Sarımsaklı Kum Fırtınası ve Havlu Silkeleme Protokolü: Bacak Yıkama Musluğu Teftişi
Ayvalık Sarımsaklı'nın un gibi yapışan sarı kumu, öğleden sonra patlayan imbat, site kapısındaki sarı plastik hortum nöbeti ve alt kata kum yağdıran balkon çatışmaları.
sarimsakli-kum-firtinasi-ve-havlu-silkeleme-protokolu
I. Sarı Un Fırtınası ve Saat 15.30 İmbatı
22 Temmuz 1991. Saat tam 15.30’du. Ayvalık Sarımsaklı sahilinde termometreler otuz yedi dereceydi.
Sarımsaklı kumsalı yedi kilometre boyunca uzanıyordu. Genişliği yer yer yüz metreyi buluyordu. Kumsal sarı bir un çölü gibi parlıyordu.
Deniz sığdı. Yüz metre ileride bile su ancak diz kapağına geliyordu. Dipteki kum kadife gibi yumuşaktı.
Fakat öğleden sonra saat üçe çeyrek kala Şeytan Sofrası yönünden rüzgar indi. Meşhur Ayvalık imbatı kumsalı yokladı.
Önce hafif bir serinlik getirdi. Sayfiyeciler bu serinliği ferahlık sandı. Büyük bir yanılgıydı bu.
On dakika sonra imbat hırçın bir poyraza dönüştü. Rüzgar kumsalın yüzeyindeki pudra inceliğindeki kumu sıyırdı.
Görüş mesafesi elli metreye kadar düştü. Kumsal sarı bir sis tabakasıyla kaplandı.
Kum taneleri çıplak bacaklara binlerce toplu iğne gibi saplandı. Güneşlenenlerin sırtında kumdan zırh oluştu.
Gözlük camları anında sarı bir tabakayla buğulandı. Çantalara, kitap sayfalarına ve açık termos bardaklarına kum doldu.
Emekli Lise Biyoloji Öğretmeni Mualla Hanım şezlongunda aniden doğruldu. Çantasını göğsüne bastırdı. Yanında gazete okuyan eşi Cevdet Bey’e bağırdı:
— “Cevdet! Dişlerimin arasına kum girdi!”
— “Gazetenin birinci sayfası koptu hanım!”
— “Bırak gazeteyi! Toplanıyoruz hemen!”
— “Deniz daha çok güzeldi Mualla.”
— “Kör olacaksın adam! Bacaklarım zımpara kağıdına döndü!”
— “Peki hanım, çantaları topla sen.”
— “Şemsiyeyi sıkı tut, uçmasın kafamıza!”
Kumsal genel bir panik dalgasıyla boşalmaya başladı. Binlerce insan aynı anda ayaklandı.
Terlikler ele alındı. Çıplak ayaklar sıcak un gibi yakan kuma gömüldü. Her adımda havaya sarı bir toz bulutu savruldu.
Sarımsaklı kumu sadece bir sahil unsuru değildi. Canlı, yapışkan ve inatçı bir mikroorganizmaydı.
Islak tene değdiği an mıknatıs gibi yapışıyordu. Kurusa bile teni bırakmıyordu.
Gerçek savaş ise kumsalda değil, yazlık sitelerin giriş kapısında başlayacaktı.
II. Site Kapısındaki Gümrük: Sarı Hortum ve Bacak Yıkama Teftişi
Sarımsaklı sahil bulvarının hemen arkasında Sağlıkçılar Sitesi yükseliyordu. Dört katlı, geniş balkonlu, sarı boyalı bloklar diziliydi.
Sitenin demir bahçe kapısında stratejik bir kontrol noktası vardı. Beton bir zemin ve duvara monte edilmiş pirinç bir musluk.
Musluğun ucuna yeşil çizgili sarı bir bahçe hortumu takılıydı. Hortumun ucunda ise ayarlanabilir plastik bir tetik bulunuyordu.
Bu alan sitenin sınır kapısıydı. Buradan geçmeden hiçbir canlı dairelere adım atamazdı.
Kapının başında sitenin otuz yıllık sakini Mukaddes Hanım nöbet tutuyordu. Elinde bir maşrapa vardı. Gözlerini gelenlerin bacaklarına dikmişti.
Öğretmen Cevdet Bey ve ailesi kapıya yanaştı. Parmak arası terlikleri kum içindeydi. Diz kapaklarına kadar sarı un sıvanmıştı.
Mukaddes Hanım maşrapayı duvara vurdu. Sert bir sesle uyardı:
— “Durun orada! Tek bir adım atmayın!”
— “Mukaddes Hanım, donduk rüzgarda, içeri girelim.”
— “O ayaklarla halıya basamazsınız Cevdet Bey! Önce teftiş!”
Mukaddes Hanım sarı hortumu açtı. Soğuk kuyu suyu tazyikle fışkırdı.
— “Kaldır sağ ayağını!”
— “Soğuk bu su Mukaddes Hanım!”
— “Sızlanma Cevdet Bey! Parmak aralarını aç!”
