Dolabın Önünde Kast Sistemi
Ağustosun en kavurucu salı günüydü, saat 14.30. Kumburgaz Bizimkent Sitesi’nin meydanındaki bakkalda hayat durmuştu. Bakkal Hasan’ın sarı çizgili brandası sıcaktan çatırdıyor, dışarıdaki asfalt yapış yapış eriyordu.
Dükkânın önünde iki dondurma dolabı yan yana dururdu: kırmızı Algida ve mavi Panda. Motorları sıcak havaya aralıksız sıcak rüzgâr üflüyor, sürgülü camların üstünde kalın bir karlanma birikiyordu. İçerisi tam bir kast piramidiydi: en üst rafta altın yaldızlı ambalajlar, en alt çekmecede Meybuz.
On bir yaşındaki Serhat cebinden üç delikli madeni para çıkardı. Toplam elli bin lirası vardı; bu da yalnızca alt çekmecedeki vişneli Meybuz’a yetiyordu.
Meybuz dönemin en acımasız halk tatlısıydı: uzun, şeffaf bir naylon tüpe doldurulmuş boyalı buz. Altından başparmakla itilir, ısırdıkça ön dişleri sızlatırdı. İki dakika sonra şurup biter, geriye tatsız beyaz bir buz kalırdı. En kötüsü dili ve dudakları masmavi ya da kıpkırmızı boyamasıydı; suçüstü yakalanmanın garantili kanıtı.
Serhat dolabın camını kaydırırken yanına sitenin en havalı çocuğu Caner yanaştı. On iki yaşındaydı; üstünde orijinal Lacoste polo, kolunda dijital Casio vardı.
“Ne alıyorsun Serhat? Yine mi Meybuz?”
“Param buna yetiyor Caner.”
“Bırak o boyalı buzları oğlum. Midene taş oturur. Ben kaliteli dondurma yerim.”
Caner kibirle en üst rafa uzandı ve bir Magnum Bademli kaptı. Fiyatı Meybuz’un altı katıydı; Serhat’ın üç günlük harçlığı.
Kara Kaplı Defter
“Cebinde o kadar para var mı senin?”
Caner cebini dışarı çıkardı. Bomboştu.
“Nakit paraya ne gerek var Serhat? Medeniyet var burada. İzle ve öğren.”
Tezgâhın arkasındaki altmışlık Bakkal Hasan gözlüklerinin üstünden baktı, kurşun kalemi kulağının arkasından çıkardı.
“Hasan Amca! Bir Magnum Bademli aldım!”
“Hangi bloktun sen ufaklık?”
“B Blok Daire 12. Müteahhit Ragıp Bey’in oğluyum.”
“Babanın haberi var mı bu dondurmadan?”
“Olmaz mı! Babam dedi ki ne isterse yaz deftere. Cuma akşamı gelince toptan kapatacak.”
Bakkal Hasan tezgâhın altından efsanevi finans aracını çıkardı: sayfaları yağ lekeli, kalın çizgili mavi veresiye defteri. B Blok No: 12, Ragıp Bey sayfasını açtı, kalemin ucunu diliyle ıslatıp yazdı: 1 Magnum.
Bu sistem doksanlar Türkiye’sinin ilk limitsiz kredi kartıydı. Babalar hafta içi İstanbul’da fabrikada, şantiyede ter dökerken yazlıktaki çocuklar bakkal defterine sırtını dayardı. Tek bir sihirli cümle bütün kapıları açıyordu: babam cuma akşamı öder.
Caner ambalajı yırtıp ilk ısırığı aldı. Çikolata kabuk çıtırdayarak kırıldı, vanilya güneşte parladı. Serhat ise Meybuz’un naylonunu dişleriyle yırtmaya çalışıyordu; kırmızı şurup parmaklarına aktı.
Çardakta Sınıf Çatışması
Saat dörtte havuz kenarındaki çardakta büyük bir sınıf çatışması yaşandı. Caner deftere yazdırarak yalnız kendine değil, arkadaşlarına da dondurma çekmişti: Tolga’ya çilekli Cornetto, Murat’a çikolatalı Max. Kendisi günün ikinci Magnum’unu kemiriyordu. Çardakta tam bir sermaye şöleni vardı.
Köşedeki kırık bankta ise Serhat ile dokuz yaşındaki Ali oturuyordu. İkisinin de dudakları morarmış, dilleri kıpkırmızı olmuştu.
“Serhat abi, benim Meybuz damlıyor.”
“Alttan em suyunu. Çabuk tüket.”
“Caner abilerin dondurması hiç damlamıyor.”
“Onlarınki kremalı çünkü. Bizimki saf kuyu suyu ve gıda boyası.”
