Erdek Çuğra’da Eylül Serinliği
2 Eylül, akşamüstü. Erdek Çuğra sahilinde rüzgâr artık ılık esmiyordu. Güneş Kapıdağ’ın arkasına alçalıyor, deniz kurşuni bir renge bürünüyordu. Plastik şezlonglar üst üste istiflenmiş, hasır şemsiyelerin sazları rüzgârda dökülüyordu. İskelenin ahşap merdivenleri sökülüp kıyıya çekilmiş, gazinolardan gelen müzik bıçak gibi kesilmişti. Geriye çamların hışırtısı kalmıştı.
Gülplaj Sitesi’nin 2 numaralı bloğunun önünde, bahçe duvarının dibinde iki genç yan yana duruyordu. On altı yaşındaki Sinan’ın ailesi sabah erkenden İstanbul Bakırköy’e dönecekti. On beş yaşındaki Zeynep ertesi gün öğlen Ankara Ayrancı’ya gidecekti. İkisinin de gözleri ağlamaktan kan çanağına dönmüştü. İki aydır her akşam çekirdek çitledikleri çay bahçesi kapanmış, sandalyeler ters çevrilip masaların üstüne konmuştu.
“Ağlama artık Zeynep.”
“Nasıl ağlamayayım? Yarın gidiyorsunuz.”
“Gidiyoruz ama konuşacağız. Her hafta arayacağım.”
“Ankara ile İstanbul çok uzak Sinan.”
“Telefon edeceğim diyorum. Söz verdim.”
“Kalemin var mı peki?”
Sinan gömleğinin cebinden mavi bir tükenmez çıkardı. Arkası diş izleriyle doluydu, gövdesi hafifçe çatlamıştı.
Cep Fihristi
Zeynep kumaş çantasından kenarları yaldızlı minik bir cep fihristi çıkardı. Kapağında simli kalpler vardı, sayfaları hafif vanilya kokuyordu. Yaz boyunca içine yalnız en yakın yazlık arkadaşlarının adları yazılmıştı. “S” harfini açıp uzattı. Parmakları titriyordu.
“Adını ve numaranı buraya yaz.”
Sinan kalemin kapağını dişleriyle çekti.
“Önce alan kodu. Bizim ev 0212.”
“Bizimki 0312.”
“Yedi rakamı büyük büyük yazıyorum bak.”
“Peki beni ne zaman arayacaksın?”
“Sen söyle.”
“İşte en önemli mesele o. Beni çok iyi dinle.”
Zeynep fihristi göğsüne bastırıp etrafına baktı; sanki annesi çamın arkasından onları gözetliyordu. Yazlıkta aşk kolaydı: dondurma yenir, sahilde yürünürdü. Kışın şehirde ev telefonundan konuşmak ise tam bir istihbarat operasyonuydu. Telefon salonda, dantel örtünün üstünde dururdu ve ahize kalktığı an evde herkes kulak kabartırdı. Babanın açması felaketti. Mutfaktaki paralel ahizenin sessizce kalkması felaketin habercisiydi. Şehirlerarası gündüz tarifesi ise ay sonunda gelen ayrı bir felaketti.
“Babam Haberi İzlerken Ara”
Zeynep kalemi geri alıp fihristin kenarına notlar düştü.
“Hafta içi gündüz sakın arama. Komşular oturmaya geliyor, telefon koridorda yankılanıyor.”
“Ne zaman o zaman?”
“Saat 19.30 ile 20.00 arası.”
“Neden o saat?”
“Çünkü babam televizyonun karşısına oturur, Ali Kırca başlar. Haberde memleket meselelerini tartışır, gözü ekrandan ayrılmaz. Telefona asla bakmaz.”
“Ya yanlışlıkla açarsa?”
Zeynep yutkundu.
“Kekeleme. Sesini kalınlaştır. ‘Fen lisesinden sınıf arkadaşı Ahmet, matematik ödevini soracaktım’ de.”
“Ahmet mi? Benim sesim Ahmet’e benzer mi kızım?”
“Başka çaremiz yok! Gerçek adını söylersen babam beni okuldan alır!”
“Tamam tamam, Ahmet derim. Yeter ki ağlama.”
Sinan da çizgili bir defter yaprağı yırtıp Zeynep’in numarasını yazdı: 0312 440… Kâğıdı dörde katlayıp cüzdanının en gizli astarına yerleştirdi. O kâğıt kış boyu en kıymetli hazinesi olacaktı.
Toros’un Bagajı
Sitenin otoparkında ise kıyamet kopuyordu. Sinan’ın babası Selim Bey beyaz Renault 12 Toros’un bagajını açmış, alnının terini fanilasına siliyordu. Bagaj bir kışlık erzak ambarına dönmüştü: beş kiloluk zeytinyağı tenekesi, üç koli ev yapımı salça kavanozu, kavanozların arasına sıkıştırılmış eski plaj havluları, en üstte iki dev turşu bidonu. Selim Bey kapağı bütün gücüyle bastırdı. Kapak yuvasına oturmadı. Bir daha bastırdı, bu sefer turşu bidonlarından biri kapağı geri itti. Toros’un arka tamponu yere iki parmak yaklaşmıştı.
