Ayvalık Sarımsaklı Denizyıldızı Sitesinde Yazlık Aşkları: İskele Ucundan Şehirlerarası Çevirmeli Telefonlara
Ağustos sonu ahşap iskele ucunda paylaşılan Sony Walkman ve tek kulaklık; 31 Ağustos'ta araba bagajı kapanırken verilen 0312'li ev telefonu ve Ankara hattındaki sessizlik.
I. Saat 22.30: İskele Fenerinin Titrek Işığında Bacakları Sallamak
Ağustos ayının son cuma gecesiydi. Saat tam 22.30’du.
Ayvalık Sarımsaklı Denizyıldızı Sitesi’nin ahşap iskelesi tenhalaşmıştı. Kıyıdan serin bir esinti geliyordu. Tahtaların arasından yosun kokusu yükseliyordu. Çam kalaslar günün sıcağını yeni bırakıyordu. Uzaktaki yazlık gazinodan hafif bir Sezen Aksu şarkısı süzülüyordu.
İskelenin en ucunda yeşil boyalı fener direği vardı. Direğin dibinde iki genç oturuyordu. Bacaklarını karanlık sulara sarkıtmışlardı. 16 yaşındaki Eren ile aynı yaştaki Cansu yan yanaydı.
Eren’in diz kapaklarında hazirandan kalma yara kabukları duruyordu. Çıplak ayak parmaklarıyla alttan vuran serin köpüklere dokunmaya çalışıyordu. Cansu omuzlarına babasının krem rengi merserize hırkasını almıştı. Kucağındaki gazete külahından tuzlu çekirdek ayıklıyordu. Çıtlatılan her kabuk karanlık suya düşüyordu. Suda minik yakamozlar parlıyordu.
Aralarında gri bir Sony Walkman duruyordu. Şeffaf kapağın altında sarı bir Raks 90’lık kaset dönüyordu. Pili bitmesin diye kaset kurşun kalemle elle sarılmıştı. İki kalem pili bakkaldan borçla almışlardı.
Eren kulaklığın sol süngerini kendi kulağına takmıştı. Sağ süngeri Cansu’nun saçlarının arasına uzattı. Çalan parça Levent Yüksel’in Med Cezir şarkısıydı:
— “Pili bitmesin diye kaseti kurşun kalemle sarıyorum. Sol tarafı sen al. Bak nakarat yakamozun parladığı an başlıyor.”
Cansu başını hafifçe Eren’in omzuna eğdi. İncecik kulaklık kablosu aralarında gergin bir bağ gibi durdu. Kalpleri hızla çarpıyordu. Rüzgâr Cansu’nun saçlarını Eren’in yanağına savurdu. Şampuan kokusuyla deniz tuzu birbirine karıştı. İkisi de nefes bile almaya korkuyordu. Büyü bozulsun istemiyorlardı.
Fakat ikisinin de aklında aynı kederli takvim vardı. Yarın sabah saat 07.00’de Cansu’nun babası bagajı kapatacaktı. 06 plakalı bordo Renault Broadway Ankara’ya doğru yola çıkacaktı.
Langırt masasında başlayan o devasa aşk, birkaç saat sonra son bulacaktı.
II. Tek Kulaklık Ritüeli ve İki Kişilik Akustik Sığınak
Yazlık sitelerde tek kulaklığı paylaşmak en büyük mahremiyetti. Akıllı telefonların olmadığı bir devirdi bu. Bir walkman’i birlikte dinlemek, aradaki mesafeyi sıfırlamak için uydurulmuş en kusursuz bahaneydi. İki kişi tek bir kasede sığınırdı.
Bu ritüelin katı kuralları vardı:
- Baş hareketleri aynı anda yapılmalıydı. Ani bir kafa çevirmesi kulaklığı fırlatırdı.
- Pil zayıflayınca şarkıcının sesi kalınlaşırdı. İkisi de birbirine bakar, suçlu gibi gülerdi.
- Kasetin B yüzüne geçerken çıkan mekanik kapak sesi dünyayı durdururdu.