Kumburgaz’ın dondurma hiyerarşisi herkesçe bilinirdi. En altta Meybuz vardı, naylondan alttan itilerek yenirdi. Onun üstünde çubukta hızla yalanan Panda Stix, düşürmeden bitirme telaşıyla Max, en alttaki çikolatalı ucu için yenen Cornetto gelirdi. En tepede ağır ağır, çıtırdatarak yenen Magnum Bademli otururdu.
“Serhat! Gel sana da bir Max ısmarlayayım.”
Serhat başını dik tuttu: “İstemez. Ben Meybuz seviyorum. Daha serinletici.”
“Serinletici mi? Dudakların vampir gibi olmuş oğlum! Aynaya baksan korkarsın!”
Murat ile Tolga güldü. Serhat sessizce son buz parçasını yuttu; boğazı acıdı.
Ama bu sahte saltanatın arkasında görünmez bir tehlike işliyordu. Kara kaplı defterde B Blok 12’nin sayfası hızla doluyordu. Salı başlayan hesap perşembe ikindisi 3,8 milyon liraya dayanmıştı.
Cuma Akşamı Hesaplaşma
Cuma akşamı sekizi çeyrek geçe beyaz bir Renault Broadway siteye girdi. Tavan bagajında şişme botlar ve bavullar bağlıydı. Direksiyondaki Ragıp Bey bütün hafta İstanbul sıcağında çalışmış, gözleri kan çanağına dönmüştü. Eve çıkmadan önce iki ekmek ve bir paket Maltepe almak için bakkala uğradı.
“Selamün aleyküm Hasan Efendi. İki taze ekmek, bir de paket Maltepe.”
“Aleyküm selam Ragıp Beyim, hoş geldiniz! Defteri de kapatalım mı bu akşam?”
Ragıp Bey cüzdanını çıkardı:
“Kapatırız tabii. Hanım ne kadar yazdırdı? Yüz bin, iki yüz bin?”
Hasan bıyık altından gülümsedi:
“Yenge Hanım sadece bir koli yumurta aldırdı. Ama sizin mahdum Caner Bey maşallah siteyi doyurdu. Kırk iki dondurma yazılı burada.”
Ragıp Bey’in rengi kül gibi oldu:
“Kırk iki mi? Kaç para tuttu bu?”
“Tam dört buçuk milyon Ragıp Bey.”
Dükkânda yalnızca dondurma dolabının motoru inledi. Ragıp Bey’in şakağındaki damar zonklamaya başladı:
“DÖRT BUÇUK MİLYON MU? Çocuğa dondurma fabrikası mı aldın Hasan!”
“Ben bilmem beyim. ‘Babam dedi ki deftere yazın’ dedi.”
O akşam B Blok ikinci kattan yükselen sesler bütün siteyi ayağa kaldırdı. Balkon kapıları açıktı; Ragıp Bey’in kükremesi havuzun suyunu titretti:
“Kırk iki Magnum ne demek! Dondurmacı dükkânı mı işletiyorsun sen!”
“Baba, arkadaşlar çok sıcak dedi…”
“Arkadaşlar sıcak dedi diye kırk iki dondurma mı yazdırılır?”
“Baba bir daha yapmam…”
“Yapamazsın zaten! Dört buçuk milyon verdim Hasan’a!”
“Sıcaksa denize girseydin! Bu yaz sana bisiklet de yok, kordon boyu da yok!”
Meybuz Realizmi
Ertesi sabah güneş sahili yine kavuruyordu. Serhat elinde vişneli Meybuz’uyla çardağa yürüdü, naylonu başparmağıyla itip şapırdata şapırdata emdi. Dili yine kıpkırmızı oldu; bu sefer kimse gülmedi.
Çardağın beton direğinin dibinde Caner dikiliyordu. Lacoste gitmiş, yerine eski soluk bir penye gelmişti. Titreyen parmaklarla cebinden yirmi beş bin lira çıkardı. Panda dolabının en alt çekmecesine uzanıp portakallı bir Meybuz aldı, tezgâha doğru alışkanlıkla seslendi:
“Hasan Amca, bir Meybuz aldım! Deftere yaz, babam cuma…”
Bakkal Hasan gözlüklerinin üstünden baktı, kalemi kulağının arkasında bıraktı:
“Hangi bloktun sen ufaklık?”
Caner madeni parayı tezgâha bıraktı, naylonu dişleriyle yırttı. Serhat yanına oturdu.
“Nasıl, portakallı iyi mi?”
“Fena değil. Serinletiyor en azından. Babam kredi kartını iptal etti Serhat. Eylüle kadar ambargo var.”
“Ben sana demedim mi? Meybuz bu sitenin gerçeğidir. Alttan iyi bastır da üstüne akmasın.”
İki çocuk kaldırım taşında yan yana oturdu. Biri vişneli, öbürü portakallı boyalı buzunu emdi; ikisinin de dili boyandı. Kumburgaz sahilinde sınıflar eşitlenmişti; renkler hâlâ farklıydı.



