Sarımsaklı’da İlk Gün ve Istakoz Sendromu

Temmuzun tam ortası, saat 18.30. Sarımsaklı kumsalı kavurucu bir fırın gibiydi, plajdaki kalabalık yavaş yavaş toparlanıyordu. Ankara’dan dün gece otobüsle gelmiş on iki yaşındaki Emre kumsaldan eve dönüyordu; yürümek denemezdi buna. Kollarını iki yana açmış, robot gibi dimdik ilerliyordu. Omuzlarını bir milim oynatamıyordu. Sırtı haşlanmış bir ıstakoza dönmüştü.

Sabah on birden akşam beş buçuğa kadar denizden çıkmamıştı. Annesi Nermin Hanım kıyıdan defalarca bağırmıştı:

“Emre, çık sudan artık! Sırtın yanacak!”

“Bir şey olmaz anne, su çok güzel!”

“Güneş kremini sür bari!”

“Krem gözümü yakıyor, istemem!”

Şimdi o cesur çocuk gitmiş, yerine dokunsan ağlayacak bir enkaz gelmişti. Tişört giymek imkânsızdı; kumaş deriye değdiği an binlerce iğne batıyordu. Eve adım attığında dişleri birbirine çarpmaya başladı. Nermin Hanım oğlunun sırtını görünce ellerini havaya kaldırdı:

“Aman yarabbim! Çocuk kömür gibi pişmiş!”

“Anne, çok üşüyorum… Sırtım sızlıyor…”

“Üşürsün tabii velet! Güneş çarpması bu, ateş gibi yanıyorsun!”

Kakao Yağı Tuzağı

Facianın arkasında yalnızca güneş yoktu. Türk yazlıkçısının en büyük yanılgısı da vardı: aktardan alınan katı kakao yağı.

Öğle saatinde komşu kızı Selin plajda kahverengi bir teneke kutu çıkarmıştı:

“Emre, bunu sür sırtına. Çikolata gibi simsiyah yanarsın.”

Emre katı yağı avucunda eritip omuzlarına ve ensesine boca etmişti. Mis gibi çikolata kokmuştu. Ama kakao yağı koruyucu değildi; Ankara çocuğunun beyaz omuzları güneşin altında tavada kızaran bir pirzola gibi cızırdamıştı. Çikolata gibi yanmamış, çikolata gibi erimişti.

Yazlık sitelerin yanık sınıflandırması herkesçe bilinirdi. Pembe ise “harika yandım, çok havalıyım” denir, mavi teneke Nivea sürülürdü. Domates kırmızısıysa “sırtıma biraz rüzgâr vursun” denir, soğuk çeşme suyuna koşulurdu. Istakoz kırmızısı titreme nöbeti ve ağlama kriziyle gelirdi; tedavisi buzdolabındaydı. Emre üçüncü aşamadaydı.

Nermin Hanım terliklerini fırlatıp mutfağa bir komando gibi koştu. Eczaneye gidip yanık kremi almak uzun sürerdi. Türk annesinin en kadim refleksi devreye girdi.

Buzdolabından İlahi Merhem

Buzdolabının kapağı hızla açıldı. Yumurtalığın altındaki raftan, en soğuk köşede neredeyse buz tutmuş Sütaş süzme yoğurt kutusu çıktı. Emre yüzüstü çekyata yatırıldı.

“Uzan şuraya. Sakın kıpırdama.”

“Anne, ne yapacaksın o yoğurtla?”

“Sırtına süreceğim. Bütün ateşini alacak.”

“Yoğurt yenir anne, sırta sürülür mü hiç?”

“Sen bilmezsin! Büyüklerimizden böyle gördük!”

Komşu Müşerref Teyze elinde üç taze salatalıkla kapıdan girdi:

“Nermin! Yoğurdun üstüne salatalık kabuğu da koyalım!”

“Çok iyi akıl ettin abla, getir hemen!”

Nermin Hanım çorba kaşığını kutuya daldırdı ve tepeleme bir kaşık soğuk yoğurdu yanan omza bıraktı. Salonda kızgın tavaya soğuk et atılmış gibi bir ses duyuldu. Emre bir an nefes alamadı.

“Aaaah! Anneciğim, bu ne!”

“Serinletti değil mi?”

“Çok soğuk! Ama geçti gibi sanki…”

İlk otuz saniye cennetti. Buz gibi yoğurt derinin hararetini emiyordu. Beş dakika sonra yoğurt ısındı, sıvılaşıp koltuk altlarına doğru aktı. On dakika sonra sırtın üstünde fırınlanmaya başladı; kurudu, çatladı, ekşi bir peynir tabakasına dönüştü. Salona lahmacun fırını ile ekşimiş süt arası bir koku yayıldı. Salatalık kabukları da üstünde turşu oldu.

