Sarı Un Fırtınası
22 Temmuz 1991, saat 15.30. Ayvalık Sarımsaklı’da termometre otuz yediyi gösteriyordu. Yedi kilometrelik kumsal sarı bir un çölü gibi parlıyordu. Deniz sığdı; yüz metre açıkta bile su ancak dize geliyor, dipteki kum kadife gibi yumuşacık uzanıyordu.
Öğleden sonra Şeytan Sofrası tarafından rüzgâr indi; meşhur Ayvalık imbatı kumsalı yoklamaya gelmişti. Önce hafif bir serinlik getirdi; sayfiyeciler bunu ferahlık sandı. Büyük yanılgıydı. On dakika sonra rüzgâr hırçınlaştı, kumsalın yüzeyindeki pudra inceliğindeki kumu sıyırıp havaya kaldırdı. Görüş elli metreye düştü. Kum taneleri çıplak bacaklara toplu iğne gibi saplandı, güneşlenenlerin sırtında kumdan zırh oluştu, kitap sayfalarına ve açık termos bardaklarına kum doldu.
Emekli biyoloji öğretmeni Mualla Hanım şezlongunda doğruldu, çantasını göğsüne bastırdı.
“Cevdet! Dişlerimin arasına kum girdi!”
“Gazetenin birinci sayfası koptu hanım!”
“Bırak gazeteyi! Toplanıyoruz!”
“Deniz daha çok güzeldi Mualla.”
“Bacaklarım zımpara kâğıdına döndü adam! Şemsiyeyi sıkı tut, uçmasın kafamıza!”
Kumsal panikle boşaldı. Binlerce insan aynı anda ayaklandı, her adımda havaya sarı bir toz savruldu. Sarımsaklı kumu ıslak tene değdiği an mıknatıs gibi yapışır, kurusa bile bırakmazdı. Ama asıl savaş kumsalda değil, sitelerin kapısında başlayacaktı.
Kapıdaki Gümrük
Sahil bulvarının hemen arkasında Sağlıkçılar Sitesi’nin dört katlı, sarı boyalı blokları dizilirdi. Demir bahçe kapısında stratejik bir kontrol noktası vardı: beton bir zemin, duvarda pirinç bir musluk, ucunda tetikli sarı bahçe hortumu. Burası sitenin sınır kapısıydı.
Kapının başında otuz yıllık sakin Mukaddes Hanım nöbetteydi, gözlerini gelenlerin bacaklarına dikmişti. Cevdet Bey ile ailesi diz kapaklarına kadar sarı una bulanmış halde kapıya yanaştı. Mukaddes Hanım elindeki maşrapayı duvara vurdu.
“Durun orada! Tek adım atmayın!”
“Mukaddes Hanım, donduk rüzgârda, girelim.”
“O ayaklarla halıya basamazsınız Cevdet Bey! Önce teftiş! Kaldır sağ ayağını!”
Soğuk kuyu suyu tazyikle fışkırdı. Kumlar beton oluğa aktı, logarın etrafında küçük bir piramit oluştu.
“Şimdi sol ayak!”
“Yıkadım ya orayı!”
“Topuğunda kum kalmış! Baldırına da sıçramış!”
“Çocuklar da bekliyor arkada ama.”
“Onlar da sıraya girsin! Dün ikinci katın merdiveninden iki kilo kum süpürdüm ben!”
“Tertemiz olduk işte.”
“Daha bitmedi! Şortunun paçalarını çırp bakayım. Sarı sarı parlıyor!”
Çocuklar titreyerek sıraya girdi; hortum baldırlarını buz kestirdi, en küçükleri ağlamaya başladı ama Mukaddes Hanım gözyaşında da kum aradı. Sonunda Mukaddes Hanım onay verdi ama şartı ağırdı: terlikler kapıda kalacak, daireye kadar çıplak ayakla koşulacaktı. Aileler bu askerî nizam altında merdivenlere yöneldi. Asıl felaket ise balkonlarda mayalanıyordu.
Balkon Suikastı
Duşlar alındı ama kumsaldan gelen ıslak havlular en az yarım kilo kum taşıyordu. Saat 16.30’da sitenin en tehlikeli ritüeli başladı: balkondan havlu silkeleme.
Üçüncü kattaki 8 numaranın balkonunda emekli banka şefi Nermin Hanım belirdi. Elinde güneşten solmuş turuncu bir kadife plaj havlusu vardı. Sokağı kontrol etti, kimseyi görmedi, havlunun iki ucunu kavradı ve bütün gücüyle aşağı patlattı.
Çat!
Binlerce kum tanesi serbest kaldı, havada sarı bir bulut oluştu. İkinci ve üçüncü darbeler geldi. Ancak büyük bir hesap hatası yapılmıştı. Hemen alt katta emekli albay Mithat Bey ikindi çayını yudumluyordu: taze incir, beyaz peynir, yeni demlenmiş çay. Kum bulutu rüzgârla balkona kıvrıldı; çay bardağına, peynirin üstüne ve Mithat Bey’in kel kafasına indi.
