22.45: Zifiri Karanlık
Datça Aktur’un yamaçlara kurulmuş beyaz villaları gece sessizliğine gömülmüştü. Saat 22.45’ti. Ağustos rüzgârı çam ormanlarının reçine kokusunu koya taşıyor, sokak lambaları yalnızca ana yolda cılız sarı daireler çiziyordu. Ara yollar zifiri karanlıktı. Gökyüzünde Samanyolu bütün haşmetiyle duruyordu.
D Blok otoparkının arkasındaki istinat duvarının dibinde fısıltılar yükseliyordu. On iki yaşındaki Cemil ile arkadaşı Onur diz çökmüş, ortalarına metal bir takım çantası açmışlardı. Önlerinde dönemin efsanesi duruyordu: bordo bir Pinokyo. Arkasında uzun beyaz bir muz sele, gidonu koç boynuzu gibi göğe kalkmış.
“Onur, feneri yaklaştır. Somunu göremiyorum.”
“Ağabey çok geç oldu, bekçi amca birazdan devriyeye çıkar.”
“Çıksın bekçi, umurumda değil.”
“Babam bu saatte bisiklet sürdüğümü duyarsa beni keser!”
“Korkma velet. Birazdan bu tekerleğe elektrik vereceğiz.”
“Gerçekten yanacak mı o far?”
“Yanacak. Önümüzü gündüz gibi aydınlatacak.”
“Ampul patlamasın sakın?”
“Bakkaldan yedek ampul aldım, merak etme.”
Krom Dinamo ve 10 Numara Anahtar
Cemil çantadan 10 numara açık ağız anahtarı çıkardı. Yanında kadife bir beze sarılı, gıcır gıcır bir parça duruyordu: krom kaplı bir bisiklet dinamosu. Onu dün kasabadaki bisikletçi Kör Remzi’den tam iki haftalık harçlığıyla almıştı. Üstünde tırtıklı minik bir metal kafa, altında yaylı bir mandal vardı.
Kelepçeyi ön maşanın sol çatalına yerleştirip cıvatayı sıktı. İki ince kabloyu tırnağıyla soydu; kırmızıyı farın pirinç duyuna doladı, siyahı maşanın boyasız demirine bağladı. Makine yağını şortuna sildi.
Sitede bisikletlerin bir hiyerarşisi vardı ve herkes yerini bilirdi. En altta çıplak bisiklet dururdu. Pedallara kedi gözü reflektör takan bir basamak yükselir, gidona nikelaj dikiz aynası takan “motorcu” sayılırdı. Muz sele iki kişi binmek demekti, yani sosyal hayat. Ama dinamo başka bir şeydi. Dinamosu olan çocuk karanlığın sahibiydi; ötekiler akşam ezanıyla eve girerken o, kendi ışığını kendi bacaklarıyla üretirdi. Aktur’da o yaz dinamosu olan tek çocuk yoktu. Bu gece olacaktı.
“Tamamdır Onur. Montaj kusursuz.”
“Şimdi ne yapacağız?”
“Şimdi mandala basacağız. Hazır mısın sese?”
Klik ve Vızıltı
Cemil sol başparmağını yaylı mandala koyup bütün gücüyle bastırdı. Klik! Yay boşaldı, dinamonun tırtıklı kafası Pinokyo’nun beyaz yanaklı ön lastiğine yapıştı, kauçuğa iki milim gömüldü. Cemil bisikleti sehpaya kaldırıp pedala asıldı.
Tekerlek döndü ve karanlık otoparkta o meşhur mekanik çığlık patladı: VZZZZZZT! Dinamonun içinde mıknatıs döndü, bakır teller elektrik üretti. Ön çamurluğun üstündeki yuvarlak far önce turuncu bir kızıllıkla uyandı. Cemil hızlandıkça far güneş gibi parladı, ışık demeti karşıdaki beyaz istinat duvarına vurdu.
“Yandı! Vallahi yandı Cemil!”
“Gördün mü oğlum? Araba farı gibi maşallah!”
“Ses de çok acayip çıkıyor!”
“Motor gibi vızlıyor oğlum. Şimdi piste çıkıyoruz.”
Önde Far, Arkada Ferrari
Cemil için tek far yetmezdi. Cebinden mavi bir çamaşır mandalı ve eski bir maça kızı çıkardı. Mandalı arka çatala tutturdu, iskambil kâğıdını jant tellerinin arasına soktu. Plan kusursuzdu: önde araba farı, arkada Ferrari egzozu.
Cemil seleye atladı, Onur muz selenin arka ucuna ilişti. İlk hamleyi yaptıklarında acımasız fizik kanunu devreye girdi. Dinamo tekerleğe bastırdığı için pedallar kurşun gibi ağırlaşmıştı; sanki arkaya yirmi kiloluk bir çimento torbası bağlanmıştı.
“Asıl bacaklarına Cemil! Yavaş gidiyoruz!”
“Ağırlaştı oğlum tekerlek! Dinamo lastiği tutuyor!”
“Daha hızlı bas, far sönüyor baksana!”
