📍 SAYFİYE KRONİĞİ
SİTENİN ÇOCUKLARI

Erdek'ten Çeşme'ye Yazlık Medeniyeti, Apartman Savaşları & Aidat Dramaları

Yazlık Kültürü 📍 Bozcaada, Çanakkale, Ege

Bozcaada Bağ Evleri Modası: Eski İstanbullu Şarabı ve Kuyu Suyu İmtihanı

Sayfiyeden kaçıp bağ evi satın alan kentli entelektüellerin ada gerçeğiyle çarpışması; Kuntra asmaları, kireçli artezyen suyu ve traktörlü su tankeri diplomasisi.

📌 Yazlık Kanunu: "Cihangir'den gelip Kuntra bağı satın almak kolaydır. Asıl mesele, poyraz patladığında artezyen motorunun kum çekmesini önlemektir."
SC Sitenin Çocukları Masası
Anı kodu: bozcaada-bag-evleri-modasi-ve-eski-istanbullu-sarabi
Bozcaada Bağ Evleri Modası: Eski İstanbullu Şarabı ve Kuyu Suyu İmtihanı

I. Saat 17.40: Sulubahçe Sırtları, Tuzlu Rüzgar ve Kilitlenen Pompa

Saat tam 17.40’tı.

Bozcaada’nın Sulubahçe sırtlarında sert bir poyraz esiyordu.

Rüzgar bağlardaki asma yapraklarını tersine çeviriyordu. Havada kekik ve kuruyan üzüm şekeri kokusu vardı.

Hava mis gibi kekik kokuyordu.

Eski taş bağ evinin terasında ahşap teak masalar kurulmuştu.

Masada oturan kırk beş yaşındaki Selim Bey eski bir reklam ajansı başkanıydı.

İki yıl önce Bebek’teki lüks dairesini satıp adaya yerleşmişti. Üzerinde keten gömlek ve deri sandaletler vardı.

Eşi Elif Hanım mutfaktan seslendi. Elinde seramik bir salata kasesi tutuyordu.

— “Selim! Musluktan yine su akmıyor!”

Selim Bey yerinden fırladı. Bahçedeki artezyen kuyu kapağına koştu.

Kuyu başındaki dalgıç pompa acı bir ses çıkarıyordu: Bzzzt-hırrr-çat!

Kısa devre yaptı, sigorta attı.

Pompa kuyunun dibindeki ince kumu çekmiş ve pervaneyi kilitlemişti.

Selim Bey kuyu kapağına bir tekme savurdu.

— “Yine yandı motor! Daha geçen hafta sarmıştık bobini!”

— “Selim bu akşam İstanbul’dan mimar konuklarımız gelecek!”

— “Biliyorum Elif, duş bile alamayacaklar.”

— “Bulaşıklar lavaboda dağ gibi yığıldı.”

— “Traktörcü Ali Dayı’yı aramam lazım hemen.”

— “Adam telefonunu açmıyor ki Selim.”

— “Bağına gideceğim mecburen. Başka çaremiz kalmadı.”

Selim Bey cipe atladı. Kontağı çevirdi.

Tozlu yolda tekerlekler patinaj yaptı.

Karanlık bağların arasından motorun homurtusu duyuldu.

Bozcaada’da kentli romantizmi bitmişti. Kuyu suyu gerçeği kapıya dayanmıştı.


II. Büyük Şehirden Kaçış: “Bir Taş Dam, İki Dönüm Kuntra”

2000’li yılların başında Bozcaada entelektüellerin kutsal kaçış rotası oldu.

İstanbul’un plazasından, trafiğinden ve gürültüsünden bıkanlar buraya koştu.

Şehirli orta üst sınıf için sayfiyenin tanımı değişti.

Klasik kooperatif siteleri artık küçümseniyordu.

Plastik şezlonglar, bitişik beton bloklar ve çay bahçeleri avam bulunuyordu.

Yeni statü sembolü belliydi: “Bozcaada’da iki dönüm bağın ortasında bir taş dam.”

Adanın güney yamaçlarında eski Rum bağcıların taş damları vardı.

Bu yapılar eskiden sadece bağ aletlerini saklamak için kullanılırdı. İçinde ne elektrik ne su vardı.

İstanbullular bu damları astronomik paralarla satın aldı.

Ada merkezindeki kahvede emlak piyasası kuruldu. Noter kapısında uzun kuyruklar oluştu.

Mimar heyetleri vapurlarla adaya indi. Doğal taş duvarlar titizlikle restore edildi.

Sit alanı kuralları gereği beton dökmek yasaktı. Ahşap tavanlar ve taş söveler yapıldı.

Geniş ahşap verandalar kuruldu. Çatılara rustik kiremitler döşendi.

Bahçelere ithal lavantalar, zeytin ağaçları ve biberiyeler dikildi.

Herkes kendi şarabını meşe fıçılarda yıllandırma hayali kuruyordu.

