Pirinç Zil
Ağustos ikindisi Çınarcık Yalı Sitesi’nin bahçesini ağır bir sıcak sarmıştı. Saat 16.00’ydı, asfalt sakız gibi yumuşamıştı. Denizden yeni dönen çocukların ayakları hâlâ kum ve tuz içindeydi; mavi parmak arası Gezer terlikler ıslak topuklara çarptıkça şap şup ses çıkarıyordu. Çamlardan reçine kokusu tütüyor, balkon demirlerine asılı mayolardan yere damlalar düşüyordu.
Derken sitenin demir kapısından o kutsal, tiz ses yükseldi. Üç tekerlekli seyyar dondurma arabasının pirinç ziliydi. Hemen ardından kalın, neşeli bir haykırış sokakları inletti:
“Dondurmacııı! Kaymaklııı, vişneliii, çikolatalııı!”
Sitede hayat durdu. Kumrular balkon demirlerinden havalandı, çardakta tavla oynayan emekliler zarları ellerinde unuttu. Seksek oynayan, bisiklet süren, ip atlayan bütün çocuklar kulak kabarttı. On yaşındaki Sinan ile sekiz yaşındaki kardeşi Pelin oldukları yerde çivilendi.
“Pelin! Rıza Dayı geldi!”
“Vallahi o! Koş anneme seslen!”
“Martı Sitesi’ne kaçmadan yetişmemiz lazım!”
“Terliğin tekini düşürme sakın!”
İki kardeş terliklerini şapırdatarak 3 numaralı bloğun altına depar attı.
Balkon Hattı
Sinan ikinci kat balkonunun altında başını kaldırdı, ellerini ağzına boru yaptı.
“Anneee! Baksana balkona bir dakika!”
Mutfak penceresinden Melahat Hanım’ın başı çıktı. Elinde hamur teli vardı.
“Ne bağırıyorsun avaz avaz?”
“Dondurmacı geldi! Para at aşağıya ne olur!”
“Daha yeni karpuz yediniz! İştahınız kapanacak!”
“Anneciğim lütfen, sadece birer top!” dedi Pelin, zıplayarak.
“Babanız akşam bana kızar ama.”
“Kızmaz anne, babam da sever vişneliyi!”
“Tamam, durun orada. Asfalttan çekilin, kafanıza düşmesin!”
İki dakika sonra Melahat Hanım elinde kenarı oyalı pamuklu bir mendille balkona döndü. O yıllarda balkondan çıplak para atılmazdı; asfalta çarpan madeni para fırıl fırıl seker, ya park etmiş bir arabanın altına ya da mazgala kaçardı. Yazlık anneleri buna balistik bir çözüm bulmuştu. Melahat Hanım iki sarı elli binliği mendilin ortasına koydu, dört köşesini bohça gibi toplayıp sıkıca düğümledi.
“Sinan, tut şunu! Kaçırma!”
Mendil küçük bir paraşüt gibi süzüldü, Sinan iki eliyle havada kaptı. Düğüm sıcacıktı; içinden madeni para kokusu geliyordu. Sinan düğümü dişleriyle çözdü.
“Koş Pelin! Rıza Dayı dut ağacının altına park ediyor!”
Krom Kazanlar
Otopark virajında Pelin’in terliği ayağından fırladı. Durmadı; sekerek terliğini kaptı, koşmaya devam etti.
Araba dut ağacının gölgesine yanaşmıştı. Önde beyaz ahşap bir kasa, üstünde kenarları kırmızı püsküllü sarı bir branda vardı. Kasanın içine dört derin krom kazan gömülmüştü; etrafları sabah buzhaneden alınan kalıp buz ve kaya tuzuyla sarılıydı, dondurma akşama kadar taş gibi kalırdı. Ön camında kimsenin okumaya fırsat bulamadığı “Hakiki Maraş” yazısı soluktu. Rıza Dayı beyaz kasketi ve tertemiz önlüğüyle dikiliyordu. Gidonda kırmızı lastik bir korna vardı. Arada bir basardı, sırf çocuklar dönüp baksın diye.
Krom kapağı açtığı an kazandan bembeyaz bir soğuk sis fışkırdı. Sisle beraber keçi sütü, salep ve vanilya kokusu yayıldı. Kaymaklı kar beyazı ve sakız gibi uzayan, vişneli koyu bordo ve ekşimsi, çikolatalı güneşte ilk eriyendi. Limonluyu ise sadece ekşi seven ince zevkli azınlık alırdı.
Rıza Dayı uzun saplı kaşığını kazana daldırdı, bileğini ustaca döndürüp kaşığı kazanın kenarına üç kez vurdu. Kaşığın ucunda kusursuz bir küre parladı.