Tazyikli su ayak bileklerine çarptı. Sarı kumlar beton oluğa aktı. Kum taneleri logar kapağının etrafında küçük bir piramit oluşturdu.
Teftiş bitmek bilmiyordu.
— “Şimdi sol ayağı kaldır!”
— “Yıkadım ya orayı!”
— “Topuğunda kum kalmış! Baldırına da sıçramış!”
— “Çocuklar da bekliyor arkada ama.”
— “Onlar da sıraya girsin! Dün ikinci katın merdiveninden iki kilo kum süpürdüm!”
— “Tamam Mukaddes Hanım, tertemiz olduk işte.”
— “Daha bitmedi! Şortunun paçalarını çırp bakayım!”
— “Paçamda kum yok Mukaddes Hanım!”
— “Var işte, sarı sarı parlıyor! Tut hortumu oraya!”
Çocuklar titreyerek sıraya girdi. Hortum bacakları buz kestirdi.
Sonunda Mukaddes Hanım onay verdi. Ancak şartı ağırdı:
— “Terlikleri kapıda bırakacaksınız. Daireye kadar çıplak ayakla koşacaksınız!”
Site sakinleri bu askeri nizam altında merdivenlere yöneldi. Fakat asıl felaket üst kat balkonlarında mayalanıyordu.
III. Balkon Suikastı: Havlu Silkeleme ve Çat-Çut Sesleri
Saat 16.30. Merdivenlerden çıkan aileler dairelerine sığındı. Duşlar alındı.
Fakat kumsaldan getirilen havlular hala ıslaktı. Üzerlerinde en az yarım kilo Sarımsaklı kumu barındırıyorlardı.
İşte tam bu saatte sitenin en tehlikeli ritüeli başladı: Balkondan Havlu Silkeleme Protokolü.
Üçüncü kattaki 8 numaralı dairenin balkon kapısı açıldı. Emekli Banka Şefi Nermin Hanım göründü.
Elinde dev boy bir kadife plaj havlusu vardı. Havlu güneşten solmuş turuncu bir desene sahipti.
Nermin Hanım sokağı kontrol etti. Aşağıda kimse yok gibi görünüyordu. Havlunun iki ucundan sıkıca kavradı.
Kollarını geriye doğru savurdu. Ve tüm gücüyle balkondan aşağıya patlattı.
Kumaş havada patladı.
— ÇAT!
Ses sokakta yankılandı. Havlunun lifleri arasındaki binlerce sarı kum tanesi serbest kaldı. Rüzgarın etkisiyle havada sarı bir toz bulutu oluştu.
— ÇAT! ÇAT!
İkinci ve üçüncü darbeler geldi. Ancak büyük bir hesap hatası yapılmıştı.
Hemen alt katta, ikinci katın balkonunda oturan Emekli Albay Mithat Bey ikindi çayını yudumluyordu. Masada taze incir, beyaz peynir ve yeni demlenmiş Rize çayı vardı.
Sarı kum bulutu poyrazla içeri kıvrıldı. Çay bardağının içine, peynir dilimlerinin üstüne ve Mithat Bey’in kel kafasına indi.
Mithat Bey bardağı masaya vurdu. Çay tabağı çatladı. Balkon demirine fırladı. Başını yukarı kaldırdı:
— “Nermin Hanım! Nimetin üstüne kum döktün be kadın!”
Nermin Hanım korkuyla havluyu göğsüne çekti:
— “Ay Mithat Bey, vallahi görmedim sizi!”
— “Görmedin mi? Gözün kör mü senin? İncirler zımpara gibi oldu!”
— “Sadece iki kere silkeledim efendim!”
— “İki kere değil, top atışı yaptın mübarek! Ağzım kum doldu!”
— “Rüzgar aniden ters döndü Mithat Bey, kasıt yok!”
— “Kasıt yokmuş! Her gün aynı rezalet!”
Yan bloktan sesler yükseldi. Balkon demirlerine çıkan diğer komşular kavgaya dahil oldu:
— “Mithat Bey haklı! Aşağıda çamaşır asılı, hepsi mahvoldu!”
— “Siz de dün kilim çırptınız Şükran Hanım, unutmadık!”
— “Ben kilimi sabah sekizde çırptım, kanuna uygun!”
— “Kat Mülkiyeti Kanunu’nda kum çırpma saati mi var beyler?”
Sitede tansiyon bir anda fırladı. Balkonlar arası sözlü düello on beş dakika sürdü.
Sonunda site bekçisi İdris Efendi elinde süpürgeyle bahçeye çıktı:
— “Sakin olun komşular! İdris ağabeyiniz halleder, bağırmayın!”
Kavga güçlükle yatıştırıldı. Fakat kum tehdidi evin her köşesinde kol geziyordu.
IV. Sarımsaklı Altın Kumu Hiyerarşisi ve Çarşaf İşkencesi
Sarımsaklı’da kumu sadece balkondan değil, hayattan da silemezdiniz.
Bu kum mikroskobik bir dehadır. En lüks pansiyonun en kalın pencere contasından bile içeri sızar.
Saat 22.00 olduğunda Sarımsaklı’nın ikinci büyük dramı sahnelenirdi: Yatak Odası Çarşaf Nöbeti.