Walkman, sayfiye sitelerinin katı düzenine karşı kurulmuş bir kaleydi. Balkonlarda okey oynayan teyzeler o kablonun dışında kalırdı. Düdük çalan site bekçisi Recep oraya sızamazdı. Gece karanlığında ikisi baş başaydı.
Manyetik şeritten gelen hışırtı, söylenmemiş bütün duyguları birbirine tercüme ederdi. Şarkı bitince sessizlik başlardı. O sessizlik her sözden daha ağırdı. Çünkü her sessizlik, yaklaşan eylülün habercisiydi. Dalgalar tahta iskeleyi dövdükçe zaman kum saati gibi tükeniyordu.
III. 15 Günlük Sonsuzluk: Çay Bahçesi Piyasası
Yazlık aşkı zamanın en garip oyunudur. Şehirde aylarca süren çekingenlik burada iki haftaya sığar. Bu aşkın milimetrik bir takvimi vardır:
| Gün Aralığı | Yaşanan Evre | Mekân ve Taktik | Tehlike Faktörü | Duygusal Tansiyon |
|---|---|---|---|---|
| 1-3. Gün | Göz Teması | Şezlong arası bakışma, dondurma kuyruğu | Kızın abisi veya babası | Hafif çarpıntı (%25) |
| 4-7. Gün | Ortak Çete | Voleybol maçı, langırt, çekirdek seansı | Maçta rezil olma riski | Yükselen heyecan |
| 8-11. Gün | Baş Başa Kalış | Gece iskele ucu, yan yana bisiklet turu | Bekçinin sarı el feneri | Zirve romantizm (%90) |
| 12-14. Gün | Ayrılık Hüznü | Walkman paylaşımı, sabit telefon takası | Balkona çıkan valizler | Ağır melankoli |
| 15. Gün | Büyük Veda | Otopark köşesi, dikiz aynasından son bakış | Anne babanın şüphesi | Tam çöküş (%100) |
Bu sürecin kalbi Çınaraltı Çay Bahçesi’ydi. Akşam saat 21.00’de gençler piyasaya çıkardı.
Kızlar önde kol kola yürürdü. Erkekler arkadan bisiklet sürerek takip ederdi. Biri vitesteki zinciri tıkırdatırdı. Masalardaki teyzelerin radarı sürekli açıktı:
— “Bak şu Muammer Beylerin kızı değil mi? Yanındaki çocuk da B Blok’taki müteahhidin yeğeni galiba… Pek bir laubali yürüyorlar, yarın annesine çıtlatayım ben.”
Bu dedikodu baskısı aşkı söndürmezdi. Aksine fenerin altındaki buluşmayı daha da kutsal kılardı.
IV. 31 Ağustos Travması: Bagaj Kilitleri ve Kareli Kâğıt
Ve kaçınılmaz gün gelirdi: 31 Ağustos. Bu tarih bir tatilin bitişi değildi. Çocukluğun üstüne inen çelik bir kapıydı.
Sabah 06.30’da sitede olağanüstü hal başlardı. Balkon ipleri sökülürdü. Terlikler çuvallara tıkılırdı. Tavan bagajlarına ipler gerilirdi.
Araba bagajları tok seslerle kapanırdı:
GÜMM! GÜMM!
Eren yangın merdiveninin altında bekliyordu. Cansu küçük bir poşetle merdivenin altından geçti.
İki saniyelik bir temas oldu. Cansu katlanmış kareli bir kâğıdı Eren’in avucuna sıkıştırdı. Üzerinde mavi tükenmez kalemle yazılmış Ankara sabit telefon numarası vardı. Altında bir de Ayrancı açık adresi yazıyordu:
— “Kışın beni arayacaksın değil mi? Ev telefonunu yazdım ama akşam 19.30’dan önce arama sakın. Babam haberleri izlerken deliye dönüyor. Hafta sonu gündüz ara, annem güne gittiğinde konuşuruz.”
Eren kâğıdı kot pantolonunun çakmak cebine soktu:
— “Her hafta mektup yazacağım Cansu. Kartpostal da atacağım Kadıköy’den. Kışın belki Ankara’daki halamlara gelirim…”
İkisi de bu sözlerin boş birer teselli olduğunu biliyordu.
