İskele Feneri
Ağustosun son cuma gecesiydi, saat 22.30. Ayvalık Sarımsaklı’daki Denizyıldızı Sitesi’nin ahşap iskelesi tenhalaşmıştı. Kıyıdan serin bir esinti geliyor, çam kalaslar günün sıcağını yeni bırakıyordu. Uzaktaki yazlık gazinodan hafif bir Sezen Aksu şarkısı süzülüyordu.
İskelenin ucundaki yeşil boyalı fener direğinin dibinde, bacaklarını karanlık sulara sarkıtmış iki genç oturuyordu: on altı yaşındaki Eren ile aynı yaştaki Cansu. Eren’in diz kapaklarında hazirandan kalma yara kabukları vardı. Cansu omuzlarına babasının krem rengi hırkasını almış, kucağındaki gazete külahından çekirdek çıtlatıyordu. Düşen her kabuk suda minik yakamozlar yakıyordu.
Aralarında gri bir Sony Walkman duruyordu. Şeffaf kapağın altında sarı bir Raks kaset dönüyordu. İki kalem pili bakkaldan veresiye almışlardı. Eren kulaklığın sol süngerini kendi kulağına takıp sağını Cansu’nun saçlarının arasına uzattı. Çalan parça Levent Yüksel’in “Med Cezir”iydi.
“Pili bitmesin diye kaseti kurşun kalemle sarıyorum. Sol tarafı sen al. Bak, nakarat yakamozun parladığı an başlıyor.”
Cansu başını Eren’in omzuna eğdi. İncecik kulaklık kablosu aralarında gergin bir bağ gibi durdu. Rüzgâr Cansu’nun saçlarını Eren’in yanağına savurdu, şampuan kokusu deniz tuzuna karıştı. İkisi de büyü bozulmasın diye nefes almaya korkuyordu.
Ama ikisinin de aklında aynı takvim vardı. Yarın sabah yedide Cansu’nun babası bagajı kapatacak, 06 plakalı bordo Renault Broadway Ankara’ya doğru yola çıkacaktı. Langırt masasında başlayan o büyük aşk birkaç saat sonra bitecekti.
Tek Kulaklık
Akıllı telefonların olmadığı o devirde tek kulaklığı paylaşmak en büyük mahremiyetti. Bir Walkman’i birlikte dinlemek, aradaki mesafeyi sıfırlamak için uydurulmuş en kusursuz bahaneydi. Ritüelin katı kuralları vardı. Baş hareketleri aynı anda yapılmalıydı, ani bir kafa çevirmesi kulaklığı fırlatırdı. Pil zayıflayınca şarkıcının sesi kalınlaşır, ikisi de birbirine suçlu gibi bakıp gülerdi. Kasetin B yüzüne geçerken kapağın çıkardığı mekanik ses dünyayı durdururdu.
Walkman, sitenin katı düzenine karşı kurulmuş bir kaleydi. Balkonlarda okey oynayan teyzeler o kablonun dışında kalırdı; düdüklü bekçi Recep oraya sızamazdı. Şarkı bitince başlayan sessizlik her sözden ağırdı, çünkü her sessizlik yaklaşan eylülün habercisiydi.
On Beş Günlük Sonsuzluk
Yazlık aşkı zamanın en garip oyunudur. Şehirde aylarca süren çekingenlik burada iki haftaya sığar. İlk üç gün şezlong arası bakışma ve dondurma kuyruğunda göz temasıyla geçer. Sonraki günler voleybol, langırt ve çekirdek seanslarıyla ortak bir çeteye dönüşür. Sekizinci gün iskele ucu ve yan yana bisiklet turu başlar, tek tehlike bekçinin sarı el feneridir. On ikinci günden sonra balkona valizler çıkar ve Walkman paylaşılır. On beşinci gün otopark köşesinde, dikiz aynasından son bakışla biter.
Bu takvimin kalbi Çınaraltı Çay Bahçesi’ydi. Akşam dokuzda gençler piyasaya çıkar, kızlar önde kol kola yürür, erkekler arkadan bisikletle takip ederdi. Masalardaki teyzelerin radarı sürekli açıktı.
“Bak, şu Muammer Beylerin kızı değil mi? Yanındaki de B Blok’taki müteahhidin yeğeni galiba. Pek laubali yürüyorlar, yarın annesine çıtlatayım ben.”
Bu dedikodu baskısı aşkı söndürmezdi; aksine fenerin altındaki buluşmayı daha da kutsal kılardı.