Kartvizitlere “Bağcı ve Butik Şarap Üreticisi” unvanları eklendi.

Fakat kimse adanın susuzluğunu hesaba katmamıştı.

Bozcaada bir ana kara değildi. Akarsuyu veya gölü yoktu.

Toprağın altındaki su son derece kısıtlı ve nazlıydı.


III. Yağmur Sarnıçları vs Modern Tüketim: Artezyen Çıkmazı

Eski ada Rumları suyu kullanmayı çok iyi bilirdi.

Her taş damın altında derin bir yağmur suyu sarnıcı bulunurdu.

Kış boyunca çatıdan akan yağmur suları bu taş haznede toplanırdı.

O su yaz boyunca damla damla harcanırdı. Çamaşır bile leğende yıkanırdı.

Oysa İstanbul’dan gelen yeni sakinler bu tasarruf kültürünü bilmiyordu.

Taş bağ evine iki banyo, bulaşık makinesi ve çamaşır makinesi kuruldu.

Günde üç kez duş alınıyordu. Çimler her akşam fıskiyelerle sulanıyordu.

Üç yüz yıllık yağmur sarnıcı kırk sekiz saat içinde kurudu.

Tek çare toprağı delip artezyen kuyusu açmaktı.

Sondaj makineleri devasa matkaplarıyla bağlara girdi. Kayalar parçalandı.

Otuz metre, elli metre, yetmiş metreye inildi.

Sonunda dipten çamurlu bir su fışkırdı.

Ev sahipleri sevinç çığlıkları attı. Şampanyalar patlatıldı.

Fakat sevinç sadece üç gün sürdü.

Kuyudan çıkan su laboratuvara gönderildi. Sonuçlar tam bir felaketti.

Su aşırı derecede tuzlu ve kireçliydi.

Deniz suyu çatlaklardan sızıp yer altı tatlı suyuna karışmıştı.

Bu suyla çamaşır yıkandığında havlular zımpara kağıdına dönüyordu.

Sabun asla köpürmüyordu. Banyodan çıkanın cildi kaşınıyordu.

Daha kötüsü, İtalyan malı espresso makineleri iki günde kireçten tıkanıp bozuluyordu.

Bahçedeki çimler tuzdan sararıp kurudu.

Asmalar bile bu tuzlu suyu reddetti. Yapraklar kıvrılıp soldu.

Şehirli bağcılar acı gerçeği anladı:

Adanın suyunu yönetemeyen, toprağın efendisi olamazdı.


IV. Traktörcü Ali Dayı Diplomasisi: Tanker Sırasında Hürmet

Kuyu suyu tuzlu çıkınca tek bir kurtuluş yolu kalırdı: Su tankeri.

Bozcaada’da yaz aylarında en güçlü adam kaymakam veya belediye başkanı değildir.

En güçlü adam, traktörünün arkasına üç tonluk paslı demir tanker bağlamış olan Ali Dayı’dır.

Ali Dayı ada köylüsüdür. Güneşten kösele gibi olmuş sert bir yüzü vardır.

Gözleri kısıktır, az konuşur. Cebinde çizgili küçük bir bakkal defteri taşır.

Köyün tek tatlı su kaynağından tankerini doldurur ve bağ evlerine servis yapar.

Fakat Ali Dayı’dan su almak sadece parayla çözülecek bir iş değildir.

Burada Cihangir Türkçesi veya plazalardan kalma kibirli tavırlar asla sökmez.

Selim Bey traktörün pat pat sesini duyunca tozlu toprak yola fırladı.

Ali Dayı traktörün üzerinde tütün sarıyordu. Yanından gazı kesmeden geçmek üzereydi.

— “Ali Dayı! Kurban olayım dur iki dakika!”

Traktör homurdanarak durdu. Ali Dayı vitesi boşa aldı.

— “Ne var Selim Bey? Acelem var, Habbele’ye su yetiştireceğim.”

— “Ali Dayı bizim kuyu kilitlendi. Misafirler yolda, evde bir damla su yok.”

— “Sıra var Selim Bey. Deftere on beş kişi yazıldı.”

— “İki katı para vereyim Ali Dayı, kırma beni.”

— “Para karın doyurmaz beyim. Hak geçmez bu adada.”

— “Ali Dayı, sana geçen hafta bahsettiğim o Alman çakısını getirdim İstanbul’dan. Bak cebimde.”

Ali Dayı’nın gözleri parladı. Traktörün kontağını kapattı.

— “Ver bakayım şu çakıya. Hakiki paslanmaz çelik mi bu?”

— “Hakiki Solingen çeliği Ali Dayı, kurbanın olayım bas şu suyu depoya.”

— “Hadi çek kalın hortumu arkadan. Ama kimseye söyleme, köylü beni ayıplar.”

Su hortumu bağ evinin plastik deposuna uzatıldı.

Üç ton tatlı su güldür güldür depoya aktı.

Selim Bey derin bir nefes aldı. Hayatındaki en büyük iş anlaşmasını imzalamış gibi mutluydu.


