Bakkal Rıza’nın Sundurması
Temmuz sıcağının tepe noktası, saat 14.10. Datça Palamutbükü’nde sahil yolunun asfaltı eriyor, havaya zift ve kuru çam kokusu yayılıyordu. Sahil bakkaliyesinin önünde sarı gazoz kasaları yığılıydı. Yetmiş yaşındaki Bakkal Rıza Amca elli yıldır bu dükkânı işletirdi; hangi sitede kimin kaldığını ezbere bilir, veresiyeyi deftere kurşun kalemle yazardı. Bozuk paraları boş bir çay bardağına dolduruyordu. Çocuklara dik dik baktı:
“Yine mi geldiniz haylazlar? Yolu boşaltın, kamyon geçecek!”
Dükkânın arkasındaki sundurma paslı bir bisiklet mezarlığıydı. Çam iğneleri ve eski kartonlar arasında on araç bekliyordu: altı vitessiz yeşil Pinokyo, üç çelik kadrolu kırmızı Bisan ve süngeri yırtık, boyası dökülmüş, markası artık okunmayan bir hurda.
Kapıda on üç yaşındaki Serdar ile kuzeni Murat dikiliyordu. Parmak arası terlikleri sıcaktan yumuşamış, mayolarının cebindeki madeni paralar deniz suyundan büzüşmüştü. Karşılarında çırak Vedat oturuyordu; boynunda kirli bir havlu, ağzında sönmüş bir sigara, elinde tekerlek somunu:
“Saati yirmi lira. İki kişi tek bisiklete binmek kesinlikle yasak! Selenin demirini yamultuyorsunuz sonra. Depozito vermeyene de bisiklet yok!”
Serdar buruşuk bozuklukları saydı: yirmi dört lira. Yazlık ekonomisinin acımasız kuralı devreye girdi.
“Vedat Abi, valla son paramız bu. Ama bak, Murat’ın kolunda Casio var. Orijinal, kronometreli, su geçirmez! Rehin bırakalım. Getirmezsek saat sende kalsın.”
Vedat saati aldı, ışık düğmesine bastı, sonra kronometreye: Bip! Dudak büktü.
“İyi, bırak masaya. Ama arka demire ikinci kişiyi bindirmek yok! Çamurluğu eğerseniz saati vermem, babana da hesap keserim!”
Seçilen araç yeşil bir Pinokyo’ydu. Kadrosunda eski kaynak izleri vardı, zinciri sarkıyordu. Bu araç özgürlük değil, iki tekerlekli bir kaza davetiyesiydi.
Rehin Hukuku
Yazlık bakkallarında kiralama garip bir teminata dayanırdı. Müşteriler on bir ile on beş yaş arası mülksüz çocuklardı; nakit depozito istemek imkânsızdı. Bu yüzden çocukluğun en değerli eşyaları rehin verilirdi.
Tezgâhın altındaki bisküvi kutusu bir rehin müzesiydi: dijital saatler, walkman kulaklıkları, babadan aşırılmış bir çakmak, kimsenin geri almaya gelmediği bir gazoz açacağı. Bisiklet kaza yaparsa kutudaki eşya haczedilir, çırak Vedat’ın koluna ganimet olarak geçerdi. Babaya yakalanma korkusu ise çocuğu saati kurtarmaya zorlardı. Rıza Amca akşamları kutuyu açıp eşyaları tek tek sayar, her birine kısa bir hüküm verirdi. Dijital saate “Pili zayıf ama koy kutuya”, çakmağa “Bunu nereden aşırdın velet?”, gazoz açacağına “Bunu ne yapayım, para getir.” Kutu yaz sonunda hiçbir zaman boşalmazdı; eylülde içinde kalanlar, gelecek yazın ilk müşterilerine hatıra olarak gösterilirdi.
Yokuş Aşağı Çift Kişi
Bakkalın köşesi dönülür dönülmez verilen sözler buharlaştı. Murat Pinokyo’nun arka demirine yan oturdu, Serdar selede ayağa kalkıp pedallara asıldı. Minik tekerlekler seksen beş kiloluk yükün altında inledi, ön tekerlek şahlanacak gibi oldu. Sitenin köpekleri havlayarak peşlerine düştü.
Hedef sitenin arkasındaki dik yokuştu. Tepeye çıkmak on beş dakika sürdü; her pedalda dişliler sıyrıldı. Asıl macera inişte başladı. Yokuşun sonu ana yola ve çöp bidonlarına çıkıyordu.
“Bırakıyorum Murat! Hazır mısın?”
“Arkaya yaslan, ön teker zıplamasın!”