Mithat Bey bardağı masaya vurdu, çay tabağı çatladı.
“Nermin Hanım! Nimetin üstüne kum döktün be kadın!”
“Ay Mithat Bey, vallahi görmedim sizi!”
“İncirler zımpara gibi oldu!”
“Sadece iki kere silkeledim efendim!”
“İki kere değil, top atışı yaptın mübarek!”
“Rüzgâr aniden döndü Mithat Bey, kasıt yok!”
“Kasıt yokmuş! Her gün aynı rezalet!”
Yan bloktan da sesler yükseldi.
“Mithat Bey haklı! Aşağıda çamaşır asılı, hepsi mahvoldu!”
“Siz de dün kilim çırptınız Şükran Hanım, unutmadık!”
“Ben kilimi sabah sekizde çırptım, saatinde!”
Balkonlar arası düello on beş dakika sürdü. Sonunda bekçi İdris Efendi elinde süpürgeyle bahçeye çıktı: “Sakin olun komşular, İdris ağabeyiniz halleder!” Kavga güçlükle yatıştı. İdris Efendi süpürgeyi bahçe yoluna vurdu, kalkan sarı toz yine Mithat Bey’in balkonuna gitti, ama bu sefer kimse ses çıkarmadı. Ama kum evin her köşesinde kol geziyordu.
Çarşaf Nöbeti
Gece on olduğunda Sarımsaklı’nın ikinci dramı sahnelenirdi. Banyoda liflenmiş insanlar yatağa uzanır, beyaz pamuklu çarşafa değdikleri an o uğursuz his uyanırdı. Sağa dönersiniz bacağınız çizilir, sola dönersiniz sırtınız kaşınır.
Mualla Hanım el fenerini yaktı, çarşafın kenarını büyüteçle inceledi.
“Cevdet! Çarşafın içinde Sarımsaklı kumsalı yatıyor!”
“Yıkandık ya hanım, nasıl girer?”
“Ayak tabanına yapışmış! Yastık kılıfı bile gıcırdıyor!”
“Uyu artık gözünü seveyim.”
“Islak bezle sildim, daha beter çamur oldu!”
Çarşafı söktü, balkon kapısını araladı, ama Mithat Bey korkusundan silkeleyemedi. Küvette duş başlığıyla çırptı; küvetin beyaz tabanı saniyeler içinde sarı çamura döndü. Sarımsaklı kumu evdeki her eşyayı fethederdi. En kalın pencere contasından bile sızar, çorapların burnuna yerleşir, kitap sayfalarını sarartır, buzdolabı contasından bile dökülürdü.
Esnaf için ise kum bereketti. Halı yıkamacılar, süpürgeciler, oto yıkamacılar sezon boyu bayram ederdi. Oto yıkamacı Salih Usta dükkânının önünde çayını yudumlarken bıyık altından gülerdi.
“Sarımsaklı kumu olmasa aç kalırız yeğenim. O kum canlıdır. Bagaj fitilini kemirir, stepneye yuva yapar.”
“Temizlenir mi tamamen?”
“Asla. Arabayı satarken alıcıya Ayvalık hatırası diye hediye edersin. Yarın sabah onda yine kuyruktalar, merak etme.”
Akşam Barışı
Akşam sekiz buçukta rüzgâr yerini ılık bir serinliğe bırakır, gündüzün kavgaları akşam piyasasında buharlaşırdı. Kordondaki tostçulardan sucuk, kaşar ve tereyağı kokusu yükselir, Ayvalık tostlarının yanında köpüklü ayran gelirdi. Gündüz balkonda birbirine giren komşular akşam aynı çay bahçesinde yan yana masalara otururdu; çay bahçesinin hoparlöründen eski bir şarkı yükselir, çatal bıçak sesi dalga hışırtısına karışırdı.
Mithat Bey bastonuna dayanarak çay bahçesine girdi, Nermin Hanım’ın masasının yanından geçerken şapkasını çıkardı.
“Nermin Hanım, incirlerin kumunu yıkadım. Gayet tatlıymış.”
“Çok üzüldüm Mithat Bey. Yarın havluları banyoda silkeleyeceğim.”
“Aman ha! Küvet tıkanmasın, sonra tesisatçı ararız.”
“Sarımsaklı’da insan kuma teslim olmayı öğreniyor.”
“Yarın sabah kordona çıkacak mısınız?”
“Rüzgâr çıkmadan altıda.”
Ertesi sabah altıda kordonda buluştular. Nermin Hanım fırından iki sıcak simit almıştı. Mithat Bey şapkasını çıkarıp selam verdi. Nermin Hanım bir an durdu, elini uzatıp albayın kel kafasından birkaç sarı tane süpürdü.
“Dünkü kum Mithat Bey. Hâlâ duruyor.”
Mithat Bey şapkasını geri taktı.
“Kalsın. Ayvalık hatırası.”



