İskelenin Yasak Kayalığı
Ağustosun en rüzgârlı çarşambası, saat 15.40. Sarımsaklı’da imbat sert esiyor, Martı Sitesi’nin ahşap iskelesi dalgalarla gıcırdıyordu. İskelenin ucundaki paslı demir merdivende uzun bir kuyruk vardı; çocuklar sırayla çivileme atlıyor, birbirini suya itiyordu.
On iki yaşındaki Tolga kuyrukta beklemekten sıkıldı. Mayosunun iplerini sıkıp iskelenin sol tarafındaki yosunlu beton ayaklara yürüdü. Orası sitenin en tehlikeli yeriydi: su diz boyu, dipte siyah kayalar, kayaların üstünde yüzlerce deniz kestanesi. Yönetim geçen hafta oraya kırmızı bir levha asmıştı: “Kayalıklara basmak kesinlikle yasaktır.”
Tolga levhayı umursamadı, korkuluğa tutunup kendini suya bıraktı. Havada dengesi bozuldu, sağ ayağı doğrudan kayaya bastı. Önce sert bir batma, ardından topuğuna kızgın bir kömür yapışmış gibi bir yanma.
“Aaaaah! Anneeee!”
“Ne oldu Tolga? Boğuluyor musun?”
“Kestane! Kestaneye bastım! Yandım ben!”
İskeledeki iki abi suya atlayıp onu kollarından kavradı, ıslak tahtaya çıkardı. Tolga sırtüstü yatıp ayağını havaya dikti. Topuğunda, taban çukurunda ve başparmağının altında tam yirmi iki siyah nokta vardı; dikenlerin uçları derinin altında kırılmıştı. Tatilciler etrafına toplandı, teyzeler dizlerine vurdu:
“Vah yavrum vah! Simsiyah olmuş tabanı!”
“Basmasın sakın! Dikenler daha derine yürür!”
“Hemen yukarı çıkarın. Güner Hanım’ın balkonuna götürün!”
Balkon Reviri
Birkaç dakika sonra Tolga üçüncü kattaki balkonun beyaz plastik masasına yatırıldı. Balkon deniz manzaralı bir ameliyathaneye dönüştü. Annesi Güner Hanım elinde sarı bir tülbentle mutfaktan fırladı, yüzü kireç gibiydi:
“Ben sana demedim mi o iskeleden atlama diye!”
“Anne çok acıyor! Ayağımı kesin, kurtulayım!”
“Saçmalama! Ayak kesilir mi hiç?”
Hasır koltuğa yetmiş yaşındaki Naciye Anneanne oturdu. Başcerrah oydu. Ayvalık’ın yerlisiydi, kestane dikeniyle büyümüş, sayısız yeğenin topuğunu temizlemişti. Komutları peş peşe sıraladı:
“Güner, mutfaktan sızma zeytinyağını getir! Dikiş kutusundan da en kalın yorgan iğnesini!”
“Cımbız da getireyim mi?”
“Cımbız almaz bunları, uçları içeride kırılmış. İğneyle deşeceğiz. Çakmak nerede?”
Babanın cebinden mavi bir Tokai çakmak çıktı. Sarı alev rüzgârda titredi; iğnenin ucu önce kızardı, sonra isle karardı. Tolga alevi görünce gözleri büyüdü:
“Anneanne, o koca iğneyi etime mi sokacaksın?”
“Mikrobunu kırıyoruz evladım. Kıpırdama!”
“İğne çok sivri anneanne!”
“Sivri olmazsa dikeni yakalayamaz yavrum!”
“Sağlık ocağına götürün beni!”
“Sağlık ocağındaki doktor da bunu yapacak. Hem o ne anlar zeytinyağından!”
Arcopal Kase ve Yorgan İğnesi
Operasyon saat dört buçuğa doğru başladı. Masaya kahverengi desenli bir Arcopal kase kondu, içine yarım su bardağı yeşil Edremit zeytinyağı döküldü. Naciye Anneanne parmaklarını yağa batırıp tabanı bolca yağladı.
“Önce et bir güzel yumuşasın. Yağ dikeni kusar derler.”
Sonra sol eliyle topuğu mengene gibi kavradı, kararmış iğneyi en büyük siyah noktaya yaklaştırdı. Korkuluğa üç komşu teyze dizilmişti. B Blok’tan Şükran Hanım başını uzattı:
“Güneşe doğru tutun ayağı, ışık arkadan vursun. Çok derine daldırma Naciye Abla, damara gelir!”
“Ben ne yaptığımı bilirim Şükran. Sen git limon kes!”
“Pamuk da getireyim mi?”
“Getir getir, kanarsa sileriz.”
İğne derinin ilk tabakasına girdi. Tolga’nın çığlığı avluda yankılandı:
“İmdâât! Kurtarın beni!”
Bahçedeki kediler çalılara kaçtı, aşağıda oynayan çocuklar başlarını kaldırıp fısıldaştı:
“Tolga’yı kesiyorlar!”
