📍 SAYFİYE KRONİĞİ
SİTENİN ÇOCUKLARI

Erdek'ten Çeşme'ye Yazlık Medeniyeti, Apartman Savaşları & Aidat Dramaları

Sitenin Çocukları 📍 Erdek, Çuğra, Marmara

Yaz Sonu Ağlayarak Telefon Numarası Defterine Yazma Ritüeli: 0212 ile 0312 Arasındaki Eylül Hüznü

Erdek Çuğra sahilinde eylül ayı gelip yazlıklar kapanırken, küçük cep fihristlerine ev telefonlarını yazan, 'Babam haberleri izlerken ara' tembihleriyle ayrılan gençlerin nostaljik vedası.

📌 Yazlık Kanunu: "Yazlık aşkı eylül rüzgarıyla biter sanılırdı; oysa asıl savaş, evin salonundaki çevirmeli telefonun başında başlardı."
SC Sitenin Çocukları Masası
Anı kodu: yaz-sonu-aglayarak-telefon-numarasi-defterine-yazma-ritueli
Yaz Sonu Ağlayarak Telefon Numarası Defterine Yazma Ritüeli: 0212 ile 0312 Arasındaki Eylül Hüznü

I. Saat 18:40: Erdek Çuğra’da Eylül Serinliği ve Boşalan Şezlonglar

Takvim yaprakları 2 Eylül’ü gösteriyordu. Saat tam 18:40’tı. Erdek Çuğra sahilinde rüzgar artık ılık esmiyordu. İnce ve serin bir eylül esintisi kumsalı usulca sarmıştı.

Güneş Kapıdağ Yarımadası’nın arkasına doğru kızıl bir kavis çizerek alçalıyordu. Deniz koyu kurşuni bir renge bürünmüştü. Dalgalar kıyıya yorgun ve hırçın çarpıyordu.

Sahildeki beyaz plastik şezlonglar üst üste istiflenmişti. Hasır şemsiyelerin sazdan etekleri rüzgarda hışırdayarak dökülüyordu. Kumsalda uçuşan gazete sayfaları terk edilmiş bir kenti andırıyordu.

İki ay boyunca kahkahalarla yankılanan iskele bomboş kalmıştı. İskelenin ahşap merdivenleri çoktan sökülüp kıyıya çekilmişti. Sahil gazinolarından gelen neşeli müzik sesleri bıçak gibi kesilmişti. Artık sadece çam ağaçlarının hışırtısı ve rüzgarın uğultusu duyuluyordu.

Gülplaj Sitesi’nin 2 numaralı bloğunun önünde derin bir keder vardı. Bahçe duvarının dibinde iki genç yan yana dikiliyordu.

On altı yaşındaki Sinan ile on beş yaşındaki Zeynep’ti bunlar. Sinan’ın ailesi sabah erkenden İstanbul Kadıköy’e dönecekti. Zeynep ise ertesi gün öğlen Ankara Ayrancı’ya gidecekti.

İkisinin de gözleri ağlamaktan kan çanağına dönmüştü. İki aydır her akşam çekirdek çitledikleri çay bahçesi artık kapalıydı. Tahta sandalyeler ters çevrilip masaların üstüne konmuştu.

Sinan ceplerini telaşla yokladı. Pantolonunun arka cebinden bükülmüş bir kağıt parçası çıkardı:

— “Zeynep, bekle. Sakın ağlama artık.”

— “Nasıl ağlamayayım Sinan? Yarın gidiyorsunuz işte.”

— “Gidiyoruz ama yine konuşacağız. Her hafta arayacağım seni.”

— “Ankara ile İstanbul çok uzak. Birbirimizi nasıl bulacağız?”

— “Telefon edeceğim diyorum sana. Söz verdim.”

— “Kalemin var mı yanında? Numarayı nereye yazacaksın?”

Sinan gömleğinin ön cebinden mavi bir tükenmez kalem çıkardı. Kalemin arkası diş izleriyle doluydu. Plastik gövdesi hafifçe çatlamıştı.