Bisiklet hızlandı. Rüzgâr kulaklarda uğuldadı, terlikler pedaldan kaydı. Yokuşun ortasında site yöneticisi Selami Bey’in beyaz Toros’u yola burnunu çıkardı. Serdar ön frene asıldı. Fren kolu boşa çıktı; paslı tel koptu ve Serdar’ın çıplak bacağına kırbaç gibi çarptı. Geriye arka fren kaldı ama pabuç yıllar önce erimişti. Metalden duman ve korkunç bir çığlık yükseldi, hız hiç kesilmedi.
“Serdar durdur şunu! Arabaya çarpıyoruz!”
“Fren koptu oğlum! Terliğini bas asfalta!”
İkisi de terliklerini asfalta bastı. Geniz yakan bir yanık plastik kokusu çıktı, terlik tabanları iki saniyede eridi. Bisiklet site girişindeki kum yığınına ve paslı çöp konteynerine yanlamasına bindirdi.
Toz dağıldığında Serdar kumun üstünde sırtüstü yatıyordu. Murat çöp bidonunun kapağına sarılmış titriyordu. Pinokyo’nun jantı sekiz çiziyordu.
Zincir Attı
Kazadan kurtulunsa bile ikinci bela mutlaka gelirdi. Kiralık bisikletlerin zinciri hiçbir zaman gergin olmazdı; ilk tümsekte dişliden sıyrılır, kadro ile ayna arasına sıkışırdı. Zincir attığı an pedal boşa döner, diz gidon vidasına çarpardı. Yazlık çocuklarının kaval kemiklerindeki morlukların baş sebebi buydu.
Sonra ilkel tamir ayini başlardı. Bisiklet ters çevrilir, sele ve gidon asfalta oturtulur, yerden kuru bir dal ya da dondurma çubuğu aranırdı. Çubuk bulunamazsa çıplak parmaklar devreye girerdi.
“Elini sürme, simsiyah olursun!”
“Annen o ellerle seni eve sokmaz!”
“Çubuk girmiyor araya, fena sıkışmış!”
“Tut elimi, asılıyorum… Hah, oturdu!”
Operasyon biterdi ama fatura ağırdı. Parmaklar tırnak diplerine kadar kapkara yağa bulanırdı. Bu yağ deniz suyuyla çıkmaz, sabun yalnızca köpüğü griye çevirirdi. Çaresi annenin banyoda çamaşır tozuyla lif çekmesiydi. Ya da beyaz tişörte silinip suç ebedileştirilirdi. Serdar ellerini şortunun arkasına sildi. Şortta iki dev siyah el izi kaldı; akşam evde kopacak fırtınanın tapu senedi.
Kasanın Önünde Hesaplaşma
Filonun katı bir sınıf düzeni vardı. Kırmızı Bisan’lar saati yirmi beş liraydı; kiralayan çocuk sahilde hava atar, kızların önünden geçerken arka tekerleği kaydırırdı. Yeşil Pinokyo’lar yirmi liraydı; iki kişi binilince selesi arkaya yatardı. Markası okunmayan hurdayı ise parası yetmeyenlere on beş liraya zorla verirlerdi.
Kiralama süresi yirmi dakika geçmişti. Çocuklar bisikleti sürerek getirdi. Vedat dondurma dolabına yaslanmış, saatine bakıyordu:
“Nerede kaldınız lan? Bir saat parası daha yazıyorum!”
“Vedat Abi, yokuşta fren koptu, araba çarpıyordu! Tekerlek biraz yalpalıyor ama çekiçle vurunca düzelir!”
Vedat tekere ayağıyla vurdu, kopuk teli tuttu:
“Gitti güzelim fren teli! Jant da sekiz çiziyor! Casio’yu unutun, bu hasar yüz liradan aşağı çıkmaz. Babana da söyleyeceğim!”
Ekmek almaya gelen C Blok yöneticisi Fikret Öğretmen araya girdi:
“Bırak çocukları korkutmayı Vedat! O hurdanın freni geçen hafta da tutmuyordu. Ver saati, al şu yirmi lirayı, helalleşin. Rıza’ya da söyleyeceğim, kaldırsın bu paslı hurdaları kapıdan!”
Saat kurtarıldı. Murat hemen düğmesine bastı: Bip! Fikret Öğretmen ikisine birer buz gibi gazoz ısmarladı. Kapakları demir korkuluğa vurup açtılar, taş bordürde oturup kana kana içtiler. Serdar bacağındaki morluğa, sonra yağlı şortuna baktı. Akşam annesinden terlik yiyeceği kesindi.
Ertesi gün saat ikide ikisi yine sundurmanın önündeydi. Serdar, Vedat bir şey sormadan Murat’ın saatini kolundan çıkarıp masaya koydu. Vedat saate, sonra çocuklara baktı:
“Söyleyeyim de bilin. İki kişi tek bisiklete binmek yok.”
“Yok abi,” dedi Serdar. “Bugün üç kişiyiz.”
Arkalarında, dün yokuşta peşlerine takılan sokak köpeği oturmuş, dilini çıkarmış bekliyordu.



