Saat 17.40: Sulubahçe Sırtları ve Kilitlenen Pompa

Saat 17.40. Bozcaada’nın Sulubahçe sırtlarında sert bir poyraz asma yapraklarını tersine çeviriyordu; havada kekik ve kuruyan üzüm şekeri kokusu vardı.

Eski taş bağ evinin terasında oturan kırk beş yaşındaki Selim Bey eski bir reklam ajansı başkanıydı. İki yıl önce Bebek’teki dairesini satıp adaya yerleşmişti; üstünde keten gömlek, ayağında deri sandalet. Eşi Elif Hanım elinde seramik salata kasesiyle mutfaktan seslendi:

“Selim! Musluktan yine su akmıyor!”

Selim Bey bahçedeki kuyu kapağına koştu. Dalgıç pompa acı bir ses çıkarıp sigortayı attırdı. Kuyunun dibindeki ince kumu çekmiş, pervaneyi kilitlemişti.

“Yine yandı motor! Daha geçen hafta bobinini sardırmıştık!”

“Bu akşam İstanbul’dan mimar konuklarımız geliyor Selim!”

“Biliyorum Elif. Duş bile alamayacaklar.”

“Bulaşıklar da lavaboda dağ gibi yığıldı. Mimarlara ne diyeceğiz?”

“Rustik deriz. Mimarlar rustiği sever.”

“Traktörcü Ali Dayı’yı ara.”

“Telefonunu açmıyor ki. Bağına gideceğim mecburen.”

Selim Bey cipe atladı, tekerlekler tozlu yolda patinaj yaptı. Bozcaada’da kentli romantizmi bitmiş, kuyu suyu gerçeği kapıya dayanmıştı.

“Bir Taş Dam, İki Dönüm Kuntra”

2000’lerin başında Bozcaada, İstanbul’un plazasından ve trafiğinden kaçanların kutsal rotası oldu. Kooperatif siteleri artık küçümseniyordu; plastik şezlong, bitişik beton blok, çay bahçesi avam bulunuyordu. Yeni statü sembolü belliydi: Bozcaada’da iki dönüm bağın ortasında bir taş dam.

Adanın yamaçlarında eski bağcıların taş damları vardı. Eskiden bağ aletlerini saklamaya yarardı; içinde ne elektrik vardı ne su. İstanbullular bu damları astronomik paralara aldı. Ada kahvesinde emlak borsası kuruldu, noter kapısında kuyruk oluştu. Kırk yıl o damda kazma kürek saklamış bağcılar, kazma kürekleri bahçeye çıkarıp damın anahtarını bir İstanbullunun avucuna bırakırken gülmemek için kendilerini zor tuttu. Mimar heyetleri vapurla indi; sit alanında beton yasak olduğundan taş duvarlar restore edildi, ahşap tavanlar ve geniş verandalar yapıldı. Bahçelere lavanta, zeytin, biberiye dikildi. Kartvizitlere “Bağcı ve Butik Şarap Üreticisi” unvanı eklendi.

Kimse adanın susuzluğunu hesaba katmamıştı. Bozcaada’nın ne akarsuyu vardı ne gölü. Toprağın altındaki su kısıtlı ve nazlıydı.

Sarnıçtan Artezyene

Adanın eski bağcıları suyu kullanmayı bilirdi. Her damın altında bir yağmur sarnıcı olurdu; kış boyunca çatıdan akan su orada toplanır, yaz boyunca damla damla harcanırdı. Çamaşır leğende yıkanırdı.

Yeni sakinler bu tasarruf kültürünü bilmiyordu. Taş eve iki banyo, bulaşık ve çamaşır makinesi kuruldu. Günde üç duş alındı, çimler her akşam fıskiyeyle sulandı. Asırlık sarnıç kırk sekiz saatte kurudu.

Tek çare artezyendi. Sondaj makineleri bağlara girdi; otuz, elli, yetmiş metreye inildi. Sonunda dipten çamurlu bir su fışkırdı, şampanyalar patladı. Sevinç üç gün sürdü. Su tuzlu ve kireçliydi; deniz suyu çatlaklardan sızıp tatlı suya karışmıştı. Havlular zımparaya döndü, sabun köpürmedi, İtalyan espresso makinesi iki günde kireçten tıkandı. Çimler sarardı. Asmalar bile bu suyu reddetti.

Şehirli bağcılar acı gerçeği anladı: adanın suyunu yönetemeyen, toprağın efendisi olamazdı.

Traktörcü Ali Dayı Diplomasisi

Kuyu tuzlu çıkınca tek kurtuluş tankerdi. Bozcaada’da yazın en güçlü adam kaymakam ya da belediye başkanı değildir; traktörünün arkasına üç tonluk paslı tanker bağlamış Ali Dayı’dır. Güneşten kösele olmuş bir yüzü vardır, az konuşur, cebinde çizgili bir bakkal defteri taşır. Ondan su almak yalnızca parayla çözülecek iş değildir; Cihangir Türkçesi burada hiç sökmez.

