Pencereden Firar

Temmuzun en sessiz cumartesi gecesiydi, saat 01.30. Çeşme Ilıca Bankacılar Sitesi derin bir uykuya teslim olmuştu. İmbat yerini ılık bir melteme bırakmış, gökyüzüne dolunay asılmıştı. Beyaz badanalı villaların panjurları sımsıkı kapalıydı; bahçelerde yalnızca otomatik fıskiyelerin tıslaması duyuluyordu.

B Blok’ta ikinci kattaki yatak odasının sinekliği yavaşça yana kaydı. On dört yaşındaki Sinan, üzerinde yalnızca siyah bir deniz şortu, pencerenin mermer denizliğine bastı ve parmaklarının ucunda bahçeye sarktı. Yeni sulanmış çimlerin soğuk çiyine tek çıt çıkarmadan indi, zakkum çalılarının gölgesine süzüldü. Çalıların arkasında üç gölge daha bekliyordu: Kaan, Emre ve Burak.

“Sinan geldin mi? Nerede kaldın oğlum?”

“Babam salonda maç özeti izliyordu, yeni uyudu.”

“Bekçi Şaban nerede?”

“En son çay ocağının önündeydi, küçük radyosundan türkü dinliyordu. Feneri masanın üstünde.”

“Devriye saati?”

“İkide tura çıkar. Yarım saatimiz var.”

Dördü de mavi Gezer terliklerini çalının dibine sakladı. Hedef belliydi: sitenin ortasındaki yarı olimpik havuz. Gündüz o havuzda yüzlerce insan, çocuklara bağıran teyzeler, hiç bitmeyen şezlong kavgaları olurdu. Gece yarısı ise su bambaşkaydı. Klor kokusu karanlıkta yoğunlaşır, yüzey ayna gibi dururdu; ay ışığı dipteki fayanslara, filtre kapaklarına kadar inerdi.

Tel Örgü ve Yale Kilit

Dört çocuk dizlerinin üstünde havuz bölgesine yaklaştı. Havuzun etrafı iki metrelik yeşil tel örgüyle çevriliydi; demir kapıya kalın bir zincir dolanmış, ucuna pirinçten dev bir Yale kilit asılmıştı. Yönetim kapıya beyaz bir tabela çakmıştı: Saat 20.00’den sonra havuza girmek kesinlikle yasaktır. Klor şoklaması yapılmıştır. Site Yönetimi.

Sinan parmaklarını tel gözeneklerine geçirdi.

“Kapı kilitli. Telin üstünden atlayacağız.”

“Önce Burak geçsin, en hafifimiz o.”

“Sivri uçlara dikkat edin, şortu yırtarsınız.”

“Düşersem tutun beni.”

“Düşme işte, sessiz tırman.”

Burak kedi gibi tırmandı, iki saniyede zirvedeydi, karşıdaki kaygan fayansa yumuşakça indi. Ardından Kaan ve Emre geçti. Sinan ağırlığını verince tel esnedi, gıcırdadı; dördü de nefesini tuttu. Bekçi kulübesinden ses gelmedi. Artık yasak bölgenin içindeydiler.

Önlerinde yirmi beş metrelik karanlık bir su uzanıyordu. Havuz lambaları tasarruf gerekçesiyle saat on gibi kapatılmıştı; suyu yalnızca dolunay aydınlatıyor, dipteki beyaz ve lacivert mozaikler parlıyordu. Bahçıvan İdris Efendi akşamüstü kloru boca etmişti; su bir kimya laboratuvarı gibi kokuyordu.

Sessiz Dalış

Burada tek kural mutlak sessizlikti. Tek bir şapırtı bütün pencereleri açtırabilirdi; havuz kenarındaki zemin kat sakinleri, emekli banka müdürleri, en ufak seste balkona fırlardı.

Kaan kenara çöküp sol ayağını suya daldırdı.

“Oooof! Su buz gibi!”

“Abartma, gündüz sıcağı gitmiş sadece.”

“Balıklama atlamak yok! Yavaşça kayın içine!”

“Kafayı sokmayalım mı?”

“Sok ama burnundan nefes verme, köpük ses yapar.”

Sinan ellerini savak kanalına dayayıp gövdesini milim milim indirdi. Soğuk su önce beline, sonra göğsüne vurdu, nefesi kesildi; iki saniye sonra beden alıştı ve su kadife gibi oldu. Dördü havuzun ortasına süzülüp kulaklarını suya daldırdı. Suyun altında yalnızca kendi kalp atışları duyuluyordu. Klor gözlerini yaksa da açtılar; ay ışığı suyun içinde kırılıp dans eden beyaz çizgiler çiziyordu.

Emre yüzeye çıktı.

“Harika lan! Deniz falan bunun yanında hikâye.”

“Sessiz ol Emre, yankı yapıyor!”

“Kimse duymaz bu saatte.”

