📍 SAYFİYE KRONİĞİ
SİTENİN ÇOCUKLARI

Erdek'ten Çeşme'ye Yazlık Medeniyeti, Apartman Savaşları & Aidat Dramaları

Sitenin Çocukları 📍 Ayvalık, Sarımsaklı, Ege

Güneş Yanığına Yoğurt Sürme İşkencesi: Istakoz Sırtlar, Ekşi Sütaş Kokusu ve Soyulan Omuz Derileri

Ayvalık Sarımsaklı kumsalında kakao yağıyla kavrulup ıstakoza dönen beyaz tenli çocuğun sırtına buzdolabından boca edilen süzme yoğurdun fırın kokusu ve üç gün sonra başlayan deri soyma yarışı.

📌 Yazlık Kanunu: "Buzdolabından çıkan soğuk süzme yoğurt ilk temas anında cennet gibidir; on dakika sonra ise sırtınızda ekşiyen bir lahmacun fırınına dönüşür."
SC Sitenin Çocukları Masası
Anı kodu: gunes-yanigina-yogurt-surme-iskencesi-ve-soyulan-omuz-derileri
Güneş Yanığına Yoğurt Sürme İşkencesi: Istakoz Sırtlar, Ekşi Sütaş Kokusu ve Soyulan Omuz Derileri

I. Saat 18:30: Sarımsaklı’da Tatilin İlk Günü ve Istakoz Sendromu

Temmuz ayının tam ortasında Ayvalık Sarımsaklı kumsalı kavurucu bir fırını andırıyordu. Saat tam 18:30’du. Plajdaki kalabalık yavaş yavaş toparlanıyordu.

Ankara’dan dün gece otobüsle yeni gelmiş on iki yaşındaki Emre kumsaldan eve doğru yürüyordu. Fakat yürümek denemezdi buna.

Kollarını iki yana açmış, robot gibi dimdik yürüyordu. Omuzlarını tek bir milim bile oynatamıyordu.

Sırtı kıpkırmızı bir haşlanmış ıstakoza dönmüştü. Teni öylesine gerilmişti ki en ufak bir rüzgar temasında alev alev yanıyordu.

Bütün gün saat 11:00’den 17:30’a kadar denizden hiç çıkmamıştı. Annesi Nermin Hanım kıyıdan defalarca bağırmıştı:

— “Emre çık sudan artık! Sırtın yanacak yavrum!”

— “Bir şey olmaz anne, su çok güzel!”

— “Güneş kremini sür bari sırtına!”

— “Krem gözümü yakıyor anne, istemem!”

Şimdi ise o cesur çocuk gitmişti. Yerine dokunsan ağlayacak bir enkaz kalmıştı.

Tişört giymek kesinlikle imkansızdı. Kumaş deriye değdiği an binlerce iğne batıyordu.

Eve adım attığı anda dişleri birbirine çarpmaya başladı: Takır… Takır… Takır.

Nermin Hanım oğlunun sırtını görünce dehşetle ellerini havaya kaldırdı:

— “Aman yarabbim! Çocuk kömür gibi pişmiş!”

Emre titreyerek duvara yaslandı:

— “Anne çok üşüyorum… Sırtım sızlıyor…”

— “Üşürsün tabii velet! Güneş çarpması bu! Ateş gibi yanıyorsun!”


II. Kakao Yağı Tuzağı ve Kızgın Tavada Pişen Beyaz Ten

Bu facianın arkasında sadece güneş yoktu. Bu facianın arkasında Türk yazlıkçısının en büyük yanılgısı vardı: Aktardan alınan saf katı kakao yağı.

Öğle saatinde komşu kızı Selin plajda kahverengi bir teneke kutu çıkarmıştı:

— “Emre bunu sür sırtına. Çikolata gibi simsiyah yanarsın.”

Emre kutudan aldığı katı yağı avucunda eritmişti. Bütün omuzlarına ve ensesine boca etmişti. Mis gibi çikolata kokmuştu.

Fakat kakao yağı koruyucu bir krem değildi. Kakao yağı kızgın güneşi çeken kızartma yağıydı.

Beyaz tenli Ankara çocuğunun omuzları, ultraviyole ışınlarının altında kelimenin tam anlamıyla nar gibi kızarmıştı.

Tıbbi durumun vahim tablosu şu şekilde özetlenebilirdi:

Yanık AşamasıCilt RengiHastanın Ruh HaliUygulanan Geleneksel Tedavi
Hafif KızarıklıkPembe“Harika yandım, çok havalıyım”Nivea mavi teneke kutu krem
Orta YanıkDomates kırmızısı“Sırtıma biraz rüzgar vursun”Soğuk çeşme suyu kompresi
Ağır HaşlanmaIstakoz kırmızısıTitreme nöbeti, ağlama kriziBuzdolabından süzme yoğurt
Kritik BüyümeMorumsu, su toplamış“Beni hastaneye götürün”Silverdin ve kalın Bepanthen
Kabuk DeğişimiPul pul sarı kabukSonsuz kaşıntı ve soyma hazzıTırnakla deri soyma seansı

Nermin Hanım terliklerini ayağından fırlattı. Mutfağa doğru bir komando gibi koştu.