Bordo Broadway çalıştı. Egzozdan çıkan mavi duman zakkumların arasına dağıldı. Taşlı yolda tekerlekler gıcırdadı.
Arka camdan bakan Cansu elini hafifçe kaldırdı. Eren el sallayamadı. Çünkü babası elinde hortumla arabanın camını siliyordu.
V. Ankara-İstanbul Hattında Çalan Telefonlar: ‘Babam Açarsa Kapat!’
Eylül ortası oldu. Ayvalık artık çok uzak bir masaldı.
İstanbul’da yağmur başladı. Kömür dumanı şehri sardı. Eren Kadıköy’deki evin koridorunda dantel örtülü sehpanın başında bekliyordu. Siyah Siemens telefon duvara monte edilmişti.
Sabit telefonla şehirlerarası aramak büyük bir kumardı. PTT faturası babanın eline müfettiş raporu gibi gelirdi. Her şehirlerarası görüşme evde kriz çıkarırdı. Her kontör tek tek sayılırdı.
Saat tam 20.15’ti. Salonda televizyon açıktı. Eren ahizeyi kaldırdı. Çevirmeli disk döndü:
Fırrr… tak… fırrr… tak… 0-3-1-2…
Karşıda telefon çaldı:
Dııııt… Dııııt…
Üçüncü çalışta ahize sertçe kalktı. Eren’in beklediği o ince ses yerine hırıltılı bir ses gürledi:
— “Alooo?! Kimsiniz?”
Cansu’nun babası emekli kurmay albay hattaydı.
Eren’in boğazı düğümlendi. Kalbi göğsünü delecek gibi çarptı. Konuşamazdı. “İyi akşamlar ben yazlıktan Eren” demek intihardı.
Eren parmağıyla mandalı kapattı. Telefonu yerine koydu:
Tık.
Ertesi gün sarı bir zarf geldi. Üzerinde mor bir posta pulu vardı. Mektup Cansu’nun eğik el yazısıyla doluydu:
“Eren merhaba… Dün akşam telefon çaldı. Babam açtı ama karşıdaki sustu. Sen miydin? Çok korktum. Burada havalar çok soğudu. Her sabah Kızılay otobüsüne binerken o iskeledeki feneri düşünüyorum. Walkman bozuldu, tamire veremedim…”
Mektuplar ilk ay haftada bir geldi. Ekimde iki haftada bire düştü. Kasımda ayda bire indi.
Satırlar artık yakamozlardan değil, matematik yazılısından ve dershane deneme sınavlarından bahsediyordu. Cansu mektubun sonuna küçük bir kırık kalp çizerdi. Eren o kalbe dakikalarca bakardı.
VI. Kurumuş Deniz Kabukları ve Büyüme Yarası
Aralık ayının sonuydu. Dışarıda lapa lapa kar yağıyordu.
Eren çalışma masasında oturuyordu. Masanın kenarında Ayvalık sahilinden topladığı deniz kabukları duruyordu. Cam kavanozun içindeydiler. Kabuklar tuzunu kaybetmişti. Parlaklığı sönmüştü.
Çekmecenin dibinde Cansu’nun yolladığı beş mektup saklıydı. Bir de ortası delik beyaz bir çakıl taşı vardı.
Son mektubun üzerinden kırk gün geçmişti. Eren artık telefona uzanmıyordu. Karşıdaki sesin yabancılaştığını biliyordu.
Yazlık aşkı ait olduğu kıyıdan koparılınca kuruyan bir deniz yosunuydu. Tuzlu suya muhtaçtı. Güneş yağı kokusuna muhtaçtı. Şehrin kalorifer petekleri arasında nefesi kesilirdi.
Yıllar sonra geriye ne kalır?
Eski bir kasetin dördüncü şarkısında kalbe saplanan tanıdık bir sızı. Sarımsaklı sahilindeki o yeşil fener direği. Ve bir kuşağın kalbinde hiç kapanmayan o ilk yarım kalmışlık yarası.
Çünkü yazlık aşkları bitmek için başlar. Zaman onları dondurur. Hiç yaşlanmazlar. Kusursuz birer hayal olarak kalırlar. Ve tam da bu yüzden, bir ömür boyu unutulmaz.