Banyo İşkencesi

Yoğurt sırtta kireç gibi donunca banyo şart oldu. Nermin Hanım şofbeni ayarladı:

“Gel Emre, suyu ılık yaptım.”

Emre ayaklarını sürüyerek girdi, elini suya uzattı.

“Anne, su çok sıcak!”

“Oğlum, su bildiğin oda sıcaklığında!”

“Bana kaynar su gibi geliyor!”

Başını öne eğip duşun altına girdi. Damlalar omuzlarına değdiği an çığlığı bütün bloğu inletti:

“Yandııım! Anne, kapat şunu!”

Damlalar gökten yağan asit gibiydi; yanık deri en hafif su darbesini işkence sayıyordu. Kurularken havlu bile bastırılamadı; sırtını yelpazeleyerek kuruttular. Balkonda akşam yemeği kurulmuştu: barbunya ve karpuz. Emre sandalyenin arkalığına yaslanamadı, yemeğini iki büklüm yedi. Babası Sedat Bey başını salladı:

“Aferin oğlum, iyi ders oldu sana.”

“Baba, vallahi bir daha kremsiz çıkmayacağım.”

“Ege güneşi affetmez evlat.”

Vantilatör Çilesi

Gece yatma vakti Emre’nin hayatının en uzun gecesi başladı. Kurumuş yoğurt temizlenmişti ama deri hâlâ fırın gibiydi, odada hafif bir cacık kokusu dolaşıyordu. Sırtüstü yatmak imkânsızdı, yan yatmak omuz kemiklerine bıçak gibi batıyordu. Yalnızca yüzüstü yatabiliyordu, burnu yastığa gömülü. Üstüne çarşaf örtülemiyordu; en ufak pamuk lifi elektrik çarpması gibiydi.

Sedat Bey salondaki üç ayaklı Raks vantilatörü odaya taşıdı, üçüncü kademeye bastı. Soğuk rüzgâr çıplak sırta çarptı ve Emre sıtmaya tutulmuş gibi titremeye başladı.

“Baba, kapat! Donuyorum!”

“Kapatırsak sırtın pişer.”

“Açınca da dişim kırılacak titremekten!”

“Bir sağa çevir kafanı, bir sola. İdare et.”

Emre o gece gözünü kırpmadı. Tavanı izledi, duvardaki fayansları saydı. Her nefeste sırt derisi yırtılacak gibi sızlıyordu. Güneşe de kakao yağına da tövbe etti; Selin’e etmedi, Selin’e kızgındı.

Deri Soyma Turnuvası

İki gün eve hapsolduktan sonra üçüncü sabah mucize başladı. Kızarıklık kahverengiye dönmüş, derinin üst tabakası kurumuştu. Emre balkonda otururken sol omzunda beyaz bir kabarcık fark etti. Tırnağıyla kenarından tutup yavaşça çekti. Kavrulmuş ölü deri ince bir jelatin gibi omuzdan ayrıldı, altından pembe, taptaze bir bebek derisi çıktı. Acının yerini dünyanın en bağımlılık yapıcı zevki almıştı.

Öğleden sonra sitenin çocukları dut ağacının altında toplandı. Turnuva başlamıştı, kural basitti: En büyük tek parça deriyi kim soyacak? Emre bir heykeltıraş titizliğiyle, milim milim çalıştı ve sonunda sol omzundan beş santimlik kusursuz bir parça çıkardı.

“Bakın beyler! Türkiye haritası gibi çıktı!”

“Helal olsun Emre! Rekor sende!”

“Burnunun ucu da soyuluyor baksana!”

Bora kolundan çıkardığı küçük şeffaf parçayı gösterdi:

“Benimki pul pul oldu, tek parça gelmiyor.”

“Çünkü acele ediyorsun Bora. Yavaş çekeceksin.”

“Alnın da kepek gibi dökülüyor oğlum.”

“Yarın denize girebilir miyiz peki?”

“Gireriz ama beyaz tişörtle yüzeceksin.”

Turnuvanın galibi akşam sitenin bütün annelerine tanıtıldı. Anneler parçayı görmek istemedi, ama hepsi kendi çocuğunun sırtına baktı.

Nermin Hanım elinde metal bir Silverdin tüpüyle bahçeye indi, kremi pembe omuzlara nazikçe sürdü. İlaç kokusu çam reçinesine karıştı. Bugün dermatologlar yanığa yoğurt değil soğuk kompres öneriyor; ama o yaz kimse dermatoloğa sormadı, herkes Müşerref Teyze’ye sordu.

Ertesi gün Emre yine kumsala koştu. Selin kahverengi teneke kutuyu çıkardı:

“Emre, sür bunu. Bu sefer çikolata gibi yanarsın.”

Emre kutuya baktı, sonra Selin’in bembeyaz omuzlarına.

“Sen sür Selin. Bizim buzdolabında yarım kutu yoğurt kaldı. Akşam sana getiririm.”