V. Kuntra Asmaları, Poyraz ve Sirke Fiyaskosu

Su meselesi geçici olarak çözülünce sıra bağcılık hevesine gelirdi.

Şehirli bağcılar asmaların kendiliğinden üzüm verdiğini sanırdı.

Oysa bağcılık dünyanın en zahmetli zanaatıdır.

Haziran ayında sert bir poyraz patladı. Rüzgar taze asma sürgünlerini çöp gibi kırdı.

Ardından nemli sıcakla birlikte bağlara külleme hastalığı dadandı.

Yaprakların üzeri beyaz bir un tabakasıyla kaplandı.

Selim Bey organik tarım kitaplarını açtı. İnternetten makaleler okudu.

Fakat yerel bağcıların kadim tecrübesi hiçbir kitapta yazmıyordu.

Çavuş üzümünün dişi bir çiçek olduğunu bilmiyordu.

Yanına Vasilaki veya Kuntra ekilmezse rüzgarda tozlaşamazdı. Salkımlar boş kaldı.

Kalan üç kasa Kuntra üzümünü ezip ahşap fıçıya bastılar.

İki ay sonra fıçının kapağı büyük bir törenle açıldı.

İstanbul’dan gelen mimar ve yazar dostlar terasta toplandı. Kadehler uzatıldı.

Kırmızı sıvı kadehlere dolduruldu. Selim Bey kadehini gururla kaldırdı:

— “Dostlar! Kendi bağımızın ilk rekoltesi! Şerefe!”

Herkes aynı anda büyük bir yudum aldı.

Bir saniye içinde bütün yüzler acıyla buruştu. Gözler yaşardı.

Şarap değil, saf keskin elma sirkesi olmuştu. Asit boğazları yaktı.

Misafirlerden biri öksürük krizine girdi.

Komşu bağcı İsmail Dayı bahçe çitinden durumu gördü. Kahkahayı bastı:

— “Selim Bey! Fıçının hava deliğini açık unutmuşsunuz! Sirkeniz hayırlı olsun, salataya bol bol dökersiniz artık!”

Terastaki herkes gülmekten yerlere yattı.

Romantizm bir kez daha ada toprağına yenilmişti.

Fakat ertesi sabah bahçede büyük bir kazan kuruldu.

Komşu köylü kadınlar yardıma geldi. Odun ateşi yakıldı.

Kalan ezik üzümler bakır kazanda saatlerce kaynatıldı.

Koyu renkli nefis ada pekmezi yapıldı.

Kavanozlara sıcak sıcak dolduruldu. Yanına bademli domates reçeli kaynatıldı.

Ada insanı hiçbir nimeti ziyan etmezdi. Şarap olmasa da ekmeğe sürülecek tatlı bir kısmet çıkmıştı.


VI. Polente Feneri’nden Kalan Sayfiye Felsefesi

Gece saat 22.00 suları.

Polente Feneri’nin beyaz ışığı karanlık bağların üzerinden kayıp geçti.

Ufuktaki devasa rüzgar türbinlerinin kırmızı ikaz lambaları aynı anda yanıp sönüyordu.

Poyraz nihayet duruldu. Geceye mutlak bir ada sessizliği çöktü.

Gökyüzünde Samanyolu çıplak gözle pırıl pırıl görünüyordu. Şehirde asla görülemeyecek bir parlaklık vardı.

Terasta sirkeye dönüşen şarap masadan kaldırıldı.

Yerine bakkaldan alınmış yerel bir ada şarabı açıldı. Yanına taze ada tulumu ve incir kondu.

Selim Bey bardağını yavaşça çevirdi. Gökyüzündeki yıldızlara baktı:

— “Elif, kuyu suyu bitti, motor yandı, şarap sirke oldu.”

— “Farkındayım Selim. Bulaşıkları da kovalara doldurduğumuz suyla yıkadık.”

— “Pişman mısın peki?”

— “Asla pişman değilim. İstanbul’da bu gökyüzünü milyon dolara satın alamazdık.”

— “Ada bizi güzel terbiye etti ama.”

— “Kibri bıraktık Selim. Doğanın önünde eğilmeyi öğrendik.”

İki kentli kaçkın kadehlerini bu kez sessizce tokuşturdu.

Bozcaada kimseye sahte vaatler sunmazdı.

Taş binaların ve asma kütüklerinin arasında hayat sert ve yalındı.

Yarın sabah yine erken kalkılacak, kuyu motoru tamir edilecek ve bağlar çapalanacaktı.

Köy fırınından ekşi mayalı taze ada ekmeği alınacaktı.

İskleden kalkan sabah arabalı vapurunun kalın düdüğü duyulacaktı.

Fakat bu yorgunluk, plazaların sahte konforundan bin kat daha sahiciydi.

Ada insanı içine çeker, fazlalıklarını yontar ve geriye sadece yalın gerçeği bırakırdı.

Sıradaki Yazlık Dosyaları