Kumburgaz Bizimkent Sitesinde Akşam Ezanıyla Biten Saklambaç: Trafo Gölgeleri ve Kuruyan Tentürdiyot
Ağustos ayı saat 20.15'te Marmara sahilindeki 300 konutlu Bizimkent Sitesi trafosunun arkasında 'çanak çömlek patladı' çığlığıyla başlayan balkon seferberliği ve kanayan diz kapağı anıları.
I. Trafo Arkasında Zamanın Bükülmesi: Saat 20.15 ve Çanak Çömlek Savaşları
Ağustos ayının son haftası, saat tam 20.15. Kumburgaz sahil şeridindeki Bizimkent Sitesi’nin bahçesinde, gün boyu güneşin altında kavrulan sarı tuğlalı trafo binası, etrafına ağır bir ozon, kuru çam pürçüğü ve ısınmış beton kokusu yaymaktadır. Güneş, Marmara Denizi’nin çırpıntılı ufkuna doğru bakır rengi bir ağırlıkla inerken, zakkum çalılarının ardında soluk soluğa bir bekleyiş hüküm sürer. Ağaçların dallarını titreten ağustos böceklerinin ritmik testere sesi, sitenin otoparkındaki 1994 model Renault 9 Fairway’in soğumakta olan motor çıtırtılarına karışır.
Trafo binasının köşesindeki paslı demir kapının ardında, sırtını kabaran sıvalara dayamış 12 yaşındaki Can beklemektedir. Üzerindeki sarı-lacivert çizgili penye tişört terden sırtına yapışmış, şortunun cebindeki misketler her nefes alışında birbirine çarparak tok bir tıkırtı çıkarmaktadır. Gözleri, 30 metre ilerideki paslı basketbol potasının direğinde, kollarını yüzüne siper etmiş ebe Mert’tedir. Mert, tekdüze ve ezberlenmiş bir makine süratiyle saymaktadır:
— “Önüm, arkam, sağım, solum sobe! Saklanmayan ebe! Beş, on, on beş, yirmi… Çanak çömlek patlatanın anası babası ölsün!”
Oyunun son kalesi trafo duvarıdır. Site yönetiminin her genel kurulda “Çocuklar trafonun etrafında toplanmasın, yüksek gerilim var!” diye tutanaklara geçirdiği, üzerine sarı zemin üstüne siyah kurukafa piktogramı çakılmış bu tehlike mabedi, aslında çocuk cumhuriyetinin başkentidir. Can, ebeye yakalanmadan kaleye koşabilmek için ayak parmaklarının ucunda yaylanır. Yerel çakıl taşlarının çıtırtısını bastırmak imkânsızdır. Mert kafasını potanın direğinden kaldırdığı anda Can fırlar. Fakat üç adım sonra, sitenin peyzaj görevlisi Şaban Amca’nın yeni suladığı kaygan çimle birleşen beton bordür taşı Can’ın ayağını çeler.
Can’ın sol diz kapağı, pürüzlü mıcırla kaplı asfalta 45 derecelik açıyla sürtünerek kapaklanır. Keskin, yakıcı ve genzi yakan bir acı patlar. Diz kapağının derisi sıyrılmış, beyaz liflerin altından ince kılcal damarlardan sızan koyu kırmızı kan, tozlu bacağından aşağı doğru ilk arkını çizmiştir. Fakat çocukluk gururu yaralanmadan önce gelir. Can, acıyla ağlamak yerine tek ayağının üstünde sekerek pota direğine atılır ve elini paslı boruya var gücüyle çarpar:
— “Çanak çömlek patladııı! Kurtardım herkesi! Mert ebeliğe devam!”
Zafer haykırışı trafo duvarında yankılanır. Çalıların arkasından, su deposunun altından ve sığınak girişinden fırlayan altı çocuk çılgınca bağırışarak kurtuluşu kutlar. Ne var ki, zaferin ömrü saniyelerle ölçülmektedir.
II. Balkon Senfonisi: Akşam Ezanı, Emaye Tencereler ve Anne Desibelleri
Tam o saniyede, sahil yolunun karşı tarafındaki caminin hoparlöründen akşam ezanının ilk “Allahu Ekber” nidası yükselir. Bu ses, yazlık sitenin gayriresmî sıkıyönetim kanununun yürürlüğe girdiğinin ilanıdır. Akşam ezanı; çocukluğun sınır karakolu, sokakla ev arasındaki tarafsız bölgenin lağvedilişi ve balkon diktatoryasının başlangıcıdır.