“Yine de fısılda. Şaban birazdan bu tarafa gelir.”

“Gelirse gelsin, dibe dalarız.”

Derin uca doğru sırtüstü yüzdüler, kollarını hiç oynatmadan yıldızları izlediler. Bütün bir kış bu anın hayaliyle geçmişti. Okul yoktu, sınavlar bitmiş, dershaneler kapanmıştı; yalnızca bu yaz gecesi ve serin su vardı.

Fener ve Düdük

Huzur on dört dakika sürdü. Makine dairesinin yanındaki çakıllı yoldan sert ayak sesleri geldi, ardından tanıdık bir öksürük geceyi yardı. Bu ses elli beş yaşındaki bekçi Şaban’a aitti. Şaban Amca sitenin otuz yıllık demirbaşı, jandarma emeklisiydi; gece havuzu onun kırmızı çizgisiydi.

“Şaban geliyor! Batın dibe!”

Dördü ciğerlerindeki havayı boşaltıp dibe çöktü, parmaklarını tahliye ızgarasına kilitledi. Havuzun karanlık suyuna sarı bir ışık huzmesi saplandı. Şaban Amca üç pilli nikelajlı fenerini yakmış, ışığı bir arama projektörü gibi gezdiriyordu. Işık dipteki dört çıplak sırta vurdu. Şaban Amca boynundaki pirinç düdüğü ağzına götürdü.

“FİİİİİYYYT!”

“Kim var lan orada! Yine mi sizsiniz haydutlar! Çıkın ulan sudan!”

Ciğerleri yanan dört kafa aynı anda yüzeye fırladı. Şaban Amca feneri doğrudan Sinan’ın gözüne tuttu.

“Sinan! Seni tanıdım sarı kafa! Baban Hasan Bey’e söylemezsem namerdim!”

“Şaban Amca valla yeni girdik! Beş dakika yüzüp çıkacaktık!”

“Ben sana göstereceğim beş dakikayı! Kaçmayın ulan!”

Şaban Amca kapıya koştu, cebinden anahtarlığı çıkarıp şangırdatarak kilitle boğuşmaya başladı.

Yalınayak

Bu telaş çocuklara yirmi saniye kazandırdı. Dördü merdivenlere hücum edip sudan fırladı. Kaan köşeyi dönerken ıslak tabanı fayansta kaydı, poposunun üstüne oturdu.

“Kalk Kaan, koş!”

“Kuyruk sokumum kırıldı!”

“Kırılmadı, kalk geliyor!”

Kaan doğruldu, dördü çite depar attı. Arkalarında kapı gıcırdayarak açıldı.

“Durun dedim size! Yakalarsam kulağınızı koparırım!”

Şaban Amca içeri daldığında dördü de telin tepesindeydi. Sinan kendini boşluğa bırakıp ıslak çimlere çakıldı. Çalının dibindeki terliklere dönmek, Şaban’ın enseye yapışması demekti; dört çift mavi Gezer savaş alanında kurban verildi. Zifiri karanlıkta yalınayak koştular. Çakıllar tabanlarını deliyor, kuru çam iğneleri batıyordu; kimse hızını kesmedi.

Balkonlarda lambalar birer birer yandı, panjurlar açıldı.

“Ne oluyor orada Şaban Efendi? Hırsız mı var?”

“Biri mi boğuldu yoksa?”

“Hırsız değil Aysel Hanım! Bizim haydutlar havuzu bastı yine! Terliklerini de bırakıp kaçtılar, yarın yönetimde teşhis edeceğim!”

Sinan bahçe duvarını aşıp kendi balkonunun altına geldi. Kalbi göğüs kafesini delecek gibi çarpıyor, dizi sızlıyordu. Demir korkuluklara iki eliyle asıldı ve geldiği yoldan, açık pencereden odasına süzüldü. Islak şortu kirli sepetinin en dibine gömdü, saçlarını kuruladı, pikeyi boğazına kadar çekti. Kapı aralandı.

“Sinan? Dışarıdaki gürültüyü duydun mu? Şaban Efendi terlik falan diye bağırıyordu.”

“Sokak köpekleridir anne. Hadi uyu sen.”

Kapı kapandı. Sinan karanlıkta gülümsedi. Bacakları hâlâ heyecandan titriyor, burnunda o keskin klor kokusu tütüyordu. Terlikler gitmişti ama gece onlarındı.

Ertesi sabah yönetim odasının masasında dört çift mavi terlik yan yana dizilmişti. Hasan Bey kapıdan girer girmez sağdan ikinciyi tanıdı ama belli etmedi.

“Bizim oğlan dün gece hiç kalkmadı Şaban Efendi. Sokak köpekleri dedi, gürültü onlardanmış.”

Şaban Amca terliği kaldırıp tabanını çevirdi. İçinde kırk numara, bir de keçeli kalemle yazılmış “SİNAN” vardı.

“Köpekler Gezer giymez beyim.”