Terlik Kaleler ve Sert Poyraz

Ağustosun en rüzgârlı cuma ikindisi, saat 16.30. Ayvalık Sarımsaklı’da sert bir poyraz kumsalı dövüyor, ince sarı kum zımpara gibi çıplak bacaklara çarpıyordu. Karşıda Midilli’nin mor dağları duvar gibi yükseliyordu; hava o kadar netti ki adadaki evlerin beyaz noktaları bile seçiliyordu.

Sitenin önündeki kumsalda kıran kırana bir maç vardı. Kale direkleri ıslak kuma ters saplanmış mavi Gezer terliklerdi; aralarında büyük adımla üç adım. Üst direk yoktu, bu yüzden her şuttan sonra kavga çıkardı:

“Gol o gol! Direğin tam üstünden geçti!”

“Ne golü yahu! Direği iki metre aştı, aut!”

“Terliğin hizasındaydı diyorum sana!”

“Terliğin hizası yok oğlum, terlik yerde!”

On iki yaşındaki Cenk sahanın ortasındaydı. Kırmızı atleti poyrazdan paraşüt gibi şişmiş, saçları tuzdan kaskatı kesilmişti. Ayağının altında dönemin en kutsal hazinesi duruyordu: dokuz kat plastik top. Kırmızı-beyaz şeritli, üstünde siyah dikiş deseni basılı. Bakkal Selim’den dün yüz bin liraya alınmıştı; bütün site çocukları haftalık harçlıklarını birleştirmişti. Biri yirmi bin vermişti, biri on beş. Cenk topun resmî muhafızıydı. Topun kaybolması sitenin futbol cumhuriyetinin yıkılması demekti.

Forvet Kaan alnının terini sildi:

“Cenk! Maç kaç kaç?”

“Yedi yedi! İki gol atan kazanır!”

“Rüzgâra karşı oynuyoruz beyler. Havadan vurmayın, yerden pas!”

“Deniz tarafına sakın abanmayın!”

Kaleci Mert kale direği olan terliğini düzeltti. Terliğin tekini kale direği yaptığı için tek ayağı çıplaktı, öteki terlikliydi; kalecilik böyle bir fedakârlıktı. Maçın kader anı gelmişti.

Dokuz Kat Efsanesi

Plastik top yazlık sitelerinin en ucuz mucizesiydi, aynı zamanda sahillerin en tehlikeli oyun aracı. Seksen gramdı, içi havaydı, yüzeyi kaygandı. Rüzgârsız havada bile havada sekiz çizer, Roberto Carlos’u kıskandıracak falsolar alırdı. Sert bir poyrazda ise yerçekimini tanımazdı.

Kaan orta sahadan topu sürdü, iki defansı geçti. Şezlongdaki teyzeler ellerini kaldırdı:

“Yavaş oynayın! Kumu havlularımıza savurdunuz!”

“Gidin sitenin arkasındaki çimde oynayın!”

“Top kafamıza gelecek şimdi!”

Sitenin arkasındaki çimde oynamak yasaktı; o yasağı da aynı teyzeler koymuştu.

Kaan duymadı. Kaleye on iki metre vardı. Mert kumda çömelmiş, parmaklarını açmıştı. Kaan bütün ağırlığıyla topa abandı; çıplak ayak topun altına fazla girdi.

Top şaha kalktı. Üç metre, beş metre, sekiz metre. Poyraz onu havada bir av gibi yakaladı. Top bir an asılı kaldı, sonra denize doğru süzüldü.

“Tutun topu! Denize gidiyor!”

“Mert koş yakala!”

“Havadaki kuşu nasıl yakalayayım ben!”

“Eyvahlar olsun! Yüz bin lira uçtu!”

Açık Deniz Kovalamacası

Top kıyı şeridini aştı, dalgaların köpüğüne kondu. Batmadı. Su yüzünde bir mantar gibi sekti. Açıkta poyraz daha sertti; dalga topu kaldırıyor, rüzgâr arkasından itiyordu. Top suyun üstünde koşmaya başladı.

Cenk bir saniye bile tereddüt etmedi. Terlikleri kuma fırlattı, sığ suyu yarıp kendini dalgaların içine attı. Sitenin en iyi yüzücüsüydü; her gün iskeleden elli kere balıklama atlardı. Nefes aldı, daldı, yeniden çıktı; kulaçlarını bir motor gibi çalıştırdı. Gözü sudaki kırmızı-beyaz noktadan bir an ayrılmadı.

Mesafe on metreden yediye indi. Cenk kolunu uzattı; parmak uçlarıyla top arasında on santim kalmıştı. O an bir dalga yükseldi, poyraz topun altına girdi, top köpüğün tepesinden üç metre ileri uçup suya yeniden oturdu.