Gerçekten de Cemil yavaşladıkça far titreyerek soluyordu. Işığın sönmemesi için bacakların piston gibi durmadan dönmesi gerekiyordu. Karanlıkla aralarındaki tek şey Cemil’in baldırlarıydı.
Yokuş aşağı viraja girdiklerinde ise her şey değişti. Hız birden arttı, rüzgâr kulaklarında uğuldadı, gece esintisi terli göğüslerini serinletti. Bahçelerden köpekler havladı ama arkalarından bakmakla yetindi. İskambil kâğıdı tellere çarptıkça makineli tüfek gibi takırdıyor, dinamo tiz bir ıslık çalıyor, sarı far karanlığı bıçak gibi yarıyordu. Uzakta denizin üstünde dolunay parlıyordu. İki çocuk kendilerini gece yarısı Formula 1 yarışında sandı. Virajdan sonra kısa bir tırmanış vardı; far yine soldu, Cemil yine ayağa kalkıp pedallara yüklendi, Onur arkadan “Bas! Bas!” diye bağırdı. Formula 1 pilotları da muhtemelen böyle bağırıyordu, ama onların arabasında kimse arkada oturmuyordu.
Bekçi İdris Efendi’nin Feneri
Saat 23.15’te bisiklet sitenin meşhur çamlık virajına roket gibi akıyordu. Virajın çıkışında emektar gece bekçisi İdris Efendi devriyedeydi. Altmış yaşındaydı; başında gri kasket, elinde pilli koca bir demir fener. Uzaktan gelen vızıltıyı ve makineli tüfek sesini duyunca irkildi.
“O ne be? Helikopter mi iniyor yola?”
Fenerini virajın karanlığına çevirdi. Virajdan tek gözü sarı yanan, arkasından deli sesler çıkaran bir Pinokyo fırladı.
“Eyvah! Bekçi İdris Amca yolda dikiliyor!”
“Frene bas Cemil! Çarpacağız!”
“Kontrapedal tutmuyor Onur! Çok hızlandık!”
İdris Efendi düdüğünü öttürdü.
“DURUN ULAN EDEPSİZLER! KİM O BİSİKLETTEKİ?”
Cemil gidonu sola kırdı, arka tekerlek kaydı, çakıllar havaya savruldu. Bisiklet kıl payı bekçinin yanından geçti; İdris Efendi kendini son anda çalılığa attı. Cemil tenis kortunun paslı kapısından süzülüp trafo binasının arkasındaki gölgeye girdi. Pedalları kilitlediler, nefeslerini tuttular. Trafonun kalın uğultusu kalplerinin çarpıntısına karıştı.
“Cemil, far hâlâ yanıyor mu?” diye fısıldadı Onur.
“Yanmıyor oğlum, tekerlek durdu.”
“İyi. Ben de korktum, bizi farından tanır diye.”
“Bütün sitede tek dinamo bizde. Farından tanımasa sesinden tanır.”
Onur bunu duyunca iskambil kâğıdını tellerden çekip cebine soktu. Delil ortadan kalkmıştı; geriye yalnızca bir Pinokyo, bir dinamo ve iki ter içinde çocuk kalmıştı.
Bekçi dışarıdaki yoldan fenerini sallayarak geçti.
“Görürsünüz siz yarın sabah! Kimin bisikleti olduğunu bulacağım!”
Adımlar uzaklaştı. Çocuklar birbirine bakıp sessizce kıkırdadı.
Lastikteki Yanık
Saat 23.45’te bisikleti D Blok’un kömürlüğüne gizlice soktular. İkisi de ter içindeydi ama yüzlerinde çılgın bir zafer tebessümü vardı. Cemil mandalı yukarı çekti, dinamonun kafası lastikten ayrıldı, sessizlik geri geldi.
El fenerini ön tekerleğin beyaz yanağına tuttuklarında gecenin resmî faturasını gördüler: lastiğin kenarında derin, simsiyah bir yanık oyuğu. Eriyen kauçuk etrafa taze yanık kokusu yayıyordu.
“Lastik erimiş Cemil. Baban fark eder mi?”
“Etsin. Değmez miydi o sarı ışığa?”
“Sonuna kadar değerdi. Hayatımda hiç bu kadar hızlı uçmadım.”
“Yarın gece arka sahile süreriz.”
“Süreriz ama bu sefer iki mandal takalım, ses daha çok çıksın!”
Ertesi sabah bakkalın önünde İdris Efendi, Cemil’in babasına gecenin olaylarını anlatıyordu.
“Bey, dün gece çamlık virajına bir şey indi. Sarı ışık, makineli tüfek sesi. Ben helikopter dedim.”
Cemil’in babası ekmeği koltuğunun altına aldı, eve döndü, kömürlüğün kapısını açtı. Pinokyo’nun lastiğindeki siyah ize uzun uzun baktı. Sonra kapıyı kapatıp bakkala geri yürüdü.
“İdris Efendi, haklısın. Helikopterdi. Gördüm, iniş izi duruyor.”