II. Cep Fihristi, Mavi Tükenmez Kalem ve Titreyen Parmaklar

Zeynep kolundaki küçük kumaş çantayı açtı. Fermuarı usulca çekti. İçinden kenarları yaldızlı minik bir cep fihristi çıkardı.

Fihristin kapağında minik simli kalpler vardı. Sayfaları hafif vanilya ve melisa kokuyordu. Yaz boyunca içine sadece en yakın yazlık arkadaşlarının isimleri yazılmıştı. Her sayfasında farklı bir hatıra gizliydi.

Zeynep fihristin “S” harfini buldu. Sayfayı açtı. Parmakları soğuktan ve heyecandan hafifçe titriyordu:

— “Al Sinan. Adını ve numaranı buraya yaz.”

Sinan kalemin kapağını dişleriyle çekti:

— “Önce şehirlerarası alan kodunu yazıyorum. Bizim Kadıköy numarası 0216 ile başlıyor.”

— “Bizim Ankara numarası da 0312 ile başlıyor.”

— “Yedi haneli numarayı büyük rakamlarla yazıyorum bak.”

— “Gündüzleri evde pek olmam, dershane maratonu başlıyor Sinan.”

— “Peki seni günün hangi saatinde arayayım?”

— “İşte en önemli mesele o. Beni çok iyi dinle.”

Zeynep fihristi göğsüne bastırdı. Etrafına dikkatlice baktı. Sanki annesi çam ağacının arkasından onları gözetliyordu.

Yazlık sitelerinde aşk yaşamak son derece kolaydı. Birlikte dondurma yenir, sahilde yürünürdü. Fakat kışın şehirde ev telefonundan konuşmak tam bir istihbarat operasyonuydu.

Ev telefonu salonda herkesin duyabileceği bir yerde dururdu. Yanında mutlaka dantel bir örtü serili olurdu. Ahize kalktığı an evdeki herkes kulak kabartırdı.

O dönemin ev telefonu iletişim riskleri tablosu şöyleydi:

Risk FaktörüOlay AnıTehlike DüzeyiSomut Sonuç
Babanın Açması“Kimsiniz oğlum siz bu saatte?”Çok YüksekTelefon anında yüze çarpar
Paralel Hat CasusluğuMutfaktaki ahizenin sessizce kalkmasıYüksekAnneden anında mutfak baskını
Kabarık Fatura KriziŞehirlerarası gündüz tarifesiKritikHarçlık kesintisi ve salon cezası
Meşgul Çalma ÇıkmazıÇevirmeli internet bağlantısı (90’lar)OrtaSaatlerce meşgul çalan hat
Haber Bülteni SaatiAli Kırca veya Reha Muhtar başlangıcıDüşükSalonda tek başına güvenli görüşme

III. ‘Saat 19:30’da Ara, Babam Haberi İzlerken’: Ev Telefonu Protokolü

Zeynep kalemi Sinan’ın elinden aldı. Fihristin boş kenarına hızla notlar düşmeye başladı:

— “Sinan, beni hafta içi sakın gündüz arama.”

— “Neden Zeynep? Annem evde olmuyor mu?”

— “Annem evde ama komşular oturmaya geliyor. Telefon koridorda yankılanıyor.”

— “Peki ne zaman arayayım seni?”

— “Tam saat 19:30 ile 20:00 arası arayacaksın.”

— “Neden tam o saatler?”

— “Çünkü babam televizyonun karşısına oturur. Ali Kırca ile ana haber bülteni başlar.”

— “Baban televizyon izlerken telefona bakmaz mı?”

— “Asla bakmaz. Haber bülteninde memleket meselelerini tartışır. Gözü ekrandan ayrılmaz.”

Sinan fihristteki yazıyı dikkatle okudu:

— “Peki ya telefonu yanlışlıkla baban açarsa ne diyeceğim?”

Zeynep bir an durdu. Yutkundu:

— “Sakın kekeleme. Sesini kalınlaştıracaksın.”

— “Ne diyeceğim adama?”

— “Ben fen lisesinden sınıf arkadaşı Ahmet diyeceksin. Matematik ödevini soracaktım diyeceksin.”

