Saat 05.40: Mazot Dumanı

Çeşme Dalyanköy’ün balıkçı barınağında hava henüz ağarmamıştı, saat 05.40. Gökyüzü lacivertti, dalgakırana çarpan su çırpıntı yapıyordu, liman mazot ve yosun kokuyordu. Necmi Kaptan dokuz metrelik ahşap takası Kısmet’i rıhtıma yanaştırdı. Tek silindirli pancar motoru kulakları sağır eden bir ritimle çalışıyor, her patlamada egzozdan koyu mavi bir duman yükseliyordu.

Duman kırk metre ilerideki villanın camına çarpıyordu. Villa geçen kış bitmişti: brüt beton, antrasit alüminyum, dev cam cepheler ve bahçede, suyun üstünde turkuaz ledlerin yandığı taşmalı bir sonsuzluk havuzu. İkinci katın sürgülü camı sertçe açıldı. İpek sabahlıklı, kırk yaşlarında İstanbullu bir fon yöneticisi belirdi; gözleri uykusuzluktan kıpkırmızıydı.

“Kaptan, kapat şu motoru! Saat sabahın beşi!”

Necmi Kaptan ağları güverteden rıhtıma fırlatıyordu, başını kaldırmadı.

“Burası balıkçı barınağı evlat, disko pisti değil.”

“Milyon euro verdik biz bu eve! Dinlenmeye geldik!”

“Biz de yetmiş yıldır ekmek çıkarmaya geliyoruz.”

“Zabıtayı arayacağım, gürültü ölçümü yaptıracağım! Desibel sınırı var!”

“Denizde kanun başka işler beyim. Balık desibel dinlemez.”

Necmi Kaptan gaz kolunu bir tık daha açtı. Motor daha tok gürledi. Mazot dumanı begonvillerin arasından süzüldü; pahalı parfümle yanık yağ kokusu birbirine karıştı.

Mütevazı Kooperatiflerin Kuşatılması

Dalyan her zaman böyle değildi. Yetmişlerin sonunda burası küçük bir balıkçı köyüydü; köy kahvesinde yalnızca çay ve adaçayı içilirdi. Seksenlerde İzmirli memurlar, hekimler ve lise öğretmenleri kooperatif kurup zeytinliklerden ucuza arsa aldı. Evler tek tipti: iki katlı, kireç badanalı, kiremit çatılı. Bahçelere zeytin fidanı dikildi, taş duvarları mor begonviller sardı. Hiçbir evde havuz yoktu; deniz iki adım ötedeydi, kimse klorlu suda yüzmeyi düşünmezdi.

Akşamları verandada karpuz kesilir, komşular birbirine zeytinyağlı fasulye taşırdı. Sitede iki kural vardı: öğle sıcağında gürültü yapılmaz, bahçe sulama sırası bozulmazdı. Kimse komşusunun sırasını çalmazdı.

Sonra Alaçatı kalabalıktan nefes alınmaz oldu, fiyatlar çıldırdı ve rant rüzgârı Dalyan’a döndü. Müteahhitler yaşlı maliklerin kapısını çaldı, iki bitişik parseli birleştirme teklifleri yaptı. Badanalı evler dozerlerle yıkıldı, yerlerine yüksek taş duvarlı malikâneler dikildi. Hissesini satan eski memurlar Dikili’ye, Ayvalık’a göçtü. Kalanlar kendilerini lüks bir kuşatmanın ortasında buldu.

Ağlarınızı Duvarımdan Çekin

Dalyan kordonunda sabah yürüyüşü bir gerilim filmidir. Kooperatifin emeklileri cırt cırtlı sandaletleri ve bastonlarıyla bir kaldırımdan, yeni villa sakinleri kablosuz kulaklıkları ve cins köpekleriyle öbür kaldırımdan yürür.

Balıkçı Şükrü Dayı ağlarını kaldırıma sermiş, yosunları ve küçük çağanozları ayıklıyordu. Yeni komşulardan Selin Hanım fino köpeğiyle geçti. Köpek ağlara havladı.

“Şükrü Bey, bu pis kokuyu bahçemin önünden kaldırır mısınız?”

“Pis değil ablacım. Deniz kokusu bu, kısmet kokusu.”

“Köpeğim mikrop kapacak!”

“Bizim torunlar bu ağların üstünde büyüdü, hiçbirine bir şey olmadı.”

“Burası rezidans bölgesi artık, farkında mısınız?”

“Burası Dalyan limanı kızım. Rezidans dün geldi, yarın gider.”

“Belediyeye dilekçe verdim bile!”

“Dilekçene selam söyle. Zabıta amiri amcamın oğludur.”

Bu konuşma yaz boyunca her salı tekrarlanır, kimse geri adım atmaz. Balıkçılar ağlarını kasten villaların taş duvarlarına yaslar; kurşunlar duvara tık tık vurur, kuruyan ağlar beyaz tuz lekeleri bırakır. Villa sahipleri de bahçe çitlerine doğrudan limana bakan güvenlik kameraları taktırır.

