09.00: İki Bayrak, İki Koku

16 Temmuz 2004, sabah saat 09.00. Didim Altınkum’da hava otuz beş dereceydi, deniz altın sarısı kumsalın önünde hafifçe kımıldıyordu.

Yalı Caddesi ikiye bölünmüş bir krallığı andırıyordu. Sağdaki dükkânlarda dev İngiliz bayrakları dalgalanıyor, girişlerdeki kara tahtalarda tebeşirle aynı vaat yazıyordu: “FULL ENGLISH BREAKFAST – ONLY 3 POUNDS!” Gazete bayisinde Londra gazeteleri satılıyordu. Soldaki dükkânlarda ise başka bir âlem vardı: yere bağdaş kurmuş Ayşe Teyze, saç tepsisinin başında oklavayı hamurun üstünde döndürüyordu.

Havada iki koku çarpışıyordu. Bir yanda tavada cızırdayan sosis, kızarmış ekmek ve şekerli domates soslu fasulye; öbür yanda köy tereyağı, ıspanak ve lorlu gözlemenin odun dumanı.

Emekli nüfus müdürü Rasim Bey sabah yürüyüşünden dönüyordu. Şapkasını çıkardı, burnunu çekti.

“Ayşe Bacı! Ne kokuyor bu caddede Allah aşkına?”

“Karşıdaki İngilizler sabahın köründe fasulye kaynatıyor Rasim Bey!”

“Sabah sabah fasulye mi yenir yahu?”

“Üstüne bir de çaylarına süt döküyorlar!”

“Aklım almıyor. Sen bana peynirli bir gözleme sar. Biberi acı koyma, midem yanmasın.”

O sırada karşıdaki pub’ın terasına Newcastle’dan emekli maden işçisi George çıktı. Başında güneş şapkası vardı, boynu şimdiden ıstakoz gibi kızarmıştı.

Baked Beans, Gözlemeye Karşı

George tahta masaya oturdu. Garson Şaban koşarak geldi. Şaban yirmi yaşında Sivaslı bir üniversite öğrencisiydi ve iki ayda pratik İngilizce öğrenmişti.

“Good morning mister George! How are you today?”

“Full English, Shaban. Double beans, crispy bacon, two fried eggs.”

“Very hot today, extra cold lager with breakfast?”

“Too early for beer, Shaban. Just tea with milk.”

“Understood captain! Toast extra crispy?”

“Like a stone, Shaban.”

Beş dakika sonra tabak geldi: kırmızı soslu fasulye tabağın yarısını kaplıyor, yanında iki sosis, ızgara domates ve mantar duruyordu. George büyük bir iştahla daldı. Yan masadaki Rasim Bey gözlüğünün üstünden baktı.

“Mister! Sıcakta o fasulye dokunur sana! Bak bizim gözlemeye, hafif, taze!”

“Delicious beans, very good!”

“Ne diyorsun be adam? Kolesterol tavan yapacak!”

“Cheers mate, wonderful weather!”

“Hava güzel de miden iflas edecek!”

“Yes, lovely sunshine!”

“Anlamıyor ki, yes deyip duruyor.”

Altınkum’un günlük rutini buydu: kimse kimseyi anlamıyor, herkes halinden memnun kalkıyordu.

Istakoza Dönen Sırtlar

Öğlen olduğunda sahil açık hava ameliyathanesine dönerdi. Türkler gölgeliklere çekilip tavla açar, İngilizler şezlongları kumsalın en güneşli noktasına sürüklerdi. Saat ikiye doğru tenler beyazdan pembeye, pembeden nar kırmızısına dönerdi.

Şaban elinde elli faktör kremle kumsalda dolaşırdı.

“Crema mister John! Very strong sun! Danger, danger!”

“No problem Shaban, I need a suntan!”

“Suntan değil mister, ızgara oluyorsun!”

“One more gin tonic, please!”

“Gin tonic kolay. Akşam yoğurt süreceğiz sırtına!”

“What is yoğurt, Shaban?”

“Turkish cold medicine mister, very effective!”

Eczacı Mustafa Bey dükkânının önünde çayını yudumlayıp gülerdi.

“Şaban, bu İngilizler güneşe meydan okuyor.”

“Sorma ağabey, yarın sabah hepsi yanık kremi kuyruğunda.”

“Gelsinler, depodaki bütün kremleri hazırladım zaten.”

Ertesi sabah eczanenin önünde gerçekten kuyruk olurdu. Mustafa Bey her birine kremi verir, yanına bir de not yazardı: “Yoghurt. Market. Cold.” Market de kuyruğu karşılamaya hazırdı.

Pazar Diplomasisi

Didim pazarı kurulduğunda kültürel karşılaşma zirveye çıkardı. Newcastle’lı teyzeler hasır pazar arabalarını sürükleyerek tezgâhlara yaklaşırdı. Köylü Mehmet Dayı karpuzlara vurup sesini dinlerken Margaret geldi.