— “Ahmet mi? Benim sesim hiç Ahmet’e benzer mi kızım?”

— “Başka çaremiz yok Sinan! Gerçek adını söylersen babam beni okuldan alır!”

— “Tamam tamam, Ahmet derim. Yeter ki ağlama artık.”

Sinan kendi cebinden de çizgili bir defter yaprağı yırttı. Zeynep’in Ankara’daki ev numarasını büyük rakamlarla yazdı: 0312 440…

Kağıdı dörde katladı. Cüzdanının en gizli astarının içine özenle yerleştirdi. O kağıt parçası onun kış boyu en kıymetli hazinesi olacaktı.


IV. Bagaja Giren Salça Kavanozları ve Toros Bagajı Kaosu

Sitenin otoparkında ise tam bir kıyamet kopuyordu. Saat 19:15 olmuştu.

Sinan’ın babası Selim Bey beyaz Renault 12 Toros’un bagaj kapağını açmıştı. Alnındaki boncuk boncuk terleri fanilasına siliyordu.

Bagaj adeta bir kışlık erzak ambarına dönmüştü. Köyden alınan beş kiloluk zeytinyağı tenekesi tam ortaya konmuştu. Yanına üç koli ev yapımı domates salçası kavanozu dizilmişti.

Kavanozlar birbirine çarpıp kırılmasın diye aralarına eski plaj havluları sıkıştırılmıştı. Bagajın üstüne ise iki adet dev turşu bidonu yerleştirilmişti.

Selim Bey bagaj kapağını bütün gücüyle bastırdı. Kapak kilit yuvasına bir türlü oturmadı: Güm!

Selim Bey sinirden çileden çıktı:

— “Hanım! Bu bidonları kim koydu buraya?”

Sinan’ın annesi balkondan seslendi:

— “Kırma kavanozları Selim! Kışın organik domatesi nereden bulacaksın İstanbul’da?”

— “Araba yere yapıştı hanım! Amortisörler patlayacak yolda!”

— “Yavaş sür sen de! Susurluk’ta tost yerken kontrol edersin bagajı!”

— “Sinan nerede yine? Çağır şu veledi, valizleri taşısın!”

Sinan babasının sesini duyunca irkildi:

— “Babam çağırıyor Zeynep. Gitmem lazım artık.”

Zeynep Sinan’ın koluna yapıştı. Gözlerinden akan yaşlar yanaklarında parladı:

— “Beni gerçekten arayacaksın değil mi? Unutmayacaksın beni?”

— “Unutur muyum hiç? Her salı akşamı o telefon çalacak.”

— “Mektup da yaz Sinan. Kokulu kağıda yaz ama.”

— “Yazarım. Postaneden pul alıp hemen atarım kutuya.”

— “Kendine çok iyi bak Sinan.”

— “Sen de Zeynep. Ağlama artık, hadi sil gözlerini.”

Sinan bahçe duvarından hızla uzaklaştı. Arkasına dönüp üç kez el salladı. Zeynep elindeki küçük fihristi göğsüne bastırarak arkasından baktı.

Kumsaldaki son martı da çığlık atarak karanlığa doğru uçtu.


V. Kadıköy Koridorunda Çevirmeli Telefon Nöbeti ve Yanlış Ahmet

Ekim ayı geldiğinde bütün Marmara soğuk yağmurlara teslim oldu. Yazlık siteleri derin bir kış uykusuna yattı. Panjurlar kilitlendi, tahta kapılar zincirlendi.

İstanbul Kadıköy’de saat tam 19:28’di. Sinan evlerinin koridorundaki küçük ahşap telefon sehpasının başında nöbetteydi.

Çevirmeli siyah telefon sehpanın tam üstünde ağır bir heykel gibi duruyordu. Sinan ahizeyi yavaşça kaldırdı. Çevir sesini dinledi: Düüüüüt.