Eczaneye gidip yanık kremi almak uzun sürerdi. Türk annesinin ilk ve en kadim refleks mekanizması hemen devreye girdi.


III. Buzdolabından Gelen İlahi Merhem: Tikveşli Süzme Yoğurt Ameliyatı

Nermin Hanım buzdolabının kapağını hızla açtı. Yumurtalıkların altındaki raftan yeşil kapaklı Tikveşli süzme yoğurt kutusunu kaptı.

Kutu buzdolabının en soğuk köşesinde buz tutmuştu.

Nermin Hanım kutuyu salondaki orta sehpaya koydu. Emre’yi yüzükoyun çekyata yatırdı:

— “Uzan şuraya Emre. Sakın kıpırdama.”

— “Anne ne yapacaksın o yoğurtla?”

— “Sırtına süreceğim. Bütün ateşini alacak şimdi.”

— “Yoğurt yenir anne, sırta sürülür mü hiç?”

— “Sen bilmezsin çocuk! Atalarımızdan böyle gördük biz!”

Komşu Müşerref Teyze de kapıdan girdi. Elinde üç adet taze salatalık vardı:

— “Nermin! Yoğurdun üstüne salatalık kabuğu da koyalım!”

— “Çok iyi akıl ettin Müşerref Abla, getir hemen!”

Nermin Hanım koca bir çorba kaşığını yoğurt kutusuna daldırdı. Tepeleme bir kaşık soğuk yoğurdu Emre’nin yanan omzuna bıraktı: ŞLAAAP!

O ilk temas anında salonda akıl almaz bir ses duyuldu: CIIIIZZZZZZZ!

Sanki kızgın bir tavaya soğuk et atılmıştı. Emre bir an nefes alamadı:

— “Aaaaaah! Anneciğim bu ne!”

— “Nasıl geldi? Serinletti değil mi?”

— “Çok soğuk anne! Ama geçti gibi sanki…”

İlk otuz saniye tam bir cennet ferahlığıydı. Buz gibi yoğurt, alev alev yanan derinin hararetini emiyordu.

Fakat bu cennet çok kısa sürdü.

Beş dakika sonra yoğurt Emre’nin sırtındaki elli derece ısıyla ısındı. Sıvılaştı, kenarlardan koltuk altlarına doğru aktı.

On dakika sonra ise yoğurt sırtın üstünde fırınlanmaya başladı. Kurudu, çatladı ve ekşi bir peynir tabakasına dönüştü.

Salona dayanılmaz bir lahmacun fırını ve ekşimiş süt kokusu yayıldı.


IV. Banyo İşkencesi: Ilık Suyun Kaynar Yağ Etkisi

Saat 20:45 oldu. Yoğurt kuruyup sırtında kireç gibi donunca banyo zorunlu hale geldi.

Nermin Hanım banyoya girdi. Şofbenin suyunu ayarlamaya çalıştı:

— “Gel Emre, suyu ılık yaptım.”

Emre banyoya ayaklarını sürüyerek girdi. Duş başlığından akan suya elini uzattı:

— “Anne su çok sıcak!”

— “Oğlum su bildiğin oda sıcaklığında, neresi sıcak?”

— “Bana kaynar su gibi geliyor anne!”

Emre başını öne eğip duşun altına girdi. Su zerrecikleri yanan omuzlarına değdiği an korkunç bir çığlık attı:

— “YANDIIIIIM! ANNE KAPAT ŞUNU!”

Su taneleri sanki gökten yağan asit damlalarıydı. Yanık cilt en ufak su darbesini bile bir işkence gibi algılıyordu.

Nermin Hanım çocuğu tülbentle yavaşça sildi. Kurularken havluyu bile bastıramadı.

Sadece havayı yelpazeleyerek sırtını kurutmaya çalıştılar.

Balkonda akşam yemeği saati gelmişti.

Masada taze barbunya ve karpuz vardı.

Emre sandalyeye otururken sırtını arkalığa dayayamadı.

Tabağındaki yemeği iki büklüm yemek zorunda kaldı.

Babası Sedat Bey oğlunun haline bakıp başını salladı:

— “Aferin oğlum, iyi ders oldu sana.”

— “Baba vallahi bir daha kremsiz çıkmayacağım.”

— “Güneş affetmez evlat. Ege güneşi insanı çarpar.”


V. Çarşafa Yapışan Sırt ve Gece Yarısı Vantilatör Çilesi

Saat 22:30 oldu. Emre için hayatının en uzun gecesi başladı.