“How much is this watermelon?”

“Beş lira abla! Five lira, sweet like honey!”

“Can I taste it first?”

Mehmet Dayı bıçağı karpuzun göbeğine sapladı, üçgen bir dilim kesip bıçağın ucunda uzattı.

“Al ye bak! Kelek çıkarsa para yok!”

“Oh, wonderful!”

“Ver beş lirayı, sarayım koca karpuzu!”

Kasapta ise pazar günü için Sunday roast savaşı verilirdi. İngilizler kuzu but ve dana döş arardı.

“Roast beef istiyorlar Ali Ağabey!”

“Antrikot ver oğlum, bayılırlar fırında. Kemikli ver, suyuna ekmek banarlar.”

“Hardal da soruyorlar.”

“Bakkal Hasan’da İngiliz hardalı var, oraya yolla!”

Sterlinle Alınan Dubleksler

2000’lerden itibaren İngilizler Didim’de yazlık almaya başladı; bugün ilçede binlerce kişilik görünür bir İngiliz topluluğu var, faturalar bile iki dilde basılıyor. Emekli ikramiyesiyle yazlık almış memurlar sterlinli teklifleri geri çeviremedi. Altınkum sırtlarındaki Güneş Sitesi’nde kırk dairenin yirmi beşi İngilizlere geçti ve temmuz genel kurulları kaosa döndü.

2005 genel kurulu çocuk parkında toplandı. Divan başkanı emekli albay Fikret Bey’di. Solda Türk ev sahipleri, sağda İngilizler oturuyordu. Tercümanlığı bakkalın lise mezunu yeğeni Murat üstlenmişti.

“Gündem maddesi üç! Hidrofor tamiri ve aidatlara yüzde kırk zam!”

“Water pump broken, money more, pay forty percent up!”

İngilizlerin sözcüsü emekli postacı David elinde kalın bir defterle ayağa kalktı.

“We want audited accounts! Where is the breakdown for garden maintenance?”

“Komutanım, bahçe masraflarının faturasını istiyorlar.”

“Ne faturası yahu? Çimleri kapıcı Cafer biçti işte!”

“We pay pounds, we demand transparency!”

“Murat, söyle onlara burası Londra parlamentosu değil!”

“Bir de pazar sabahı sekizde çim biçilmesinden şikâyetçiler komutanım.”

“Cafer erken kalkıyor, ne yapsın adam?”

Oylamada Türkler el kaldırdı, İngilizler başını salladı. Sonunda uzlaşma sağlandı: İngilizler havuz kenarına barbekü alanı yapılması şartıyla zammı kabul etti. Barbekünün ilk akşamında Cafer çimleri biçerken mangalın dumanı çocuk parkına doldu. Bu kez itiraz eden Fikret Bey’di. Öksürerek Murat’a döndü:

“Söyle onlara, burası da Londra parlamentosu değil!”

Murat iki tarafa baktı, ne diyeceğini bilemedi ve hayatında ilk kez bir cümleyi çevirmedi. David ona bir sosis uzattı, Fikret Bey de bir köfte. Murat ikisini de yedi; tercümanlığın asıl ücreti buydu.

Delilah ve Okey Taşları

Akşam dokuzda Yalı Caddesi karnaval meydanına dönerdi. Pub’ların ekranlarında Premier League maçları başlar, bira bardaklarıyla marşlar söylenirdi. Ardından karaoke mikrofonu açılır, altmışlık bir Liverpoollu teyze sahneye fırlayıp Tom Jones’un “Delilah”ını haykırırdı. Hoparlörler caddenin karşısındaki aile çay bahçesine kadar ulaşırdı.

Çay bahçesinde emekli hâkim Şinasi Bey okey ıstakasını masaya vurdu.

“Döneceğin taşı seveyim Rıfat! Çifte gidiyordum!”

“Karşıdaki ses yüzünden kafam durdu Şinasi Bey!”

“Kadın iki saattir Delilay diye bağırıyor, kim bu Delilay yahu?”

“İngiliz türküsüymüş, âşık olmuş birine.”

“Bize ne aşkından kardeşim? At şu yeşil yediliyi!”

Okey taşlarının şakırtısı marşlara karışırdı. Kimse kimseden şikâyetçi olmazdı.

Gece yarısına doğru George pub’dan sendeleyerek çıktı ve Ayşe Teyze’nin tezgâhının önünde durdu. Ayşe Teyze sıcak bir gözleme uzattı.

“Al evlat, karnın doysun.”

George bir ısırık aldı, gözlerini kapadı. Ispanaklı, lorluydu; fasulyenin yanında hafif ve taze.

“Delicious! Very good! Is this English?”

Ayşe Teyze oklavayı havaya kaldırdı.

“Yes, mister. Yes.”