Sinan’ın kalbi göğüs kafesini parçalayacak gibi çarpıyordu. Parmaklarını deliklere sokarak numarayı çevirmeye başladı: 0 - 3 - 1 - 2…

Her rakam çevrildiğinde mekanik çark ağır ağır geri dönüyordu: Cırrr… Cırrr…

Numara tamamlandı. Hat nihayet bağlandı. Karşı tarafta uzun bir zil sesi yankılandı: Dırrrr… Dırrrr…

Sinan nefesini tuttu. İkinci çalışta ahize gürültüyle kalktı.

Karşıdan son derece kalın ve otoriter bir erkek sesi duyuldu:

— “Alo! Kimi aradınız?”

Sinan’ın boğazı düğümlendi. Bütün provası bir anda buharlaştı. Sesini kalınlaştırmaya çalıştı:

— “Şey… İyi akşamlar efendim. Zeynep evde miydi acaba?”

— “Sen kimsin evladım? Kim arıyor bu saatte evi?”

— “Ben… Ben fen lisesinden sınıf arkadaşı Ahmet’im efendim.”

— “Hangi Ahmet? Zeynep kız lisesinde okuyor çocuk!”

Sinan’ın başından aşağı kaynar sular döküldü. Kulakları alev alev yandı. Tek bir mantıklı kelime bile bulamadı.

Ahizenin arkasından Zeynep’in salondan koşarak gelen sesi duyuldu:

— “Baba ver telefonu! Benim dershane arkadaşım o!”

Baba homurdandı:

— “Al bakalım. Fazla uzatmayın, faturayı siz ödemiyorsunuz!”

Ahize el değiştirdi. Zeynep’in nefes nefese kalmış sesi duyuldu:

— “Sinan! Sen misin gerçekten?”

Sinan derin bir nefes aldı. Sırtını koridorun soğuk duvarına yasladı:

— “Benim Zeynep… Ahmet yalanı tutmadı ama sesini duydum ya yeter.”


VI. Ankesörlü Kulübede Biten Kontörler ve Bahar Umudu

Ev telefonunun tehlikeleri arttıkça Sinan yeni bir taktiğe geçti. Mahallenin köşesindeki PTT ankesörlü telefon kulübesine gitmeye başladı.

Hava buz gibi soğuktu. Yağmur camları dövüyordu. Kulübenin içi eski sigara ve ıslak palto kokuyordu.

Sinan cebinden çıkardığı 50 kontörlük manyetik telefon kartını yuvaya itti. Cihaz mekanik bir sesle kartı içine çekti. Ekranda kalan kontör miktarı belirdi: 48 KONTÖR.

Numarayı tuşladı. Ahizeyi kulağına bastırdı. Zeynep telefonu ilk çalışta açtı:

— “Alo Sinan! Kulübede misin yine?”

— “Kulübedeyim Zeynep. Dışarıda lapa lapa kar yağıyor.”

— “Üşüme sakın oralarda. Sesin titriyor.”

— “Sesim soğuktan değil, heyecandan titriyor.”

— “Erdek’i çok özledim Sinan. Kumsalı, çay bahçesini, dondurmacıyı…”

— “Ben de çok özledim. Haziran gelse de hemen gitsek.”

Birden ankesörlü cihaz acı bir bip sesi çıkardı: DİT-DİT-DİT!

Ekranda kalan kontör sayısı hızla düştü: 02 KONTÖR.

Sinan telaşla konuştu:

— “Zeynep! Kontör bitiyor, hat kesilecek!”

— “Sinan bekle! Mektup yazdım sana, yarın postaya veriyorum!”

— “Kokulu kağıda yazdın değil mi?”

— “Evet, pembe zarfa koydum!”

Cihaz son kez öttü: ÇAAAT.

Hat kesildi. Kuru bir sessizlik çöktü.

Sinan ahizeyi yerine koydu. Kartını geri aldı. Parmakları donmuştu ama içi sımsıcaktı.

Ceketinin yakasını kaldırdı. Yağmurlu İstanbul gecesine doğru yürüdü.

O yazlık aşkları belki şimdiki gibi anlık mesajlarla sürmüyordu. Fakat fihriste yazılan o yedi rakam, insan kalbine ömür boyu unutulmayacak derin bir iz bırakıyordu.

Sıradaki Yazlık Dosyaları