Ezanın ilk hecesiyle birlikte, sitenin 4’er katlı bloklarının beyaz kireç boyalı balkonlarında aynı anda bir hareketlilik başlar. Balkon demirlerine asılmış sarı çizgili havlular rüzgârda dalgalanırken, florasan lambalar tek tek “çıt… bzzzz” sesiyle yanar. Tül perdeler hışırdayarak çekilir ve sitenin kadınlar korosu, emaye tencere kapaklarının tıngırtısı eşliğinde pencerelere dizilir:
— “Can! Çanak çömlek patladı oğlum, çık artık ortaya! Dizine ne oldu senin, kan gölüne dönmüşsün!”
B Blok üçüncü kattan yükselen bu ilk çığlık, Can’ın annesi Nurten Hanım’a aittir. Balkon demirine dayanmış, sol elinde ıslak bir mutfak bezi, sağ elinde taze fasulyeyi karıştırmaktan sararmış tahta bir kaşık vardır. Desibel seviyesi sitenin otoparkını delip geçer:
— “Can! Sana diyorum! Ezan okundu, baban otobüsten indi geliyor! Hemen yukarı! Mert, sen de eve! Annen balkondan bağırmaktan helak oldu!”
Ardından A Blok zemin kattan Nermin Teyze, C Blok ikinci kattan Semra Hanım katılır koroya. İsimler ardı ardına gökyüzüne fırlatılır: “Burak!”, “Ece!”, “Kaan!”, “Alperen!”. Bu koro sıradan bir çağrı değildir; sitenin çocuklarını geceye, soğumaya başlayan karpuzlara, taze ekmek kabuğuna ve kaçınılmaz tıbbi müdahaleye davet eden bir tahliye emridir.
Can bacağına bakar. Yaranın içine gömülmüş minik siyah asfalt kırıntıları, kanla karışarak gri bir çamur tabakası oluşturmuştur. Bacağını bükemez; her büküşte derinin gerilip yırtıldığını hisseder. Yanındaki arkadaşı Mert, zafer sarhoşluğunu bir kenara bırakıp Can’ın kolunun altına girer:
— “Oğlum çok kötü kanıyor lan. Kemik görünmüyor ama Nurten Teyze seni mahvedecek. Çabuk koşma, kan yukarı fışkırır.”
Çocuk tıbbının birinci kuralı devrededir: Yara yukarı kaldırılmalı ve anne görmeden önce bahçe hortumuyla bir nebze kamufle edilmelidir. Fakat sitenin su deposunun yanındaki musluğa ulaşmak artık imkânsızdır; çünkü anneler balkonlardan adeta birer radar gibi sokak lambasının altını taramaktadır.
III. Yazlık Yaralanmalarının Taksonomisi: Asfalt Isırığı, Çakıl Taşı ve Kırmızı İlaç
Yazlık sitelerde büyümenin bedeli nakit parayla değil, diz kapağı dokusuyla ödenir. Haziran ayında pürüzsüz ve beyaz olarak tatile getirilen bacaklar, ağustosun sonuna gelindiğinde katman katman kabuk bağlamış, soyulmuş, yeniden kanamış ve en sonunda kahverengi-mor kalıcı bir haritaya dönüşmüştür. Bu yaralanmalar tesadüfi değildir; her birinin kendine has bir sosyolojisi, vuku bulduğu saat ve tedavisi vardır.
| Yara Türü | Vuku Saati ve Mekân | Sebep Olan Etken | Tipik Anne Tepkisi | Tıbbi Müdahale Şiddeti |
|---|---|---|---|---|
| Bordür Taşı Asfalt Isırığı | Saat 20.00 – 20.30, Trafo arkası | Saklambaçta sobeleme telaşı, çim sulama kayganlığı | “Koşma demedim mi ben sana! Aç o gözünü!” | Oksijenli su köpürtmesi + Kırmızı tentürdiyot yakışı (%100 feryat) |
| Bisiklet Pedalı Kaval Darbesi | Saat 14.00 – 16.00, Otopark rampası | Zincir atması, emanet vitessiz Pinokyo bisiklet | “Bırak o bisikleti artık, beynin sulandı sıcaktan!” | Buzluktan çıkarılmış donmuş bezelye paketi baskısı |
| İskele Kıymığı ve Midye Kesisi | Saat 12.00 – 13.30, Ahşap iskele merdiveni | Islak tahtada koşma, paslı iskele demirine sürtme | “Tetanos olacaksın pis çocuk! Denize sokmayacağım seni!” | Kolonya banyosu + Cımbızla kılcal tahta operasyonu |
| Beton Saha Patinaj Sıyrığı | Saat 17.00 – 18.30, Voleybol / Futbol sahası | Üç korner bir penaltı mücadelesinde kayarak müdahale | “Yeni aldığım şortu yırttın değil mi? Yazıklar olsun!” | Banyo lifiyle çeşme altında ovalama (ikinci derece ızdırap) |
Yazlık medeniyetinin en büyük paradoksu buradadır: Anne şefkati, kapı eşiğinde yerini acımasız bir cerrahi pragmatizme bırakır. Yaralanan çocuk bir kurban değil, akşam huzurunu kaçıran, temiz nevresimleri kirletme potansiyeli taşıyan bir sabotajcıdır.