“Hanım! Bu bidonları kim koydu buraya?”
Sinan’ın annesi balkondan seslendi:
“Kırma kavanozları Selim! Kışın İstanbul’da domatesi nereden bulacaksın?”
“Araba yere yapıştı hanım! Amortisörler patlayacak!”
“Yavaş sür! Susurluk’ta tost yerken kontrol edersin!”
“Sinan nerede yine? Çağır şu veledi, valizleri taşısın!”
Sinan irkildi.
“Babam çağırıyor. Gitmem lazım.”
Zeynep koluna yapıştı.
“Beni gerçekten arayacaksın değil mi?”
“Her salı akşamı o telefon çalacak.”
“Mektup da yaz. Kokulu kâğıda.”
“Yazarım. Pulunu alıp hemen atarım kutuya.”
“Kendine çok iyi bak.”
“Sen de. Hadi sil gözlerini, annen görürse fihristi okur.”
Sinan duvardan uzaklaştı, arkasına dönüp üç kez el salladı. Zeynep fihristi göğsüne bastırıp arkasından baktı. Kumsaldaki son martı da karanlığa doğru uçtu.
Çevirmeli Telefon ve Yanlış Ahmet
Ekimde Marmara soğuk yağmurlara teslim oldu, yazlıkların panjurları kilitlendi. Bakırköy’de bir salı akşamı Sinan koridordaki ahşap telefon sehpasının başında nöbetteydi. Siyah çevirmeli telefon sehpanın üstünde ağır bir heykel gibi duruyordu.
Ahizeyi kaldırdı, çevir sesini dinledi. Kalbi göğüs kafesini parçalayacak gibiydi. Parmağını deliklere sokup numarayı çevirdi; her rakamda çark ağır ağır geri döndü. Hat bağlandı, uzun bir zil çaldı. İkinci çalışta ahize gürültüyle kalktı.
“Alo! Kimi aradınız?”
Kalın, otoriter bir erkek sesi. Bütün prova buharlaştı. Sinan sesini kalınlaştırmaya çalıştı:
“Şey… İyi akşamlar efendim. Zeynep evde miydi acaba?”
“Sen kimsin evladım?”
“Ben… Fen lisesinden sınıf arkadaşı Ahmet’im efendim.”
“Hangi Ahmet? Zeynep kız lisesinde okuyor çocuk!”
Sinan’ın kulakları alev alev yandı. Tek bir kelime bulamadı. Ahizenin arkasından Zeynep’in koşarak gelen sesi duyuldu:
“Baba ver telefonu! Dershane arkadaşım o!”
“Al bakalım. Fazla uzatmayın, faturayı siz ödemiyorsunuz!”
Ahize el değiştirdi.
“Sinan! Sen misin gerçekten?”
Sinan sırtını koridorun soğuk duvarına yasladı.
“Benim. Ahmet yalanı tutmadı ama sesini duydum ya, yeter.”
“Sinan, babam haberi izlemiyordu. Bu akşam maç vardı.”
Ankesörlü Kulübe
Ev telefonunun tehlikeleri artınca Sinan yeni bir taktiğe geçti: mahallenin köşesindeki ankesörlü kulübe. Kulübenin içi eski sigara ve ıslak palto kokuyordu. Sinan manyetik telefon kartını yuvaya itti; cihaz kartı mekanik bir sesle içine çekti, ekranda kalan kontör belirdi.
Zeynep ilk çalışta açtı.
“Alo Sinan! Kulübede misin yine?”
“Kulübedeyim. Dışarıda lapa lapa kar yağıyor.”
“Üşüme. Sesin titriyor.”
“Soğuktan değil, heyecandan.”
“Erdek’i çok özledim. Kumsalı, çay bahçesini, dondurmacıyı…”
“Ben de. Haziran gelse de hemen gitsek.”
“Haziranda benim sınav var Sinan.”
“Temmuz o zaman. Temmuz gelse de hemen gitsek.”
Cihaz acı acı ötmeye başladı. Ekrandaki sayı hızla düştü.
“Zeynep! Kontör bitiyor!”
“Bekle! Mektup yazdım, yarın postaya veriyorum! Pembe zarf!”
Hat kesildi. Kulübeye kuru bir sessizlik çöktü. Sinan kartı geri aldı, cebine koydu; o kartın bütün kontörü bir yazın vedasına harcanmıştı ve buna değmişti. Parmakları donmuştu ama içi sımsıcaktı.
Mektup on gün sonra geldi. Pembe zarfın üstünde Bakırköy’deki adres doğruydu, kokusu yoldan geçmemişti. Alıcı kısmında büyük, özenli harflerle yazıyordu: “Ahmet’e.”
Annesi zarfı Sinan’a uzatırken sordu:
“Ahmet kim oğlum?”
“Fen lisesinden bir arkadaş anne.”



