Ayaklar Suda

14 Ağustos 1994, saat 19.30. Gümüşlük koyunda güneş denize gömülüyor, gökyüzü kan kırmızısına dönüyordu. Antik Myndos’un taşları suyun altında parlıyordu. Tavşan Adası’na uzanan Kral Yolu sığlaşmış, su bileklere inmişti; yüzlerce tatilci paçalarını sıvamış, elinde terlikleriyle antik taşların üstünde dengede durmaya çalışıyordu. Kıyıda su kabağından lambalar tek tek yandı.

Bu masalsı tablonun hemen arkasında bir gastronomi tuzağı kuruluyordu. Sahil boyunca beyaz örtülü masalar denizin içine kadar uzatılmış, ahşap ayakları yosunlu sulara gömülmüştü. Restoranın kapısında şef garson Necmi ellerini ovuşturarak belirdi.

“Hoş geldiniz beyefendi! En ön masa gün batımına ayrıldı!”

“Deniz masanın altına kadar geliyor ama şefim?”

“Gümüşlük’ün kerameti burada! Ayaklar suda, kadehler havada!”

“Menü alabilir miyiz?”

“Menüyü boş verin beyefendi! Balık denizden yarım saat önce çıktı! Bizde yabancı yok, sizi mahcup etmeyiz!”

“Masa sallanıyor gibi?”

“Dalgadandır o beyefendi, tahta iskele esner!”

İstanbullu reklam ajansı sahibi Metin Bey tereddütle oturdu; sandalyenin bacağı ıslak çakıla gömüldü, tuzlu su deri sandaletine değdi. Ama manzara o kadar güzeldi ki itiraz edemedi. Bu teslimiyet, tezgâhın ilk zaferiydi.

Meze Tepsisi ve Gramajsız Lahoz

Güneş battı, koyu mor bir karanlık çöktü. Masaya yirmi porselen tabaklı dev bir ahşap tepsi yanaştı. Necmi tabakları tek tek tanıttı.

“Deniz börülcesi, kaya koruğu, Girit ezmesi, ahtapot salatası, fava, köz patlıcan, hardallı levrek marin!”

“Bize sadece fava ve börülce yeter.”

“Olur mu beyefendi? Gümüşlük’e gelip ahtapot yemeden dönülmez!”

“Porsiyonlar küçük ama bunların?”

“Tadım tabağı bunlar beyefendi, hepsinden azar azar tadacaksınız!”

Necmi cevabı beklemeden dört ekstra tabağı şak diye masaya bıraktı.

“Şunlar da masada bulunsun, ikramımız sayılır!”

İkram değildi. O tabaklar adisyona sessizce eklenecekti. Sonra balık tezgâhına davet edildiler; kırık buzların üstünde balıklar parlıyordu.

“Çipura var mı şefim?”

“Çipura çiftlik beyefendi, size yakışmaz! Bakın burada ne var!”

Necmi buzun altından altın sarısı pullu, dev bir lahoz çıkardı.

“Kaya lahozu! Yalıkavak açıklarında oltaya geldi! Bir kilo sekiz yüz gram, tam dört kişilik!”

“Kilosu ne kadar?”

“Tartıda bakarız beyefendi, siz keyfinize bakın!”

“Tartıyı görebilir miyiz?”

“Aşçıbaşı içeride hassas terazide tartar, siz hiç yorulmayın!”

Balık mutfağa uçtu. Tartı asla görünmedi; gramaj devlet sırrı gibi saklandı. Metin Bey masaya döndü, içinde hafif bir huzursuzluk vardı. Kadehler doldukça huzursuzluk yerini gevşemeye bıraktı.

Yılda Bir Kere

Gece ilerledikçe sahil karnavala döndü. Lambaların deliklerinden süzülen ışık suyun üstünde dans ediyor, masaların altında minik kefaller ayakların etrafında dolaşıyordu. Izgara lahoz geldi, yanında mısır ekmeği ve roka. Metin Bey kadehini kaldırdı.

“Bodrum’un en güzel akşamı burası Handan. Eski Bodrum ruhu hâlâ yaşıyor.”

“Gerçekten harika hayatım. Dalga sesi çok dinlendirici.”

“Hesap çok gelmez değil mi Metin?”

“Gelsin canım, yılda bir kere geliyoruz Gümüşlük’e.”

Bu cümle Türkiye sahillerinin en pahalı cümlesiydi. Necmi onu arka masadan duydu, bıyık altından gülüp mutfaktaki komiye seslendi.

“Üç numaraya bir kavun, bir de beyaz peynir aç!”

“İstemediler ki usta?”

“İstemelerine gerek yok, Bodrum havası acıktırır! Fırına sıcak helva da koy. İkram deriz, tatlı faslından yazarız!”

Masa boş tabaklarla doldu taştı; boşalan her tabağın yerine yenisi sürüldü.