“Kaçıyor! Yetişemiyorum bu merete!”

“Kulaç at Cenk! Bırakma topumuzu!”

“Rüzgâr benden hızlı oğlum!”

Kıyıdaki Alarm

Cenk kıyıdan kırk beş metre açılmıştı. Ayakları artık kuma değmiyordu; dipteki sarı kum kaybolmuş, su koyu maviye dönmüştü. Akıntı bacaklarını çekiyordu.

Tehlikeyi ilk fark eden iskelenin başındaki emekli astsubay Feridun Amca oldu. Rus malı dürbününü indirdi, ellerini ağzına siper etti:

“DÖN GERİ ÇOCUK!”

“Feridun Amca, top gidiyor!”

“Topun canı cehenneme! Akıntı seni Midilli’ye çeker!”

“Az kaldı ama!”

“Bir plastik top için boğulacaksın! Çık sudan!”

Kumsaldaki anneler ayağa fırladı:

“Cenk! Bırak o topu yavrum! Kramp girecek bacağına!”

“Gitti canım çocuk bir naylon parçası yüzünden!”

“Naylon değil teyze, dokuz kat!” diye bağırdı Mert, sonra annesinin bakışını görüp sustu.

Kaan iskelenin ucuna koştu:

“Dön Cenk! Değmez oğlum!”

“Top elden gidiyor Kaan!”

“Gitsin top! Canın daha kıymetli!”

Cenk durdu. Bacakları titriyor, ciğerleri körük gibi inip kalkıyordu. Son bir umutla topa baktı. Top yetmiş metre ötedeydi, dalgaların arasında bir kayboluyor bir beliriyordu. İnsan gücü rüzgâra yenilmişti.

Ağır kulaçlarla geri döndü. Dalgalar sırtına çarpıyordu. Tuzlu su genzini yaktı. Ayakları sonunda kuma bastı. Kumsala dizlerinin üstüne yığıldı; gözünden süzülen yaşlar yanağındaki tuza karıştı.

Midilli’ye Son Yolculuk

Yarım saat sonra kumsalda matem havası vardı. Maç iptal edildi, terlikler yeniden ayaklara geçti. Sitenin bütün çocukları kıyıya yan yana oturup kollarını dizlerine doladı. Gözler açık denize kilitlendi.

Top artık üç yüz metre açıktaydı. Sarımsaklı koyunu terk etmiş, Midilli’nin mor dağlarına dosdoğru bir hat çiziyordu.

“Dün aldık daha… Yüz bin liramız boşa gitti.”

“Boş ver Mert. Cenk az kalsın boğuluyordu.”

“Yunanistan’a kadar gider mi o top gerçekten?”

Kaan uzmanlıkla Midilli’ye baktı:

“Gider tabii. Bu poyraz gece yarısına kadar durmaz. Sabah Petra’ya ya da Molivos’a vurur.”

“Yunan çocukları bulur mu dersin?”

“Bulurlar. Onlar da terlikten kale yapar. Bizim topla maç yaparlar.”

Cenk burnunu sildi:

“Dokuz kat toptu o be. Taş gibiydi.”

“Yunanlar öyle sağlam top görmemiştir. Dua ederler bize.”

“Adımızı yazsaydık keşke üstüne.”

“Asetat kalemiyle yazacaktık, unuttuk.”

“Adresi de yazacaktık. Sarımsaklı, terlik kalenin oradaki site.”

“Yunanlar terlik kaleyi nereden bilsin?”

“Onlarda da var diyorum ya!”

Güneş batmaya başladı, gölgeler uzadı, poyraz akşam serinliğini getirdi. Feridun Amca dürbünü bir çocuktan ötekine uzattı; herkes sırayla topa son kez baktı, kimse dürbünü bırakmak istemedi. Top ufukta minicik kırmızı bir noktaya döndü, sonra o da kayboldu. Geriye koyu mavi bir deniz kaldı.

Cenk son kez Midilli’ye elini kaldırdı:

“Güle güle kırmızı top. İyi bak kendine.”

Ertesi sabah bakkalın önünde yeniden harçlık toplandı. Bakkal Selim yeni dokuz kat topu tezgâha koydu, çocuklara baktı ve sordu:

“Dünkü topa ne oldu?”

“Yunanistan’a gitti Selim Amca.”

Selim Amca kalemi aldı, topun üstüne büyük harflerle yazdı: “SARIMSAKLI. GERİ GETİRENE BİR GAZOZ.” Sonra, ne olur ne olmaz diye, altına bir de Yunanca bildiği tek kelimeyi ekledi: “Efharisto.”