IV. Merdiven Boşluğunda Şapırdayan Plastik Terlikler ve Ceza Hukuku
Can, B Blok giriş kapısının demir parmaklıklarını iterek merdiven boşluğuna adım atar. Sitenin apartman boşlukları yaz aylarında kendine has bir kokuya sahiptir: Bodrum katındaki rutubetli hidrofor kokusu, kızartılmış biber ve patlıcanın zeytinyağlı buğusu ve merdivenleri yıkayan kapıcı İsmail Efendi’nin kullandığı arap sabunu esansı.
Merdivenleri çıkarken ayağındaki plastik Gezer terlikler, topuğuna vurdukça “şap… şap… şap…” diye yankılanır. Sol ayağını basamadığı için tek ayak üzerinde sekmektedir. Her basamakta dizindeki yara gerilir, taze kan terliğin içine doğru sızarak plastik tabanı kayganlaştırır. İkinci kata geldiğinde, karşı dairenin kapısı hafifçe aralıktır. Emekli Askeri Hâkim Muzaffer Bey, kapı eşiğinde boynuna asılı büyüteci ve elinde Milliyet gazetesiyle belirir:
— “Ne oldu Can? Yine mi düştün? Asfaltı söktünüz be evladım. Trafonun arkasında koşmayın diye kaç kere söyledim genel kurulda. O yara mikrop kapar, doğru yukarı çık, annene söyle tendürdiyot sürsün, aslan sütü gibi yakar ama adam eder!”
Muzaffer Bey’in “tendürdiyot” telaffuzu, Can’ın iliklerine kadar titremesine yeter. Yazlık çocuklarının lügatinde tentürdiyot, antiseptik bir solüsyon değil; işlenen günahların bu dünyadaki cehennem ateşidir.
Üçüncü kata ulaştığında 7 numaralı dairenin kapısı sonuna kadar açıktır. Nurten Hanım, kapının önündeki hasır paspasın üzerinde kollarını kavuşturmuş beklemektedir. Can başını öne eğer. Suç delili ortadadır: Parçalanmış bir diz, griye dönmüş çorap ve kanla sıvanmış plastik terlik.
— “Anne valla ebe bendim, Mert çelme takmadı, kedi geçti önümden kaydım… Tentürdiyot sürme nolur, üfle anne, üfle!”
Nurten Hanım tek kelime etmez. Can’ın kolundan tuttuğu gibi banyoya çeker. Banyonun mavi fayansları soğuktur. Can klozete oturtulur. İlk perde: Ilık musluk suyu. Nurten Hanım duş başlığını açar ve tazyikli suyu doğrudan açık yaranın üzerine tutar. Asfalt tozları ve çakıl kırıntıları lavabonun giderine doğru akarken Can dişlerini sıkar, banyonun asma tavanındaki sineklik teline gözlerini diker.
İkinci perde: Eczaneden alınmış kahverengi cam şişe. Şişenin plastik kapağına bağlı cam çubuk, koyu bordo sıvının içinden çıkarılır. Nurten Hanım derin bir nefes alır:
— “Dur kıpırdama! Erkek adam ağlar mı hiç? Bir kere cıs edecek geçecek. Üflüyorum bak… Ffff… Ffff…”
Cam çubuk açık yaraya temas ettiği anda Can’ın sırtı yay gibi gerilir. Banyonun içinde boğuk bir inleme kopar. O kimyasal yangın, diz kapağındaki her bir sinir ucunu teker teker ateşe verir. Nurten Hanım bir yandan üfler, bir yandan pamukla yaranın etrafındaki taşan kırmızı lekeleri siler. O kırmızı leke, önümüzdeki üç hafta boyunca denize girerken tuzlu suyla ikinci bir cehenneme dönüşecek ve kumsalın en büyük madalyası olarak taşınacaktır.
V. Zemin Kat Paranoyası: “Burada Oynamayın Çiçekleri Kırıyorsunuz!”
Saklambaç krizinin ardında sadece fiziksel yaralanmalar değil, sitenin kadim sınıfsal çatışması da yatar: Zemin kat sakinleri ile bahçede koşan çocuklar arasındaki bitmeyen harp.
Zemin kat balkonları, bahçeyle sıfır kotundadır. Dolayısıyla her saklambaç oyunu, zemin katta oturan emekli bürokratların, dul öğretmenlerin ve kalp hastası teyzelerin mahremiyet alanına doğrudan bir tecavüz sayılır. Can’ın saklandığı trafo binası, A Blok zemin katta oturan Nebahat Hanım’ın ortancalarının hemen bitişiğindedir.