Kaşık Şovu
Arabanın etrafında bir anda yirmi çocuk birikti, herkes kırışık parasını havaya uzatıyordu. Büyükler de arkadan sıraya girmişti; çardaktaki emekliler zarları bırakıp gelmiş, “Biz çocuklardan sonra alırız” diyerek en öne geçmişlerdi. Sinan dirsekleriyle kalabalığı yarıp öne geçti.
“Rıza Dayı, iki külah! Benimki bir kaymak, bir vişne!”
“Benimki iki top çikolata!” dedi Pelin, parmak uçlarında yükselerek.
Rıza Dayı çıtır sarı külahı kâğıt kılıfından çıkardı. Kaymaklıyı yerleştirdi, bordo vişneli küreyi üstüne kondurdu ve külahı Sinan’a uzattı. Sinan tam elini atacakken Rıza Dayı külahı havada ters çevirdi. Dondurma düşmedi; salepli maraş dondurması külahın ucuna yapışıp asılı kaldı. Çocuklar kahkahayı bastı.
“Yine kandırdı Sinan’ı!”
“Rıza Dayı ver artık, eriyecek!”
“Dondurma erimez evlat, sabır erir.”
Rıza Dayı son bir taklayla külahı Sinan’ın eline bıraktı.
“Al bakalım aslan parçası. Afiyet şeker olsun.”
Pelin de çikolatalısını aldı. Paralar önlükteki deri çantaya şıngırdayarak girdi.
Vişne Nehri
Külahı almak zaferin sadece başlangıcıydı. Asıl hayatta kalma mücadelesi şimdi başlıyordu. Dondurma sıcak havaya değdiği ilk saniyede erimeye başladı. Vişnenin kenarlarından parlak kırmızı damlalar süzülüp külahın baklava desenli yüzeyinden aşağı indi. Sinan dilini olanca hızla çalıştırdı ama ağustos güneşi Rıza Dayı’nın kaşığından hızlıydı. Koyu kırmızı bir damla başparmağına, oradan bileğine doğru bir nehir gibi aktı.
“Eyvah! Akıyor Pelin! Yetişemiyorum!”
“Külahın altını ısır, alttan damlıyor!”
“Alttan ısırırsam hepsi tişörtüme boşalır!”
“Bileğini yala o zaman, yere damlayacak!”
Sinan bileğini dudaklarına yapıştırıp damlayı son anda yakaladı. Bu sefer de çikolata Pelin’in burnuna ve çenesine bulaştı. İki kardeş kaldırıma çöktü, dillerini radar gibi kullanarak külahın etrafında dört döndüler. Bilekler, parmaklar, dirsekler yapış yapış oldu. Ama vişnenin mayhoşluğu keçi sütlü kaymakla buluştuğunda dünyadaki bütün dertler yok oldu; bir tek tişörtteki leke kaldı, o da akşama annenin derdi olacaktı.
Ertesi Günün Zili
On dakika sonra külahlardan geriye dondurma dolgulu sivri uç kaldı; o da son lokma olarak çıtırdayıp gitti. Pirinç zil uzak sokaklarda yeniden çınladı. Rıza Dayı arabasını yokuş yukarı iterek gözden kayboldu, kornasına son kez bastı. Sıcak asfaltta buharlaşan birkaç vişne damlası kaldı; karıncalar etrafında bayram ediyordu bile.
Sinan ile Pelin bahçedeki döküm çeşmede yapış yapış kollarını ve yüzlerini yıkadı. Sinan ıslak saçlarını geriye taradı.
“Yarın ne yiyeceksin Pelin?”
“Üç top alacağım. Limon, kaymak, vişne.”
“Annem üç topa para vermez ki.”
“Ben mendile şimdiden iki taş saklarım. Para ağır görünür.”
Sinan bir süre düşündü.
“Annem mendili her sabah ütüler, Pelin. Taşı ütüde bulur.”
“Bulmaz. Cebime koyarım, mendile balkonda koyarım.”
İki kardeş gülüşerek sitenin serin çimlerine uzandı. Akşam rüzgârı hanımeli kokusunu getirdi, sokak lambaları birer birer yandı, balkonlardan çatal bıçak sesleri yükseldi.
Ertesi gün saat dörtte zil çaldı. 3 numaranın balkonundan her zamankinden ağır bir mendil süzüldü. Sinan havada kaptı, düğümü dişleriyle çözdü. İçinde iki sarı elli binlik, iki küçük çakıl taşı ve katlanmış bir kâğıt vardı. Kâğıtta annesinin el yazısı okunuyordu:
“Taşlar dondurmacıya geçmez. Üçüncü top yok. Afiyet şeker olsun.”



