Poyraz Döndü
18 Temmuz 1989, saat 14.15. Çeşme Ilıca kumsalında deniz çarşaf gibiydi, dipteki beyaz kum ayna gibi parlıyor, suya gömülen ayaklar serin kükürt kokusunu duyuyordu. Kıyıdan elli metre açıkta çocuklar hâlâ bellerine gelen suda zıplıyordu.
Fakat tecrübeli İzmirli sayfiyeciler tetikteydi. Karşıyakalılar ve Alsancaklılar gökyüzünü izliyordu. Yıldızburnu sırtlarından ilk esinti indi, ılık hava bıçak gibi kesildi, çamlar güneye eğildi, denizin yüzünde minik beyaz köpükler belirdi. Bu köpükler Ilıca kumsalının kadim habercisiydi.
Emekli İktisat Vekâleti müfettişi Şinasi Bey gazetesini dizine bastırdı, gözlüğünü indirdi ve yan şezlongdaki damadını dürttü.
“Kalk Orhan! Poyraz döndü!”
“Hava çok güzeldi babacığım, daha karpuz kesecektik.”
“Bırak karpuzu! Şemsiyenin borusunu tut!”
Kumsal bir anda ayaklandı. Sessiz sahil dakikalar içinde tatbikat alanına döndü, kum taneleri jilet gibi bileklere çarpmaya başladı. İlk ses duyuldu: sarı-mavi kumaşlı ucuz bir market şemsiyesi çatırdayarak ters döndü.
“Yatın yere! Geliyor!”
Şemsiye kumdan fırladı, üç metre irtifada taklalar atarak deniz bisikletlerinin üstüne uçtu. Kumsaldaki binlerce insan aynı refleksi paylaştı ve herkes şemsiyesinin paslı borusuna sarıldı. Çocuklar denizden fırladı, anneler hasır çantaları kucakladı. Rüzgâr ilk kurbanlarını çoktan seçmişti.
Burgu, Balyoz ve Mühendislik
Ilıca’da şemsiye kurmak piknik değil, statik bir inşaat projesidir. Acemiler ilk gün elenir: şemsiyeyi kuma beş santim sokup üstüne tişört asarlar. Bu, Ilıca rüzgârına açık bir hakarettir ve o şemsiye on saniye içinde havalanır.
Kıdemli sayfiyeciler sahile mühimmatla iner. En popüler savunma aleti kırmızı plastik burgudur: kalın, spiral bir vida. Şemsiye borusu yuvasına kilitlenir, iki el kollarını kavrar, gövde ağırlığı aşağı verilir ve saat yönünde aralıksız çevrilir. Bu iş yirmi dakika sürer.
“Daha derine çevir Suat! Taş tabakasına insin!”
“Kolum koptu Ferhunde! Zemin çok sert!”
“Gevşek bırakırsan arkadaki ailenin çadırına saplanırız!”
Bazıları plastiğe de güvenmez. Albay emeklisi Nihat Bey bagajında iki kiloluk bir balyoz ve sanayide yaptırılmış demir bir kazık taşır. Kazık kuma yetmiş santim çakılır, üstüne denizden toplanmış yassı taşlar istiflenir. Yetmez; şemsiyenin dört köşesinden çamaşır ipleri sarkıtılıp kumla doldurulmuş torbalara bağlanır, torbalar kuma gömülür. Ortaya çıkan yapı depreme dayanıklı bir köprü ayağını andırır. Kumsaldan metalik çınlamalar yükselir. Yandaki günübirlikçiler bu tahkimatı dehşetle izler. Nihat Bey alnının terini siler.
“Bu kazık Çanakkale Boğazı fırtınasını gördü. Ilıca poyrazı vız gelir.”
“Komutanım, ipin biri gevşemiş mi sanki?”
“Gevşeyemez! Denizci düğümü attım ona!”
Uçan Füzeler
Üçe doğru rüzgâr doruğa ulaşır. Ilıca artık plaj değil, şemsiyelerin güdümlü füze gibi savrulduğu bir harp meydanıdır. Rüzgâr kumaşı alttan yakalar, kubbeyi paraşüt gibi şişirir, şemsiye borudan kurtulmak için titrer. Sonra o metalik çıtırtı duyulur.
“Yeşil şemsiye koptu! Kaçın! Çocukları kuma yatırın!”
Yeşil şemsiye burgu yaparak hızlanır, güneşlenenleri teğet geçer, dondurmacı minibüsünün tentesine çarpar. Tecrübeli babalar hemen hücum hattı kurar; biri boruyu havluyla yakalar, öbürü kumaşın üstüne çöker.
“Üstüne bas! Sakın bırakma! Kimin bu şemsiye kardeşim?”
İki yüz metre geriden genç bir adam koşarak gelir, terliğinin biri kopmuştur.
“Benimdi abi! Beş dakika denize girdim sadece!”
“Beş dakika Ilıca’da bir ömürdür delikanlı! İki kişi kafasını kumdan zor kaldırdı!”
“Kusura bakmayın abi, Alaçatı’dan yeni geldik.”
