Bandırma İskelesi, Tahta Sandıklar

1974 yılının kavurucu bir temmuz sabahı, öğleye doğru. İstanbul’dan gelen vapur Bandırma İskelesi’ne yanaştı. Bacasından çıkan is, seyyar köftecilerin dumanına karıştı; halatlar babalara bağlandı, iskele tahtaları gıcırdadı.

İstanbullu bürokratlar, Cağaloğlu tüccarları ve Kadıköy memurları çinko tokalı tahta sandıklarıyla indi. Sandıklarda üç aylık yazlık erzak vardı: yün yorgan denkleri, gaz ocakları, bir de Singer dikiş makinesi. Hamallar ter içinde sandıkları omuzladı, iskeleye naftalin ve kuru incir kokusu yayıldı.

Henüz güney otoyolları açılmamıştı. Bodrum küçük bir süngerci kasabası, Çeşme rüzgârlı bir balıkçı yeri, Antalya tozlu narenciye bahçeleriydi. Cumhuriyet elitlerinin tek bir tatil rotası vardı: Erdek.

Bandırma’dan kalkan dolmuşlar zeytinlikleri yararak Kapıdağ Yarımadası’nın virajlarına tırmandı. Arka koltukta çocuğunun alnını limon kolonyasıyla silen Nermin Hanım eşine fısıldadı:

“Nihayet geldik Kemal, bak deniz göründü!”

“Marmara bu sene ayna gibi.”

Çuğra sahilinde tek katlı aile motelleri dizilmişti; önlerinde ahşap verandalar, sarı hasır gölgelikler, kumda tahta şezlonglar. Sandıklardan yalnız basma elbiseler çıkmadı, İstanbul’un apartman adabı da kumsala taşındı. Akşam yemeğinde ne giyileceği bile protokoldü.

Emekli Tapu Müdürü Muzaffer Bey motel bahçesinde çayını yudumlarken masadakilere anlatırdı:

“Biz buraya ilk geldiğimizde arkamızda asırlık zeytinlik, önümüzde cam gibi deniz vardı.”

“Elektrik akşam sekizde jeneratörle verilir, gece yarısı kesilirdi. Lüks lambasıyla kitap okurduk.”

“Ama sabah dalga sesiyle uyanmak Ankara’nın bütün kasvetini silerdi.”

Pınar Otel Baloları ve Çay Bahçesi Orkestraları

1970’lerin Çuğra sahili kılık kıyafet kuralları olan bir açık hava salonuydu. Erdek’in gözde adresi Pınar Otel’di; anlatılanlara göre bir dönem sanayicilerin de uğrak yeriydi. Gülplaj da hattın öbür ucunu tutardı. Danıştay üyeleri, tıp profesörleri, eski mebuslar her haziranda aynı odalara yerleşir, üç aylık sezon başlardı.

Akşamüstü plajdaki peştamallar yerini keten pantolonlara ve kolalı beyaz gömleklere bırakır, kadınlar inci kolyelerini takar, kordonda akşam piyasası başlardı. Çay bahçelerinde hasır iskemleler denize sıfır dizilir, porselen demliklerde ada çayı demlenir, fırından yeni çıkmış zeytinli açmalar gelirdi. Gençler kordonun sonundaki dondurmacıda buluşurdu. Herkes birbirini tanırdı; o yüzden kimse taşkınlık yapmazdı.

Akordeon ve kontrbaslı tango orkestraları çalar, Neveser Kökdeş şarkıları meltemine karışırdı. Pınar Otel’in cumartesi baloları Marmara’nın en şık cemiyet olayıydı; kadınlar saçlarını yaptırmak için gündüzden sıraya girerdi. Dans eden çiftler genç Cumhuriyet’in modern yüzünü sahile yansıtır, gece yarısı kumsalda yakılan meşaleler denizi aydınlatırdı.

Kırk yıllık başgarson Cemil Usta bardakları kurularken anlatırdı:

“Bakanlar, valiler, ordinaryüs hocalar yan yana otururdu. Kimse kimseye arabasını sormazdı.”

“Şortla çay bahçesine girmek ayıptı.”

“Şimdi torunlar kumsalda karton bardakla kahve içiyor. Karton bardakla! Kumsalda!”

Gülplaj’ın kum pistindeki dans yarışmaları ve açık hava sineması Çuğra’yı efsaneleştirdi; tahta sandalyede çekirdek çıtlatmanın bile adabı vardı. Ama seksenlere doğru sayfiyeye yeni bir dalga vurdu: kooperatif.

Zeytinliklerin Arasında Kooperatifler

Memurlar güçlerini birleştirdi; Erdek’in zeytinlikleri yapı kooperatifleriyle tanıştı. Subay Evleri, Bankacılar Sitesi, Öğretmenler Kooperatifi art arda yükseldi: ağaçların arasına ikişer katlı, beyaz badanalı, kırmızı kiremitli yüzlerce ev.

