Badem Ağacının Altında İki Kubbe
11 Ağustos 1996, saat 11.30. Datça yarımadasının virajlı yolu sıcaktan kavruluyor, Knidos’a uzanan dar asfaltta zeytin dalları arabalara sürtünüyordu. Tepeden bakınca Palamutbükü koyu zümrüt yeşiliydi; suyun altındaki beyaz çakıllar tek tek sayılıyordu. Koyun arkasında dalları meyveden eğilmiş asırlık nurlu badem ağaçları sıralanırdı.
Bu vadide doksanların başında Knidos Taş Evler Kooperatifi kurulmuştu: Datça taşından örülmüş, begonvilli bahçeli yirmi dört villa. Sakinleri emekli yargıçlar, tıp profesörleri ve eski büyükelçilerdi. Girişteki oyma tabelada “Sükûnet ve Huzur Sitemizdir” yazardı. Burada radyo dinlemek bile hoş karşılanmazdı.
Sitenin yönetim kurulu başkanı, emekli Danıştay üyesi Cevat Bey verandada gazetesini katladı, gözlüğünü çıkarıp sahile baktı. Kaşları çatıldı. Sitenin önündeki badem ağacının altına fosforlu yeşil iki kubbe çadır kurulmuş, dallara hamaklar ve çamaşır ipi gerilmişti. Ağaca bir çalı süpürgesi yaslanmıştı; kim olduklarını bilmiyordu ama düzenli oldukları belliydi, bu da Cevat Bey’i daha çok sinirlendirdi.
“Selim Bey! Dürbünü getirin çabuk!”
“Ne oldu Cevat Bey, yangın mı var?”
“Yangından beter! Sahilimize çadırcılar yerleşmiş!”
“Zabıta mı çağırsak?”
“Önce ben bir uyarayım. Kanunu anlasınlar.”
“Bizim şezlong alanına yaklaşmasınlar sakın!”
“Yaklaşamazlar efendim, tapu krokisi elimde!”
Böylece Palamutbükü’nün en büyük sınıf savaşı fitillendi.
Menemen ve Anayasa
Çadırların sakinleri ODTÜ ve Boğaziçi’nden dört üniversite öğrencisiydi. Sırt çantalarıyla Datça otobüsünden inip Akçabük virajını yürüyerek geçmişler, sıcağın altında tek bir gölge bulmuşlardı. Çadırın önünde iki taşın arasına sıkıştırılmış emaye tavada menemen pişiyor, domates kokusu kekiğe karışıyordu.
Barış tahta kaşıkla menemeni karıştırırken Cevat Bey beyaz keten pantolonu, deri terlikleri ve elinde sarı bir dosyayla geldi.
“Gençler! Kimden izin aldınız buraya çadır kurmak için?”
“Kimseden efendim. Burası halk plajı değil mi?”
“Bu ağaç sitenin peyzaj sınırındadır!”
“Ağacın tapusu var mı beyefendi?”
“Tapusu yoksa da elli yıllık teamülü vardır delikanlı!”
“Doğada kamp yapmak anayasal haktır efendim.”
“Ben Danıştay üyesiyim çocuk! Anayasayı bana mı öğretiyorsun?”
“Saygımız sonsuz ama menemenimiz soğuyor efendim.”
“Menemeninizi de alın gidin! Köy meydanında lokanta var!”
“Öğrenciyiz efendim, bütçemiz sınırlı.”
Cevat Bey kıpkırmızı oldu, dosyayı koltuğunun altına sıkıştırıp siteye yürüdü. Taş merdivenleri çıkarken arkasından yumurtanın cızırtısı geliyordu.
Kilitli Musluk
Saat dörtte güneş sırtları yakmaya, çadırdaki sular ısınmaya başladı. Gençlerden Deniz iki boş beş litrelik bidonla sitenin otoparkındaki yeşil bahçe musluğuna süzüldü. Musluk sitenin artezyen kuyusuna bağlıydı, buz gibi su akıtırdı.
Bidonlar dolmaya başlamıştı ki emekli fizik profesörü Hikmet Bey balkondan megafonla kükredi.
“Bırak o musluğu delikanlı!”
“Sadece iki litre içme suyu alacaktık efendim.”
“O su kooperatifin parasıyla çıkıyor! Pompanın elektriğini biz ödüyoruz! Bakkala git!”
“Parasını verelim efendim.”
“Biz su satıcısı mıyız delikanlı?”
“Bakkal iki kilometre ötede, hava kırk derece.”
“Genç adamsın, spor olur!”
“İki yudum suyun lafı mı olur komşulukta?”
“Biz komşu değiliz delikanlı. Burası özel mülk.”
Hikmet Bey aşağı inip vanayı kapattı, üstüne kırmızı bir asma kilit taktı ve anahtarı cebine attı.
“Ağaçları nasıl sulayacaksınız peki?” diye sordu Deniz.
“Biz kendi suyumuzu kendimiz idare ederiz.”