Bir malik site grubuna kuruyan bir çaparinin fotoğrafını attı, altına yazdı: “Bu görüntü kirliliği mülk değerimizi yüzde yirmi düşürüyor.” Eski kooperatif başkanı Halil Amca tek satırla cevap verdi: “Balık olmasa o villanın manzarası lağım çukurundan farksızdır.” Grupta fırtına koptu. Üç kişi gruptan çıktı, iki avukat ihtarname taslağı hazırladı.

İskelede Palamar Savaşı

Barınağın iskelesinde yer bulmak imkânsızdır. Eskiden burada otuz ahşap taka bağlıydı, her takanın yeri babadan oğula geçerdi. Tonoz taşları kırk yıldır aynı yerde dururdu. Şimdi ise on altı metrelik motoryatlar barınağa girmeye çalışıyor; marinada bir gecelik bağlama ücreti iki emekli maaşını geçiyor.

Bir cumartesi yat sahibi Erkut Bey iskeleye yanaşmak istedi. Teknesinin parlak beyaz burnu Kısmet’e yarım metre yaklaştı.

“Kaptan! Çek şu takayı ileri, palamar atacağım!”

“Takanın tonozu dipte taşa bağlı beyim. Bir milim çekemem.”

“Beş bin lira vereyim, yerini bu gece bana bırak.”

“Benim teknem o tonozda kırk yıldır bağlı. Senin paran buradaki yosunu satın alamaz.”

“Git marinaya bağla dersen, orası gecelik yirmi bin istiyor!”

“Hem trilyonluk teknen var hem paran yok, bu ne iş beyim?”

İskeledeki balıkçılar kahkahayı bastı. Erkut Bey geri vitese taktı; pervaneler köpük saçtı, küçük sandallar beşik gibi sallandı. O akşam balıkçılar kahvede toplandı ve deftere tükenmez kalemle bir karar yazdılar: “Boyu sekiz metreyi aşan tekne mendirek içine bağlanamaz.” Ertesi gün liman girişine iri bir sarı şamandıra atıldı. Dar geçit biraz daha daraldı.

Barbunya Kaç Para?

Güneş batarken köy meydanındaki balık lokantaları masalarını rıhtıma kurar, mezeler cam dolaplara dizilir: deniz börülcesi, fava, köz patlıcan, ızgara ahtapot, lakerda. Eskiden bu masalarda öğretmenler ve memurlar otururdu; hesap deftere yazılır, ay başında kapatılırdı. Şimdi vale görevlileri koşuşturuyor, siyah cipler daracık köy sokaklarını kilitliyor.

Kooperatifin eski sakinlerinden emekli bankacı Tahir Bey torunuyla oturdu, menüye baktı, gözlüğünü çıkarıp sildi, yeniden taktı.

“Garson evladım, bir porsiyon barbunya ne kadar olmuş böyle?”

“Tahir Amca, denizden az çıkıyor bu ara. Mazot malum.”

“Biz bu balığı geçen sene yarı fiyatına yiyorduk.”

“Patron listeyi İstanbul misafirlerine göre güncelledi amcam.”

“Biz kendi köyümüzde aç mı kalacağız?”

“Sana bir tabak hamsi yapayım, fiyatta bir şeyler ayarlarım.”

Arka masada yeni gelenler şampanya patlatıyordu. Garsonlar o masanın etrafında pervane gibi dönüyordu. Tahir Bey denize baktı. Barınaktaki takalar ay ışığında sessizce sallanıyordu.

Lodos

Gece yarısı lokantaların fenerleri söndü. Villaların bahçelerinde otomatik fıskiyeler tıslayarak ithal rulo çimleri sulamaya başladı. Barınağın ahşap kulübesinde ise soluk bir ampul yanıyor, eski transistörlü radyoda Türk sanat müziği çalıyordu. Necmi Kaptan rüzgârı kokladı.

“Yarın lodos sert eser Şükrü. Dalga mendireği aşar.”

“Ağları erken toplayalım o zaman.”

“Bizim villacı yine camdan bağırır motor sesine.”

“Bırak bağırsın. Mülk onun ama deniz bizim.”

“Deniz kimsenin değil kaptan. Deniz balığındır.”

Lodos sabaha karşı patladı. Kurşun geçirmez cam da titredi, barınağın sac çatısı da. Dalgalar sonsuzluk havuzuna tuzlu su fırlattı. O sabah hiçbir taka çıkmadı; pancar motorları sustu.

Tam motorların her sabah çalıştığı dakikada villanın ikinci katındaki sürgülü cam açıldı. İpek sabahlıklı fon yöneticisi rıhtıma doğru eğildi:

“Kaptan! Bugün niye çalıştırmadınız? Ben bu saatte uyanıyorum artık!”