Duş, Jöle ve Kordona Çıkış

Kuzey Ege sahillerinde saat 20.45 günün en kritik eşiğidir. Güneş ufukta kızıllaşarak kaybolur, tuzlu sıcak çekilir, karadan denize serin bir rüzgâr başlar. Bu saat, kumsalın ilkel dünyasından kordon boyunun cilalı sahnesine geçiştir.

Sarımsaklı ve Cunda sitelerinin banyolarından şofben sesleri yükselir. Gün boyu güneşte kavrulmuş aile fertleri sırayla banyoya girer, evin içinde üç koku birbirine karışır: koridora taşan İpek şampuan buharı, güneş yanıklarına sürülen Arko krem ve mutfaktan gelen zeytinyağlı fasulyeyle kızarmış patlıcan.

B Blok’ta on yedi yaşındaki Berk aynanın karşısındadır, yanında teyze oğlu Can. Akşam piyasasının en kutsal ritüeli başlar. Banyo tezgâhında yarım kiloluk yeşil bir jöle kavanozu durur. Berk parmaklarını yeşil peltenin içine korkusuzca daldırır, avuçlarını sürter, saç diplerine acımasızca uygular. Teller çelik bir kask gibi dimdik havaya dikilir. Üstüne dar kesim mavi polo yaka tişört, yakalar hafifçe kalkık; altına beyaz keten şort ve çorapsız lacivert yelken ayakkabısı.

Salondan anne Şule Hanım’ın sesi gelir.

“Berk! Nereye böyle kafanda bir kilo jöleyle?”

“Anahtarı sakın unutma! Gece on biri bir dakika bile geçirme!”

“Yarın amcanlar gelecek, erkenden denize ineceğiz!”

“Tamam anne, kordondayız işte! Herkes Roma Dondurmacısı’nın önünde bekliyor!”

Kapı çarpar. Merdivenler ikişer ikişer inilir, Engürü Sitesi çıkışında dolmuşa atlanır, bozuk paralar elden ele şoföre uzanır.

“Kaptan, orta kapıdan iki kişi uzattık!”

Çünkü kordonda 21.00 ile 23.00 arası altın saatlerdir; bütün yazlık siteler bu saatte sahile dökülür.

Elli Metrelik Kuyruk

Kordona adım atıldığı an uğultu başlar. Havada vanilya, lokma ve kavun kokusu asılıdır. Caddenin tartışmasız kalbi Veli Usta’nın Roma Dondurmacısı’dır; yanındaki tostçudan erimiş kaşar ve sucuk kokusu yayılır. Önündeki kuyruk elli metreyi bulur ve memleketin her sınıfını bir araya getirir: ağlayan çocuğunu zapt eden genç bir anne, kol kola girmiş emekli bir albay çifti, birbirine laf atan site gençliği. Araya kaynak yapmak intihardır.

Sıra santim santim ilerler. Arkadan kıdemli bir teyze hemen sesini yükseltir.

“Hop delikanlı! Sıranın en arkasına geç bakalım! Biz kırk beş dakikadır ayaktayız!”

Tezgâh aydınlatılmış bir tiyatro sahnesi gibidir. Veli Usta’nın oğulları çelik kapakları mekanik bir ritimle vurur, spatulalar sakızlı dondurmaya dalar, usta dondurmayı havada iki tur sallayıp gevrek külaha yerleştirir.

“Kâğıt helva arası isteyen var mı beyler?”

Berk ile tezgâh arasındaki mesafe nihayet bir metreye iner. Vitrinde sakızlı, karadutlu, şeftalili, parfe ve neon sarısı kavunlu yan yana durur.

“Delikanlı, çabuk söyle, sıra uzadı!”

“Usta, çift külah! Altta sakızlı, ortada kavun, tepede karadut! Üstüne de bolca fındık!”

Usta spatulayı üç kere şaklatıp tepeleme külahı uzatır.

“Al bakalım şampiyon. Yalnız karadut hemen akar, beyaz şortu mahvetme.”

Asıl hayatta kalma mücadelesi para ödendikten sonra başlar. Cunda gecesinde külahın erimesi kırk beş saniye sürer. Berk bir eliyle peçeteyi dengeler, öbür yandan damlayan mor şerbeti diliyle yakalamaya çalışır. Bunu yaparken karşıdan gelen kızlara havalı görünmek imkânsız bir koordinasyon sınavıdır.

Volta ve Piyasa Bakışı

Dondurma sağ salim alındıktan sonra kutsal parkura girilir: balıkçı barınağı ile belediye çay bahçesi arasındaki yol. İnsan seli iki şeritte akar; denize yakın taraftan fenere gidilir, dükkânların önünden geri dönülür. Hız yürüyüşten yavaş, sohbetten hızlıdır. Adımları hızlandırmak görgüsüzlüktür, çünkü kordonun amacı bir yere varmak değil, görünmektir.