Nermin Hanım sırtındaki kurumuş yoğurdu temizlemişti. Fakat deri hala fırın gibiydi.

Yatağa sırtüstü yatmak kesinlikle imkansızdı. Yan yatmak bile omuz kemiklerine batan bıçak gibiydi.

Emre sadece yüzükoyun yatabiliyordu. Burnunu yastığa gömmüştü.

Üstüne çarşaf örtülemiyordu. Çünkü çarşafın en ufak bir pamuk lifi deriye değdiği an elektrik çarpması gibi acı veriyordu.

Baba Sedat Bey salondaki üç ayaklı Raks marka vantilatörü odaya taşıdı.

Fişi prize taktı. Vantilatörün üçüncü kademe düğmesine bastı: Vııııırrrr.

Pervane hızla döndü. Soğuk rüzgar Emre’nin çıplak sırtına çarptı.

Fakat bu da başka bir felakete yol açtı. Rüzgar vurdukça Emre sıtma nöbetine tutulmuş gibi titriyordu:

— “Baba kapat vantilatörü! Donuyorum!”

— “Oğlum kapatırsak sırtın pişer sıcaktan.”

— “Açınca da dişim kırılacak titremekten!”

— “Bir sağa çevir kafanı, bir sola çevir idare et.”

Emre o gece gözünü kırpmadı. Tavanı izledi, duvarları saydı.

Her nefes alışında göğüs kafesi gerildikçe sırt derisi yırtılacak gibi sızlıyordu. Güneşe ve kakao yağına tövbeler etti.


VI. Balkondaki Deri Soyma Turnuvası ve Silverdin Zaferi

İki gün boyunca eve hapsolduktan sonra üçüncü gün sabahı büyük mucize başladı.

Kızarıklık koyu kahverengi bir renge dönmüştü. Derinin üst tabakası tamamen kurumuştu.

Saat 10:15’te balkonda otururken Emre sol omzunda beyaz bir kabarcık fark etti.

İşaret parmağının tırnağıyla kabarcığın kenarını hafifçe tuttu. Yavaşça geriye doğru çekti: Cıııızzzt.

İnanılmaz bir şey oldu.

Güneşte kavrulmuş ölü deri, ince şeffaf bir naylon jelatin gibi omuzdan ayrıldı!

Altından ise pembe, pürüzsüz ve taptaze bir bebek derisi çıktı. Acı tamamen bitmişti.

Yerini dünyadaki en büyük bağımlılık yaratan zevke bırakmıştı: Deri soyma sanatı.

Öğleden sonra sitenin çocukları bahçedeki dut ağacının altında toplandılar.

Turnuva başlamıştı. Kural basitti: En büyük tek parça deriyi kim soyacak?

Emre bir heykeltıraş titizliğiyle çalışıyordu. Tırnağını kürek gibi derinin altına sokuyordu. Milim milim ilerliyordu.

Sonunda sol omzundan tam beş santim genişliğinde, harita gibi kusursuz tek bir parça çıkardı:

— “Buna bakın beyler! Türkiye haritası gibi çıktı!”

Çocuklar hayranlıkla incelediler:

— “Helal olsun Emre! Rekor kesin sende!”

— “Burnunun ucu da soyuluyor baksana!”

— “Alnın da kepek gibi dökülüyor oğlum!”

— “Yeni deri güneşte yine yanar ama çok dikkat et.”

Bora da kendi kolundan çıkardığı küçük şeffaf parçayı gösterdi:

— “Benimki pul pul oldu, tek parça gelmiyor hiç.”

— “Çünkü sen acele ediyorsun Bora. Yavaş çekeceksin.”

— “Yarın denize girebilir miyiz peki?”

— “Gireriz ama beyaz tişörtle yüzeceksin.”

Annesi Nermin Hanım elinde beyaz renkli metal Silverdin tüpüyle bahçeye indi.

Tüpten sıktığı beyaz kremi Emre’nin yeni soyulmuş pembe omuzlarına nazikçe sürdü. Krem mentol gibi buz gibi bir serinlik verdi.

İlaç kokusu çam ağaçlarının reçinesine karıştı.

Emre derin bir nefes aldı. Başını gökyüzüne kaldırdı. Artık acı çekmiyordu.

Sırtındaki kırmızı yangın sönmüş, yerini hafif yanık tenli bir gurura bırakmıştı.

O süzme yoğurdun ekşi kokusu ve vantilatörün titremesi hafızasında sonsuza dek kalacaktı.

Fakat ertesi gün yine kumsala koşacak, o Sarımsaklı dalgalarına yine balıklama atlayacaktı.

Çünkü Türk yazlıkçısı olmak, her temmuzda ıstakoz gibi haşlanıp her ağustosta yılan gibi kabuk değiştirmeyi göze almak demekti.

Ve o soyulan omuz derileri, yaz tatilinin en şanlı madalyasıydı.

Sıradaki Yazlık Dosyaları