Kumsaldan dönüp banyoda liflenen insanlar yatağa uzanırdı. Beyaz pamuklu çarşafa temas edildiği an o uğursuz his uyanırdı.
Çarşafın üzerinde gözle görülmeyen minik pütürler vardı. Sağa dönersiniz, bacağınız çizilir. Sola dönersiniz, sırtınız kaşınır.
Emekli Biyolog Mualla Hanım yatakta el fenerini yaktı. Çarşafın kenarını büyüteçle inceledi:
— “Cevdet! Çarşafın içinde Sarımsaklı kumsalı yatıyor!”
— “Yıkandık ya hanım, nasıl girer oraya?”
— “Ayak tabanına yapışmış işte! Yastık kılıfı bile gıcırdıyor!”
— “Uyu artık gözünü seveyim, sabah oldu.”
— “Uyuyamam! Bu kumlar cildimi soyuyor!”
— “Bir bez al da sil o zaman yatağı.”
— “Islak bezle sildim, daha beter çamur oldu!”
Mualla Hanım yatağın çarşafını söktü. Balkon kapısını araladı. Fakat alt kattaki Mithat Bey’in korkusundan balkondan silkeleyemedi.
Çarşafı küvetin içine götürdü. Tazyikli duş başlığıyla küvete çırptı. Küvetin beyaz tabanı saniyeler içinde sarı çamura bulandı.
Sarımsaklı kumu evdeki her eşyayı fethederdi. Çorapların burnuna yerleşirdi. Kitapların sayfalarını sarartırdı. Buzdolabının kapağı açıldığında lastik contadan bile kum dökülürdü.
Yerel halk bu duruma alışıktı. Sarımsaklı esnafı kumu bir lanet değil, bereket olarak görürdü.
Halı yıkamacılar, süpürge satıcıları ve oto yıkamacılar sezon boyunca bayram ederdi.
Oto yıkamacı Salih Usta dükkanın önünde çayını yudumlarken bıyık altından gülerdi:
— “Sarımsaklı kumu olmasa biz aç kalırız yeğenim.”
— “Arabanın bagajından bu kadar kum nasıl çıkar usta?”
— “O kum canlıdır delikanlı. Bagaj fitilini kemirir, stepneye yuva yapar!”
— “Temizlenir mi tamamen?”
— “Asla temizlenmez! Satarken alıcıya Ayvalık hatırası diye hediye edersin!”
— “Yarın yine yıkamaya gelirler mi usta?”
— “Sabah onda yine kuyruktalar, merak etme!”
V. Akşam Barışı: Ayvalık Tostu ve Süpürge Diplomasisi
Saat 20.30 olduğunda Sarımsaklı’nın hırçın rüzgarı yerini ılık bir sahil serinliğine bırakırdı.
Kumsaldaki kum fırtınası biterdi. Gündüzki kavgalar akşam piyasasında buharlaşırdı.
Sarımsaklı kordonundaki tostçular çarşısından kesif bir koku yükselirdi.
Hakiki Ayvalık tostu ekmekleri dev döküm ızgaralara basılırdı. Kasap sucukları, tulum peynirleri ve bol tereyağı kokusu kordonu kaplardı.
Yanında köpüklü yayık ayranı servis edilirdi.
Gündüz balkonda birbirine giren komşular akşam aynı çay bahçesinde yan yana masalarda otururdu.
Mithat Bey bastonuna dayanarak çay bahçesine girdi. Nermin Hanım’ın masasının yanından geçti.
Hafifçe gülümsedi. Şapkasını çıkardı:
— “Nermin Hanım, incirlerin kumunu yıkadım, gayet tatlıymış.”
Nermin Hanım rahat bir nefes aldı. Çantasından bir peçete çıkardı:
— “Vallahi çok üzüldüm Mithat Bey. Yarın banyoda silkeleyeceğim havluları.”
— “Aman ha! Küvet tıkanmasın sonra tesisatçı ararız.”
— “Haklısınız. Sarımsaklı’da insan kuma teslim olmayı öğrenmeli.”
— “Aynen öyle komşu. Bu toprağın fıtratı bu.”
— “Yarın sabah kordon yürüyüşüne çıkacak mısınız Mithat Bey?”
— “Rüzgar çıkmadan altıda çıkarım Nermin Hanım.”
— “Ben de fırından taze boyoz alacağım.”
— “Bize de iki tane ayırt o zaman.”
Çay bahçesinin hoparlöründen eski bir Türk sanat müziği şarkısı yükselirdi. Çatal bıçak sesleri dalga hışırtısına karışırdı.
Gecenin karanlığında kumsal bomboş uzanırdı. Milyarlarca sarı kum tanesi serin imbatın kollarında usulca yer değiştirirdi.
Yazlıkçılar balkonlarında derin uykuya dalarken, kapıdaki sarı hortumun ucundan tek bir su damlası betona düşerdi:
— Şıp.
Ve Sarımsaklı’nın kadim sarı kumu, yarın sabahki yeni kurbanlarını beklemek üzere sessizce dinlenirdi.