Nebahat Hanım’ın balkonu bir gözetleme kulesi gibidir. Balkon demirlerine gerilmiş yeşil brandanın arkasından sadece gözleri ve pembe plastik gözlük çerçevesi görünür. Çocuklar trafonun arkasına her sığındığında, ortancaların dalları çıtırdar, toprağa basılan her adım Nebahat Hanım’ın sinir sisteminde bir kısa devre yaratır:
— “Gözünüz kör olsun emi, trafonun arkasına kaç kere girmeyin dedim size! 300 volt elektrik çarpacak bir gün, babana söyleyeceğim Muzaffer Bey! Ortancalarımı kırdınız, köklerini kuruttunuz canavarlar!”
Nebahat Hanım’ın bu çığlıkları, site yönetim planının 14. maddesine gönderme yapar: “Ortak yeşil alanların sükûnetini bozanlar hakkında yönetimce idari tedbir alınır.” Ancak çocuklar için yönetim planı, bakkal Rıza’nın kese kâğıtlarından daha değersizdir. Zemin kat balkonunun altındaki boşluk, ebe arkasını döndüğünde sığınılacak en stratejik kamufle noktasıdır. Orada beklerken soluk bile alınmaz; zira Nebahat Hanım’ın balkonundan aşağı dökülen çamaşır suyu kokulu paspas suyu, her an çocukların kafasına inebilir.
Çocuklar ile zemin kat arasındaki bu gerilim, aslında yazlık sitelerdeki mülkiyet kavgasının en saf izdüşümüdür. Zemin kat balkonu sakinleri bahçeyi kendi tapulu arazileri sayarken; çocuklar, sitenin her santimetrekaresini sınırsız bir oyun federasyonu olarak kabul eder. Trafo binası ise bu iki egemenlik alanının tam ortasındaki silahsızlandırılmış tampon bölgedir. Ta ki bir çocuk bordür taşına takılıp dizini patlatana kadar.
VI. Gece Lambası Altında Kabuk Bağlayan Çocukluk
Saat 21.30. Akşam yemeği yenmiş, taze fasulye tabakları tezgâha kaldırılmış, demlenen çayın buğusu B Blok 7 numaranın balkonunu sarmıştır. Televizyonda Reha Muhtar’ın ana haber bülteni bangır bangır bağırmakta, uzaktan hafif bir deniz meltemi balkon tülünü içeri doğru şişirmektedir.
Can, çocuk odasındaki tek kişilik bazanın üzerinde uzanmaktadır. Sol bacağı, çarşafa değmesin diye hafifçe yana doğru kıvrılmıştır. Diz kapağının üzerindeki yara artık kanamayı durdurmuş; koyu kahverengi, büzüşmüş ve kurumuş bir kabuğa dönüşmeye başlamıştır. Tentürdiyotun turuncu lekesi, bacağının yarısını bir doğum lekesi gibi kaplamıştır.
Açık pencereden içeriye, bahçedeki cırcır böceklerinin sesiyle birlikte çay bahçesindeki okey taşlarının şakırtısı sızar. Aşağıda, otoparkın loş sokak lambasının altında iki çocuk hâlâ bisiklet sürmektedir; arka tekerleklerin çıkardığı dinamolu vızıltı gecenin karanlığını yarar. Can elini yavaşça dizine götürür. Kabuğun kenarları sertleşmiş, kaşınmaya başlamıştır.
Yazlıkta büyümenin en büyük ritüeli bu kaşıntıdır. O kabuk asla kendi kendine düşmeyecektir. Yarın öğlen saat 11.00’de deniz iskelesine gidildiğinde, tuzlu su kabuğu yumuşatacak; Can dayanamayıp o kabuğu tırnağıyla hafifçe kaldıracak, alttan çıkan taze pembe deri güneşte sızlayacak ve döngü baştan başlayacaktır. Ta ki eylül ayı gelip bavullar kapanana, Kumburgaz’ın sokak lambaları ıssız sonbahar rüzgârında tek başına sallanana kadar.
Can, gözlerini tavandaki florasan yansımasına dikerken kapı eşiğinde babası belirir. Elinde yarım dilim soğuk karpuz vardır:
— “Yarın akşam ezanından önce evde olacaksın Can. Yoksa bisikleti kilitler, anahtarı da denize atarım. Al şu karpuzu ye, çekirdeklerini balkondan aşağı atma sakın, Nebahat Teyzen yine kapıya dayanmasın.”
Can karpuzu ısırır. Dizindeki sızı, ağzındaki soğuk tatlılıkla dengelenir. Akşam ezanı susmuş, trafo binası karanlığa gömülmüş, yazlık sitenin çocuk cumhuriyeti sabaha kadar sürecek zorunlu bir ateşkes ilan etmiştir.