Her evin önünde on beş metrekarelik bir çim, üç kök sırık domates, iki acı biber, balkonları saran pembe sardunyalar vardı. Bahçe kapısındaki sarı plastik hortum kutsaldı: kumsaldan dönen herkes önce ayağını o hortumla yıkardı. Eve tek bir kum tanesi giremezdi; annenin terliği kapıda beklerdi.

Öğlen bütün balkonlardan aynı koku yükselirdi: domates soslu biber kızartması. Masada ezine peyniri, soğuk karpuz; gece floresan lambanın çiğ ışığı altında kıran kırana okey.

Yönetim kurulu başkanı istisnasız emekli bir piyade albayıydı. Panoya daktiloyla yazılmış kâğıtlar asılırdı:

“DİKKAT! ÇİM BİÇME MAKİNESİ SAAT 10.00’DAN EVVEL VE SAAT 14.00 İLE 16.30 ARASINDA KESİNLİKLE ÇALIŞTIRILAMAZ.”

Çocuklar içinse kooperatif bir özgürlük cumhuriyetiydi. Sabah çıplak ayakla kumsala fırlar, gün boyu kulaç atarlardı. Dondurmacı Şaban’ın zili kumsalı inletir, anneler balkondan seslenirdi:

“Hakan! Salçalı ekmeğini al da denize öyle gir!”

Bisikletler kilitlenmez, sokak kapıları ardına kadar açık kalırdı.

Mandallı Havlu Protokolü

Kumsal hukuken kamuya aitti. Uygulamada ise elli yıldır yazısız bir kanun yürürlükteydi: Mandallı Havlu Protokolü.

Sabah 06.30’da kumsalda pijamalı gölgeler belirirdi: sabah namazından sonra inen kıdemli emekli beyler. Metal burgulu şemsiye kuma kırk santim vidalanır, dibi yassı taşlarla tahkim edilirdi. Şezlonga güneşten rengi solmuş havlular tahta mandalla kilitlenirdi. Tahta, çünkü plastik mandal poyrazda kırılırdı.

Havlu mandallandığı an o iki metrekare fethedilmiş sayılırdı. Saat onda inen tecrübesiz bir günübirlikçi boş şezlonga yanaşsa, yandaki şapkalı teyze buz gibi fısıldardı:

“Evladım orası tutuldu. Sahipleri kahvaltıda, birazdan gelirler.”

Sahipleri genellikle öğleden önce gelmezdi. Emekli Albay Tevfik Bey ise sınır ihlallerinde bütün koyu ayağa kaldırırdı:

“Şemsiyesini akşamdan kumda bırakanın ipini sabah jiletle keserim!”

“Sabah yediden evvel kumsala tahta çakılamaz!”

“Burası sahipsiz halk plajı değil, Subay Evleri cephesidir!”

Bu sözlerin Tevfik Bey’in kendi şemsiyesi için geçerli olmadığını herkes bilirdi; şemsiyesi zaten 06.30’da çakılmış olurdu.

Subay Evleri ile Öğretmenler Sitesi arasında tatlı bir sahil rekabeti vardı. Kuma ağaç dalıyla hayali sınırlar çizilir, iki tarafın dedeleri tavla başında kordonun en büyük taktik savaşlarını verirdi. Kumsaldaki bu askerî nizamın bir faydası da vardı: kimse cüzdanını ya da saatini şezlongda bırakmaktan korkmazdı, çünkü kıdemli sakinler kumsala yaklaşan her yabancıyı bakışlarıyla teşhis ederdi. Akşam ezanıyla herkes şezlongunu toplayıp efendice evine dönerdi.

Kalan Son Sardunyalar

Bugün Çuğra kordonunda yürümek nostaljik bir imparatorluğun kalıntılarını adımlamaya benzer. Güneyin beach kulüpleri ve beton kuleleri karşısında Erdek mağrur bir hatıra gibi duruyor.

Eski motel sahipleri birer birer göçtü. Ahşap verandalar alüminyum doğramaya döndü, porselen fincanlar kâğıt bardağa. Ama kooperatif bahçelerinde elli yıllık aile hanedanlıkları sürüyor. 1974’te tahta sandığın üstünde oturan çocuklar bugün torunlarının elinden tutup aynı sığ kumsala iniyor.

Bu aristokrasinin gücü banka hesabında değil, süreklilikte. Hangi manavın tatlı kavun getirdiğini, kumsalın hangi kayasında denizkestanesi olduğunu, poyraz sertleşince tenteyi kaç saniyede toplayacaklarını ezbere bilirler. Kentsel dönüşüm ve miras kavgaları bu dinginliği hırpalıyor; eski bahçelerin bir kısmı otopark için betonlanıyor.

Yine de eylül akşamı güneş Çuğra burnunun arkasında batarken kooperatif balkonlarında floresanlar tek tek yanar, komşu balkona sıcak mücver tabağı uzatılır.

Sabah 06.30’da ise kumsalda yine pijamalı bir gölge belirir. Tevfik Bey’in torunudur. Elinde şemsiye, cebinde tahta mandal. Dedesinden ne bir ev kalmıştır ne bir hisse; ama ön sıradaki iki metrekare hâlâ ailededir.