Palamutbükü’nde su savaşı resmen başlamıştı. Bu savaştan kazançlı çıkan tek taraf iki kilometre ötedeki köy bakkalıydı: sitelilere gazete, çadırcılara damacana satıyor, ikisine de aynı gülümsemeyle “Kolay gelsin” diyordu.
Gece 01.30: Gitar ve Jandarma
Gece koy derin bir sessizliğe büründü. Cırcır böcekleri ötüyor, Samanyolu çıplak gözle görünüyordu. Saat 01.30’da çadırların önünde kuru zeytin dallarıyla küçük bir ateş yakıldı, klasik gitar kılıfından çıktı ve Türkiye sahillerinin en kaçınılmaz şarkısı, Haluk Levent’in “Akdeniz Akşamları” başladı. Nakarat koyda yankılanıp sitenin yatak odalarına kadar sızdı.
Cevat Bey yatağında dikildi, yastığı duvara fırlattı.
“Yeter artık Melahat! Bu gece uyku haram!”
“Gençtirler Cevat, söylesinler iki şarkı.”
“Saat ikide anayasal dinlenme hakkım gasp ediliyor hanım!”
Telefonu kaldırıp jandarmayı aradı: izinsiz ateş, yüksek sesle müzik, kamu huzuru. Yarım saat sonra devriye arabasının mavi-kırmızı lambaları badem ağaçlarını aydınlattı. Askerler arabadan indi. Cevat Bey sabahlığıyla verandadan zafer kazanmış bir komutan gibi bakıyordu; Selim Bey de dürbünüyle yan verandadaydı.
Astsubay çadıra yürüdü.
“İyi akşamlar gençler. Ateşi söndürün, gitarı da toplayın. Komşular rahatsız olmuş.”
“Hemen söndürüyoruz komutanım, kusura bakmayın.”
“Bir daha şikâyet gelirse çadırları kaldırırız.”
Jandarma tutanak tutmadan ayrıldı. Cevat Bey balkonda dişlerini sıktı; istediği tahliye gelmemişti.
Kıyı Kanunu Düellosu
Ertesi sabah onda sahilde hukuk paneli kuruldu. Cevat Bey yanına kooperatifin hukuk danışmanını almıştı. Gençler kumsalda mayolarıyla oturuyordu; Barış’ın elinde 3621 sayılı Kıyı Kanunu’nun bir fotokopisi vardı.
“Bakın Cevat Bey, beşinci madde: kıyılar herkesin eşit ve serbest olarak yararlanmasına açıktır!”
“Devamını da oku. Önce kamu yararı gözetilir.”
“Biz de kamu yararına kamp yapıyoruz.”
“Ağacın dalına mayo asmak kamu yararı mıdır?”
“Doğal kurutma yöntemi efendim.”
“Çevre kirliliği yaratıyorsunuz!”
“Tek bir çöp bırakmadık, bakın poşetimiz burada.”
“Buranın aidatını biz ödüyoruz!”
“Kumsalın aidatı olmaz efendim.”
Yan şezlonglardan köylüler ve tatilciler toplandı. Köyün muhtarı Ali Dayı elinde bir sepet taze incirle kalabalığı yardı.
“Ne bağrışırsınız sabah sabah?”
“Muhtar, kaldır şu çadırları! Görüntüyü bozuyorlar!”
“Niye kaldırayım Cevat Bey? Deniz koca deniz, gökyüzü koca gökyüzü. Hepimize yeter be.”
“Kural var, nizam var Ali Dayı!”
“Gönül zenginliği de var Cevat Bey, onu unutma.”
Badem Diplomasisi
Öğleye doğru hava yine kırka dayandı, rüzgâr durdu ve sıcak iki tarafın da sesini kesti. Barış elinde bir tabak sıcak menemenle Cevat Bey’in verandasına çıktı.
“Bu nedir evlat?”
“Köy domatesiyle yaptık efendim. Tadına bakın istedik.”
Cevat Bey tereddüt etti. İçeriden Melahat Hanım çıktı.
“Al Cevat al, çocuk emek vermiş.”
Cevat Bey çatalı batırdı. Yüzündeki sertlik yavaşça çözüldü.
“Tuzu biraz az ama fena değil. Dur gitme. Otur şuraya.”
Masadaki nurlu badem kasesini ve küçük tahta çekici uzattı.
“Yanlamasına vuracaksın, içini ezmeyeceksin.”
Barış vurdu, kabuk çıtırdadı, bembeyaz iç ortaya çıktı.
“Çok lezzetliymiş efendim.”
“Gördün mü? Datça bademi böyle yenir. Gitarı gece on ikiden sonra çalmayın yeter. Hortumun kilidini de açtırıyorum.”
O gece on ikiye beş kala gitar sustu. Sitenin verandalarından biri karanlıkta biraz bekledi, sonra bir ses geldi:
“Barış! O Akdeniz şarkısını bir kere daha çal, Melahat Hanım uyumamış.”
Çadırdan cevap geldi:
“Saat on iki oldu Cevat Bey. Kural var, nizam var.”



