı gibi oldun!”
“Uzatma Mustafa! Üç korner oldu, penaltı!”
“Penaltı noktası dokuz adımdır, say bakalım!”
Kaan kalenin önünden dokuz büyük adım saydı, topu tozun üstüne dikti. Attı. Kalede duran Mustafa’nın kalecisi topu karnıyla durdurdu ve iki dakika yerden kalkmadı. Kaan’ın takımı bunu da gol saymak istedi; “Karnı çizginin gerisindeydi” dediler. Kimse kabul etmedi, ama skorun yanına bir çentik atıldı: on dört, üç, bir de tartışmalı.
Balkonlardan Gelen Çağrı
Sahanın yanındaki A Blok balkonlarında tül perdeler aralandı. Anneler önlükleriyle demirlere dayandı. İlk ses Mustafa’nın annesi Şükran Hanım’dan geldi:
“MUSTAFAAA! EVE GEL! SOFRA KURULDU!”
“Anne beş dakika daha! Maç bitiyor!”
“Ne beşi? Baban oturdu sofraya, terlik geliyor bak!”
Ardından Kaan’ın annesi:
“Kaaan! Banyon hazır, koş eve!”
“Son atak bu anne!”
“Her akşam aynı numara!”
Annelerin çağrısı sahanın alarm sireniydi; o an herkes maçın son iki dakikasının başladığını bilirdi. Gecikilirse babalar balkona çıkardı. Babanın balkona çıkması kırmızı kart demekti: ondan sonra maçı terk etmemek imkânsızdı, akşam hapsi kapıdaydı. Karanlık sahanın üstüne çöktü. Top artık bir silüetti, oyuncular birbirini gölgesinden tanıyordu.
Ezan ve Büyük Ferman
Ören’deki caminin minaresinde ışıklar yandı ve akşam ezanı başladı. Saha bir anda buz kesti. Mustafa topun üstüne bastı, ellerini beline koydu:
“Ezan okundu beyler! Maç bitti!”
Kaan önüne dikildi:
“Bitmedi Mustafa. O kuralı biliyorsun. Ezan başladı mı son kural geçerlidir.”
“Hangi kuralmış o?”
Kaan sahayı inleten fermanı haykırdı:
“ATAN KAZANIR!”
Mustafa alayla güldü:
“Dalga mı geçiyorsun? Skor 14-3 oğlum!”
Kaan’ın takımı etrafını sardı:
“Atan kazanır dedik Mustafa! Sokak kanunu bu!”
“Korkuyor musun yoksa?”
“Kim korkuyormuş ulan? Tamam be! Atan kazanır!”
İşte o an dünyadaki bütün matematik çöktü. Yetmiş dakikalık mücadele, on dört muazzam gol bir saniyede sıfırlandı. Skor 14-3’ten 0-0’a indi. Evren tek bir gole indirgendi.
Karambol
Santra bile yapılmadı. Mustafa topu hırsla ileri dikti, herkes topun düştüğü yere koştu. Sahanın ortasında bir toz kasırgası koptu, yirmi bacak birbirine dolandı, karanlıkta kimin kime vurduğu belli değildi. Top karambolden sekip Kaan’ın önüne düştü. Kaleye sekiz metre vardı. Kalede kimse yoktu; Mustafa’nın kalecisi annesinin ikinci çağrısında eldivenlerini taşın üstüne bırakıp çoktan eve koşmuştu. Önünde yalnızca kalesini korumaya geri koşan Mustafa vardı.
Kaan sağ ayağının burnuyla topa bütün gücüyle abandı. Top yerden süzüldü, Mustafa’nın bacaklarının arasından geçti ve taşın beş santim yanından içeri girdi.
“GOOOL! ŞAMPİYON BİZİZ!”
Mustafa ellerini havaya savurdu:
“Ne golü be! Taşın dışından geçti!”
“İçinden geçti! Gözümüzün önünde!”
“Karanlıkta nereden gördün taşı ulan?”
“Atan kazanır dedin, kabul ettin!”
Tartışma üç dakika sürdü. Ezanın son cümleleri yükselirken kavga kendiliğinden söndü. Mustafa topu kucağına aldı, tozunu eliyle sildi, Kaan’a baktı. Dudağının kenarında bir gülümseme belirdi:
“İyi vurdun ama pis burunla vurdun.”
“Gol goldür Mustafa. Yarın rövanş.”
“Yarın saat beşte buradasınız. Bu sefer yirmi fark atacağım size.”
“At bakalım. Ezan yine okunacak.”
Çocuklar terliklerini ellerine aldı, çoraplarını ceplerine tıkıştırıp karanlık arsadan evlerine yürüdüler. Maç tarihe 14-4 olarak değil, Kaan’ın takımının 1-0 zaferi olarak geçti.
Ertesi gün saat beşte herkes sahadaydı. Mustafa topu koltuğunun altında getirdi ama yere koymadı. Bir ağacın gölgesine oturdu, bekledi. Saat altı oldu, yedi oldu. Kaan sabırsızlandı:
“Ne bekliyoruz Mustafa? Oynasana!”
Mustafa minareyi gösterdi:
“Ezanı bekliyoruz. Bugün maça oradan başlıyoruz. Atan kazanır, sonra herkes evine.”