Selim Bey traktörün pat pat sesini duyunca yola fırladı. Ali Dayı traktörün üstünde tütün sarıyordu.

“Ali Dayı! Kurban olayım, dur iki dakika!”

“Ne var Selim Bey? Habbele’ye su yetiştireceğim.”

“Kuyu kilitlendi. Misafirler yolda, evde bir damla su yok.”

“Sıra var. Deftere on beş kişi yazıldı.”

“İki katı para vereyim, kırma beni.”

“Para karın doyurmaz beyim. Bu adada hak geçmez.”

“Geçen hafta bahsettiğim Alman çakısını getirdim İstanbul’dan. Bak cebimde.”

Ali Dayı kontağı kapattı.

“Ver bakayım. Hakiki paslanmaz mı bu?”

“Hakiki Solingen Ali Dayı.”

“Çek hortumu arkadan. Ama kimseye söyleme, köylü beni ayıplar.”

Üç ton tatlı su güldür güldür depoya aktı. Selim Bey hayatının en büyük iş anlaşmasını imzalamış gibi mutluydu. Ajanstaki yirmi yılında hiçbir müşteriyi bir çakıyla ikna edememişti.

Kuntra, Poyraz ve Sirke Fiyaskosu

Su geçici olarak çözülünce sıra bağcılığa geldi. Şehirli bağcılar asmanın kendiliğinden üzüm verdiğini sanırdı. Haziranda bir poyraz taze sürgünleri çöp gibi kırdı, ardından nemli sıcakla külleme dadandı; yapraklar beyaz bir unla kaplandı. Selim Bey organik tarım kitapları okudu, ama yerel bağcıların bildiği kitapta yazmıyordu: Çavuş üzümü kendi kendini dölleyemezdi. Yanına Kuntra ya da Vasilaki dikilmezse salkımlar boş kalırdı. Kaldı.

Kalan üç kasa Kuntra’yı ezip ahşap fıçıya bastılar. İki ay sonra fıçı törenle açıldı. İstanbul’dan gelen mimar ve yazar dostlar terasta toplandı. Selim Bey kadehini kaldırdı:

“Dostlar! Kendi bağımızın ilk rekoltesi! Şerefe!”

Herkes büyük bir yudum aldı. Bir saniye sonra bütün yüzler buruştu. Şarap değil, keskin bir sirke olmuştu. Misafirlerden biri öksürük krizine girdi. Komşu bağcı İsmail Dayı çitin üstünden durumu görüp kahkahayı bastı:

“Selim Bey! Fıçının hava deliğini açık unutmuşsunuz! Sirkeniz hayırlı olsun, salataya dökersiniz artık!”

Ertesi sabah bahçeye büyük bir kazan kuruldu. Komşu kadınlar yardıma geldi, odun ateşi yakıldı, kalan ezik üzümler bakır kazanda saatlerce kaynatıldı. Koyu bir ada pekmezi çıktı; yanına bir de domates reçeli kaynatıldı. Ada insanı nimeti ziyan etmezdi. Şarap olmasa da ekmeğe sürülecek bir kısmet çıkmıştı.

Polente Feneri’nin Işığında

Gece onda Polente Feneri’nin ışığı bağların üstünden kayıp geçti. Ufuktaki rüzgâr türbinlerinin kırmızı lambaları aynı anda yanıp sönüyordu. Poyraz duruldu, gökyüzünde Samanyolu çıplak gözle görünüyordu.

Sirke masadan kaldırıldı; yerine bakkaldan alınmış bir ada şarabı açıldı, yanına tulum peyniri ve incir kondu.

“Elif, kuyu bitti, motor yandı, şarap sirke oldu.”

“Bulaşıkları da kovadaki suyla yıkadık, farkındayım.”

“Pişman mısın?”

“Değilim. İstanbul’da bu gökyüzünü milyon dolara alamazdık.”

“Ada bizi iyi terbiye etti ama.”

“Kibri bıraktık Selim.”

İki kentli kaçkın kadehlerini sessizce tokuşturdu. Yarın kuyu motoru tamir edilecek, bağlar çapalanacak, köy fırınından ekşi mayalı ekmek alınacaktı.

Kadehin dibine gelince Selim Bey şişeyi çevirip etikete baktı. Arkasında küçük harflerle yazıyordu: Kuntra, Bozcaada. Tadı mükemmeldi. Demek mümkündü.

“Elif, yarın Ali Dayı’ya bir çakı daha götürelim.”

“Su mu isteyeceksin yine?”

“Yok. Vasilaki fidanı. Bu adada her şeyin bir sırası var, bizimki de çakıyla geliyor.”