“Piyasa bakışı” bu hızda icra edilir. İki grup arasındaki mesafe on metreye inince gözler yere çevrilir, üç metrede saçlar ve ayakkabılar saniyeler içinde taranır, yan yana gelindiğinde kayıtsız bir bakış fırlatılır. Anlamı açıktır: “Seni dün iskelede gördüm ama hiç umurumda değilsin.”

Berk karşıdan gelen Dumlupınar Sitesi grubunu fark eder, külahı panikle arkasına saklar; çenesindeki kavun lekesi karizmayı doğrudan tehdit etmektedir. Kızlardan biri hafifçe gülümser.

“Gördün mü oğlum? Baktı vallahi baktı!”

“Dün voleybol sahasında smaç basan kız değil mi o?”

“Arkana dönüp bakma lan! Ağırbaşlı dur, dönüşte bir daha karşılaşacağız nasılsa.”

“Dondurman tişörte aktı bu arada.”

Bu koreografi gece boyunca en az dört kez tekrarlanır. Her turda bakışlar biraz daha keskinleşir. Gençler iskele başında Taş Kahve’nin önüne kadar gelir, çınarın altındaki masalardan adaçayı kokusu yükselir. Kordon adabı gereği ilk turda asla konuşulmaz. Bu sabırlı bir kuşatma savaşıdır.

Çekirdek Heyeti

Kordonun yürüyen gençleri kadar banklardaki teyzeler de hayati bir organdır. Sahil boyunca sıralanmış banklara emekli teyzeler heyeti kurulur; resmi yakıtları gazete kâğıdından külahlardaki iri Dakota çekirdeğidir. Yüzlerce insanın aynı anda çekirdek çitlemesi Kuzey Ege gecelerinin fon müziğidir. Gözler kalabalığı cerrah gibi süzerken parmaklar, dişler ve dil kusursuz bir otomatikle çalışır, kabuk boşluğa fırlatılır.

A Blok’tan Necla Hanım ile Mürüvvet Hanım bankta yan yana oturur ve önlerinden geçen her canlıyı masaya yatırır.

“Mürüvvet bak hele! Şu geçen doktorun kızı değil mi? Sapsarı boyatmış saçlarını!”

“Yanındaki delikanlı kim? Bizim sitenin uşağına benzemiyor.”

“O yan sitenin eczacısının yeğeniymiş ayol. Dün de dondurmacının önünde gördüm bunları.”

“Pek serbest geziyorlar. Bizim gençliğimizde nerede böyle…”

“Çitle şu çekirdeği hadi. Bu akşamki kavruk değil pek.”

Gece yarısına doğru bankların altında çekirdek kabuğu tepeleri birikir; bu tepeler o akşamki dedikodu hacminin resmi faturasıdır ve sabah süpürgesi gelene kadar yerinde kalır. Teyzeler kordonun canlı istihbarat servisidir. Kimin kiminle kaç tur attığı anında kayda geçer.

Moped, Sinema ve Eve Dönüş

Gece yarısına yaklaşırken görünmez bir yönetmen kordonu boşaltmaya başlar. Rüzgâr sertleşir, havaya hafif bir ayaz çöker. Susturucusu sökülmüş Peugeot 103’lerle mopedli gençler kalabalığın arasından hava atarak geçer. Kızlar omuzlarına keten hırkalarını alır, küçük çocuklar babalarının omzunda uyur, çay bahçesinde garsonlar plastik sandalyeleri üst üste dizer.

Belediyenin açık hava sinemasının hoparlöründen son anons yankılanır.

“Girişler ücretsizdir! Filmin başlamasına on dakika kalmıştır!”

Ceplerde kalan son bozukluklarla Frigo ve Çamlıca gazoz alınır, tahta sandalyeler gıcırdar. Berk tişörtündeki kurumuş mor lekeye bakar; leke çıkmamıştır ama umurunda değildir, çünkü voleybolcu kız dördüncü sırada oturmaktadır. Çaktırmadan arkaya bakar. Göz göze gelirler. Kız hafifçe gülümser.

Ertesi sabah Berk daha uyanmadan Şule Hanım fırından dönerken A Blok’un önünde durdurulur. Necla Hanım çekirdek külahını katlayıp cebine koymaktadır.

“Şule’ciğim, hayırlı olsun.”

“Neymiş hayırlı olan?”

“Dumlupınar’ın voleybolcu kızıyla dört kere karşılaştılar, sinemada da iki kere arkaya baktı. Mürüvvet saydı.”

“Daha konuşmamışlar ki!”

“Konuşmadılar tabii. İlk turda konuşulmaz Şule’ciğim, sen de bilirsin.”