31 Ağustos
Ve kaçınılmaz gün gelirdi. 31 Ağustos bir tatilin bitişi değil, çocukluğun üstüne inen çelik bir kapıydı. Sabah erkenden sitede olağanüstü hal başlar, balkon ipleri sökülür, terlikler çuvallara tıkılır, tavan bagajlarına ipler gerilir, bagajlar tok seslerle kapanırdı.
Eren yangın merdiveninin altında bekliyordu. Cansu elinde küçük bir poşetle oradan geçti. İki saniyelik bir temas oldu: Cansu katlanmış kareli bir kâğıdı Eren’in avucuna sıkıştırdı. Üzerinde mavi tükenmezle yazılmış bir Ankara telefonu ve bir Ayrancı adresi vardı.
“Kışın arayacaksın değil mi? Ama akşam yedi buçuktan önce arama sakın, babam haberleri izlerken deliye dönüyor. Hafta sonu gündüz ara, annem güne gidince konuşuruz.”
“Her hafta mektup yazacağım Cansu. Kadıköy’den kartpostal da atarım. Kışın belki Ankara’daki halamlara gelirim…”
İkisi de bu sözlerin teselli olduğunu biliyordu. Bordo Broadway çalıştı, egzozdan çıkan mavi duman zakkumların arasına dağıldı. Arka camdan bakan Cansu elini hafifçe kaldırdı. Eren el sallayamadı, çünkü babası hemen yanında, elinde hortumla kendi arabasının camını siliyordu.
Ankara Hattı
Eylül ortasında Ayvalık çok uzak bir masal olmuştu. İstanbul’da yağmur başlamış, kömür dumanı şehri sarmıştı. Eren Kadıköy’deki evin koridorunda, dantel örtülü sehpanın başında, duvardaki siyah çevirmeli Siemens telefonun önünde bekliyordu.
Şehirlerarası aramak büyük bir kumardı. PTT faturası babanın eline müfettiş raporu gibi gelir, her kontör tek tek sayılırdı. Salonda haberler bitmişti. Eren ahizeyi kaldırdı, diski çevirdi: sıfır, üç, bir, iki… Karşıda telefon çaldı. Üçüncü çalışta ahize sertçe kalktı ve beklediği ince ses yerine hırıltılı bir ses gürledi.
“Alooo? Kimsiniz?”
Cansu’nun babası, emekli kurmay albay, hattaydı. Eren’in boğazı düğümlendi, kalbi göğsünü delecek gibi çarpıyordu. “İyi akşamlar, ben yazlıktan Eren” demek intihardı. Parmağıyla mandala bastı ve ahizeyi usulca yerine koydu.
Bir hafta sonra mor pullu sarı bir zarf geldi. Mektup Cansu’nun eğik el yazısıyla doluydu.
“Eren merhaba… Dün akşam telefon çaldı. Babam açtı ama karşıdaki sustu. Sen miydin? Çok korktum. Burada havalar çok soğudu. Her sabah Kızılay otobüsüne binerken o iskeledeki feneri düşünüyorum. Walkman bozuldu, tamire veremedim…”
Mektuplar ilk ay haftada bir geldi, ekimde iki haftada bire, kasımda ayda bire düştü. Satırlar artık yakamozdan değil, matematik yazılısından ve dershane denemelerinden bahsediyordu. Cansu her mektubun sonuna küçük bir kırık kalp çizerdi, Eren o kalbe dakikalarca bakardı.
Fatura
Aralık sonunda lapa lapa kar yağıyordu. Eren’in masasının kenarında, cam bir kavanozda Sarımsaklı’dan topladığı deniz kabukları duruyordu; tuzlarını ve parlaklıklarını kaybetmişlerdi. Çekmecenin dibinde beş mektup, ortası delik beyaz bir çakıl taşı ve dönmeyi bekleyen bir Raks kaset saklıydı. Son mektubun üstünden kırk gün geçmişti. Eren artık telefona uzanmıyordu; karşıdaki sesin yabancılaştığını biliyordu. Yazlık aşkı, ait olduğu kıyıdan koparılınca kuruyan bir deniz yosunuydu; kalorifer peteklerinin arasında nefesi kesilirdi.
O akşam PTT faturası geldi. Babası gözlüğünü takıp kâğıdı satır satır okudu, bir yerde durdu.
“Eylülde Ankara’yı kim aradı?”
Eren kulaklarına kadar kızardı.
“Yanlış numaraydı baba.”
Babası faturaya bir daha baktı, sonra gözlüğünün üstünden oğluna.
“Yanlış numaraya dört saniye mi konuştun?”
“Konuşmadım ki.”
Babası faturayı katlayıp cebine koydu.
“Ucuz kurtulmuşsun oğlum. Ben annenin babasını aradığımda beş dakika susmuştum, faturası bir aylık maaşımdı.”