Adisyon

Gece yarısına doğru müzik hafifledi, sırtlardan serin bir rüzgâr indi. Metin Bey elini kaldırdı, Necmi deri kaplı siyah bir sümenle geldi. Metin Bey sümeni açtı, gözlüğünü taktı, rakamları bir daha okudu.

“Garson bakar mısın! Lahoza otomobil peşinatı yazmışsınız!”

“Beyefendi o kaya lahozuydu, iki buçuk kilo geldi!”

“Hani bir kilo sekiz yüz gramdı?”

“Temizlenmeden önce tarttık beyefendi, kural böyledir!”

“Peki bu kuver nedir?”

“Ekmek, tereyağı ve deniz manzarası dahil.”

“Yüzde on beş servis de eklemişsiniz!”

“Müessesemizin prensibidir beyefendi.”

“İkram dediğiniz helva da yazılmış!”

“Helva hediye beyefendi. Fırın ücreti yansıtıldı.”

Handan Hanım çantasını kucağına çekip fısıldadı:

“Ödeyelim gidelim Metin, rezalet çıkmasın.”

“Ödemem Handan! Bu düpedüz iskele korsanlığı!”

Masadaki büyü bir saniyede buharlaştı, Metin Bey’in alnında soğuk ter birikti. Necmi’nin arkasında iki iri yarı komi belirdi. Metin Bey mecburen kredi kartını çıkardı; kart cihazdan geçti, bir “bip” duyuldu. O bip, Gümüşlük akşamının idam fermanıydı.

Karakaya’ya Kaçış

Bu tuzaktan kaçmak isteyenlerin bir sığınağı vardı: koyun arkasındaki sarp yamaca tünemiş, sekiz yüz yıllık olduğu söylenen Karakaya köyü. Seksenlerde sahilin ticarete teslim olduğunu gören eski Bodrumluların bir kısmı buraya çekilmişti. Yıkık taş evleri onarmış, pencerelere mavi kepenkler takmışlardı. Dik patikalarda araba ilerleyemez, su eşek sırtında taşınır, begonviller taş duvarlardan sarkar, akşamüstü köyü kekik ve incir yaprağı kokusu sarardı. Ne iskele vardı ne kuver. Kahvede tahta taburelere oturulur, kırk yıllık cezvelerde pişen kahvenin parası sorulmadan masaya bırakılırdı; çünkü kimse sormazdı.

Köy kahvesinde kahveci İlyas Dayı fincanları toplarken aşağıdan gelen müziği dinlerdi.

“Aşağıda yine lambaları yakmışlar.”

“Sahilde balık kalmadı İlyas Dayı.”

“Kalmaz tabii. Lahozun neslini tükettiler, şimdi tartının neslini tüketiyorlar.”

“İstanbullular sıraya girmiş yine.”

“Parası çok olanın aklı az olur derler yeğenim. Ama aklı az olanın parası da çok kalmaz, merak etme.”

Taş Ev Direnişi

Metin Bey öfkeyle kumsala yürürken yandaki taş evin bahçe kapısı açıldı. Elinde tahta sandalyesiyle beyaz sakallı, keten pantolonlu bir adam çıktı: kırk yıldır Gümüşlük’te yaşayan ressam Bedri Bey. Yetmişlerde akademiyi bırakıp buraya yerleşmişti.

“Geçmiş olsun evlat. Lahoz çarptı galiba?”

“Sormayın beyamca. Soyulduk resmen!”

“Her akşam aynı sahneyi izlerim bu verandadan. Biz o iskelelere adım atmayız.”

“Siz nerede yiyorsunuz balığı?”

Bedri Bey piposunu yaktı.

“Sabah altıda barınağa ineriz. Kör Hüseyin’in teknesinden iki palamut, yanına iki kilo domates. Bahçedeki taş fırında odun ateşinde pişiririz.”

“Biz turistler akıllanmayız beyamca.”

“Siz gün batımına para ödüyorsunuz evlat, balığa değil.”

“Bir daha tövbe.”

“Gelecek sene yine gelirsin. Bu koku insanı bırakmaz.”

Metin Bey sahildeki masalara son bir kez baktı. Necmi yeni bir aileyi karşılıyor, yine ellerini ovuşturuyordu.

Ertesi Ağustos

Bedri Bey yanılmadı. Bir yıl sonra, aynı saatte, Metin Bey yine Gümüşlük iskelesindeydi. Bu sefer cebinde katlanıp saklanmış bir kâğıt vardı: geçen yılın adisyonu. Handan Hanım’ın elinde de kendi hesap makinesi. Necmi onu görür görmez kollarını açtı.

“Hoş geldiniz beyefendi! En ön masa gün batımına ayrıldı!”

Metin Bey oturdu, sandalyenin bacağı yine çakıla gömüldü.

“Masa sallanıyor gibi şefim?”

“Dalgadandır o beyefendi.”

“Biliyorum. Bu sene tartıya ben de geliyorum.”