“Yok yahu, kestaneye basmış garibim.”
Naciye Anneanne iğneyi milimetrik bir hareketle yukarı kanırttı. İlk siyah parça fırlayıp kasenin kenarına düştü.
“İşte çıktı ilki! Gördün mü, hiç acımadı!”
“Nasıl acımadı anneanne? Canım çıktı!”
“Daha yirmi bir tane var yavrum. Yarısı çıksa yeter, gerisini limon halleder.”
Uzmanlar Heyeti
Bir süre sonra heyet genişledi. Sitenin emekli ziraat mühendisi Cevdet Bey terlikleriyle kapıda belirdi, elinde yarım şişe mavi ispirto vardı:
“Yanlış yapıyorsunuz Güner Hanım! İğneyle et deşilmez, mikrop bindiriyorsunuz. Sıcak sirkeli suya sokacaksınız ayağı, asit dikeni kendiliğinden çözer.”
“Sen karışma mühendis bey! Biz kırk yıldır bu usulle çıkarırız.”
Karşı balkondan emekli albayın hanımı Müşerref Teyze seslendi:
“Sirke deriyi tahriş eder! En iyisi domates sarmak!”
“Domates mi? Salça mı yapıyoruz ayağı?”
“Gülmeyin! Domatesin çekirdekli kısmı dikeni vakum gibi çeker!”
“Bir de pirinç atın, pilav olsun!”
Her kafadan ayrı bir halk ilacı fışkırdı. Biri vazelin dedi, biri incir sütü. Yan bloktan gelen bir balıkçı tek çarenin deniz suyu olduğunu iddia etti; dikeni denizden alan, ilacını da denizden alacaktı. Naciye Anneanne iğneyi masaya vurdu:
“Yeter be! Burası millet meclisi mi, ameliyathane mi? Herkes kendi balkonuna!”
Uğultu bir anda kesildi. Tolga gözyaşları içinde yalvardı:
“Anneanne ne olur bırak. Yedi tanesini çıkardın, gerisi kalsın.”
“Olmaz. Kalırsa yarın ayağına basamazsın.”
“Zaten basamıyorum ki!”
Limonlu Çorap
Saat beş buçukta en inatçı dikenler hâlâ derindeydi, topuk kıpkırmızı kesilmiş, şişmeye başlamıştı. Naciye Anneanne iğneyi bırakıp yazlık tıbbının son silahını çıkardı: limon-zeytinyağı kompresi. Güner Hanım kalın dilimlenmiş iki köy limonu getirdi; üstlerine zeytinyağı gezdirildi, iri kaya tuzu serpildi. Anneanne dilimleri doğrudan delik deşik topuğa bastırdı.
“Yandım anam! Ateş bastı!”
“Bağırma! Limonun asidi o dikenleri sabaha kadar eritecek. Şifa o şifa!”
Limonların üstüne tülbent sarıldı, tülbentin üstüne buzdolabı poşeti geçirildi, en dışa Tolga’nın kışlık yün çorabı giydirildi ve koli bandıyla bileğe yapıştırıldı. Ayak kocaman beyaz bir kundağa döndü. Tolga tek ayak üstünde zıplayıp salondaki çekyata kapaklandı.
Akşam ezanı okundu, rüzgâr dindi, Sarımsaklı’da mangal dumanları tüttü. Öbür çocuklar akşam piyasasına çıktı, dondurmacının zili uzaktan duyuldu. Tolga tavandaki vantilatörü izledi; ayağının altında nabız gibi bir zonklama vardı.
Gece yarısından sonra annesi salona girip çoraba dokundu.
“Ağrın var mı oğlum?”
“Azaldı anne. Uyuştu sanki.”
“Sabaha o dikenler çoraba dökülecek, gör bak.”
Sabah güneş doğunca Ayvalık körfezi kızıla boyandı, salonda meraklı bir kalabalık toplandı: Şükran Hanım, ispirtosuyla Cevdet Bey, elinde bir domatesle Müşerref Teyze. Herkes kendi ilacının haklı çıkmasını bekliyordu. Çorap törenle kesildi. Deri bembeyaz ve yumuşacık olmuştu, kalan dikenlerin çoğu yüzeye çıkmıştı. Naciye Anneanne cımbızla son siyah parçaları tek tek topladı. Cımbız, demek ki bazen alıyordu.
Tolga sağ ayağını temkinle halıya bastı. Hafif bir sızı vardı ama topuk yere değiyordu. Balkona çıkıp bahçedeki arkadaşlarına bağırdı:
“Öğleden sonra havuza geliyorum! Ama iskeleye bir daha asla adım atmam!”
Kırmızı levhanın yanına o gün kimse yeni bir levha asmadı. Gerek yoktu; Tolga’nın yemini gelecek haftaki yeni kestaneye kadar geçerliydi.