“Belli zaten! Orada rüzgârla sörf yaparlar, burada şemsiyeyle insan avlanır!”
“Şimdi bunu nereye atacağız?”
“Mezarlığa götür! Telleri iflah olmaz bunun!”
Ters dönmüş, telleri kırılmış şemsiyeler kumsalın kıyısında üst üste yığılır. Bu alan kumsalın morgudur; her fırtınadan sonra buraya en az yirmi ceset bırakılır.
Yıldızburnu ve Plaj Evleri
Bu rüzgâra karşı tek sığınak Yıldızburnu’dur. Burada termal kaynaklar denizin dibinden kaynar, taşların arasından sıcak kabarcıklar yükselir. Arkada, Atatürk’ün 1926 yazında bir hafta kaldığı tarihi Rasim Palas durur. Yaşlılar boyunlarına kadar kükürtlü suya gömülür; hasır şapkalarının ipleri çenelerinin altından sıkıca bağlıdır.
“Mümtaz Bey, poyraz bu sene erken başladı sanki.”
“Erken başlamadı Nuri Bey. Bizim dizler erken sızladı.”
“Kükürt iyi gelir, yarım saat daha otur.”
“Bizim cephede şemsiyeler ne âlemde?”
“Torun çakıl taşlarıyla çevirdi. Plaj Evleri tarafı sağlam.”
Plaj Evleri sakinleri Ilıca’nın en eski soylularıdır; temeli 1950’de atılan evlere ilk yerleşenlerin torunlarıdır. Bahçelerinde sakız ağaçları, verandalarında hasır koltuklar vardır. Onlar kumsala şemsiye taşımaz. Günübirlikçiler şemsiye peşinde koşarken verandada koruk şerbeti yudumlarlar.
“Gördün mü Bedriye? Sarı şemsiye az kalsın minibüsün camını indiriyordu.”
“Her sene aynı manzara Nedret. Burgu kullanmayı bir türlü öğrenemediler.”
“Akşama rüzgâr diner nasılsa.”
“Kırk yıldır dinmeyen rüzgâr bu akşam mı dinecek?”
Kavun Seansı
Dörde doğru rüzgâr bir ritme oturur ve teslim olmayanlar için hayat normale döner. Aileler soğutucu çantalardan hazinelerini çıkarır: İzmir tulumu, Çeşme kavunu, sabahtan kalma gevrekler. Kavunun suyu bileklere akar, çekirdekleri kuma saçılır. Fakat yemek yerken bile bir el mutlaka şemsiye direğinde kalır. Bu kumsalın yazısız kanunudur.
“Kemal, iki elinle kavun yeme! Direği tut!”
“Rüzgâr duruldu hanım, bir şey olmaz.”
“Geçen sene de böyle dedin. Şemsiyeyi Paşalimanı’ndan balıkçılar getirdi!”
Çocuklar şemsiye direklerinin etrafına ıslak kumdan kaleler yapar. Mısırcı seyyar arabasını rüzgâra sırtını vererek sürer.
“Kaynamış taze mısır! Koçanı sıcak, tuzu bol!”
“Usta iki tane ver, rüzgâr uçurmadan sarıver!”
Güneş Çeşme Kalesi yönüne alçalırken kumsala altın sarısı bir ışık vurur, rüzgâr teni kurutur, herkesin derisi gerilir, dudakları tuzdan çatlar. Ilıca’da tatil dinlenmek değil, doğayla kıran kırana bir irade mücadelesidir.
Ateşkes
Akşam yedide poyraz silah bırakır. Şemsiyeler kapatılır, burgular tersten çevrilir, kazıklar iki kişiyle kumdan sökülür.
“Çek Suat! İyice kaynamış kuma!”
“Bir, iki, üç, asıl!”
“Geliyor Ferhunde, biraz daha salla!”
Kazık çıktığında kumda derin bir çukur açılır, içine hemen deniz suyu dolar. Aileler katlanan şezlongları, ıslak havluları, kavun kabuklarını toplar.
Kumsal çıkışındaki çöp konteynerinin önü ibret verici bir tablodur: telleri parçalanmış otuzdan fazla şemsiye çöpe tıkılmıştır. Bazılarının üstünde hâlâ sahibinin adı yazılıdır.
Yıldızburnu’ndaki çay bahçesinde akşam çayları doldurulur. Şinasi Bey ceketini omuzlarına atar, karşı masadaki komşusuna gülümser.
“Bugün zayiat azdı Muammer Bey.”
“Bizim cephe sağlamdı. Demir kazık farkı.”
“Yarın daha da sertleşecekmiş.”
“Fark etmez, sabah sekizde balyozu hazır ederim. Ilıca acemiyi affetmez.”
Muammer Bey çayını bırakıp konteyneri gösterir. En üstteki şemsiyenin kenarına tükenmez kalemle yazılmıştır: Alsancak, Daire 4.
“Bu sizin kızın el yazısı değil mi Şinasi?”
Şinasi Bey gözlüğünü burnunun ucuna indirir.
“Orhan! Sen karpuzu mu tuttun, boruyu mu?”



