Taş Sokak, Rüzgâr Çanları

Saat 16.20. Gökçeada Zeytinliköy’ün dik, dar kaldırım taşlı sokağında poyraz saçakların altındaki deniz kabuklu rüzgâr çanlarını sallıyordu. Taş duvarlardan sarkan begonviller kireç sıvaya sürtünüyor, tepelerden keçi çıngırakları geliyordu. Sokağın başındaki taş kahvenin açık penceresinden damla sakızı kokusu taşıyordu. Madam Eleni mutfakta, mermer havanda sakızı toz şekerle eziyordu.

Aşağıdaki kooperatif sitesinden yokuşu yürüyerek çıkan emekli biyoloji öğretmeni Tevfik Bey nefes nefeseydi. Mavi boyalı sandalyeye çöktü, alnını keten mendille sildi. Kapıda elinde pirinç cezvesiyle Barba Kosta belirdi; bıyıkları bembeyaz, gözleri neşeyle kısık.

“Kalimera Tevfik Hocam! Yokuş yine yordu seni.”

“Kalimera Kosta. Bu yokuş her sene biraz daha dikleşiyor.”

“Yokuş aynı yokuş hocam. Yaşlar ilerliyor sadece.”

“Haklısın. Ama şu sakız kokusu adamı mezardan kaldırır.”

“Eleni kazanın dibini yeni sıyırdı. Sıcak muhallebi hazır.”

“Bir kase ver. Yanına da dibek kahvesi.”

“Aşağıdan komşular da geliyor mu?”

“Geliyorlar. Pazarı bitirdiler, yola çıktılar.”

“Köy fırınına da uğrasınlar, ekşi mayalı ekmek yeni çıktı.”

“Hepsine haber verdim Kosta, merak etme. Fırının önünden geçip ekmek almayan bizim siteden değildir zaten.”

Barba Kosta cezveyi közün üzerine sürdü. Kahve köpürmeye başladı.

İki Dünya Arasında Bir Vadi

Zeytinliköy’ün eski adı Aya Todori’dir. Köy adanın sırtlarından birine kartal yuvası gibi kurulmuştur; yüzyıllık taş evler birbirinin manzarasını kesmez, daracık sokaklardan ancak yaya ve yük taşıyan katır geçer. Tarihi çamaşırhane hâlâ ayaktadır, oluklardan kaynak suyu akar. Adanın en eski kilisesi sayılan Agios Georgios buradadır; Ortodoks Patriği Bartholomeos da bu köyde doğmuştur.

Köyün hemen altındaki zeytinlik vadide manzara değişir. Seksenlerin sonunda oraya Ankara’dan ve Çanakkale’den maliyeciler, öğretmenler, mühendisler bir kooperatif kurdu. Düzlüğe ikişer katlı, düz çatılı, güneş panelli bloklar dizildi. Balkon korkulukları Ege havası versin diye maviye boyandı; Ege havası vermedi ama mavi kaldı. Balkonlarda çiçekli pikeler sallanır, bahçelerde domates fideleri yükselirdi. Cuma günleri sitenin sarı minibüsü köy meydanına sefer yapardı; minibüs yokuşu çıkamadığı günlerde yolcular inip iterdi, Barba Kosta da kahvenin önünden alkışlardı. Site yöneticisi ile köy muhtarı su borularının bakımı için ayda bir toplanırdı.

Yukarıda asırlık Rum taş evleri, aşağıda memur kooperatifi. Aralarında görünmez ama hassas bir sınır vardı. İki dünya birbirine düşman değildi; kırk yıldır son derece zarif bir sayfiye diplomasisi işliyordu.

Dibek Tokmağı ve Muhallebi Kuyruğu

Zeytinliköy’de öğleden sonraları değişmez bir ritim başlar. Kahvenin avlusunda büyük bir taş dibek durur. Barba Kosta ağır tokmağı iki eliyle kavrar, kavrulmuş çekirdekleri dibeğe döker ve vurur. Tokmağın tok sesi taş binalarda yankılanır. Ezilen kahve elekten geçirilir, kalan iri taneler yeniden dibeğe döner; kahve her gün taze dövülür, dünden kalan kahve bu kahvede ayıp sayılır.

Bu ses aşağıdaki kooperatif için gizli bir çağrıdır. Kadınlar hasır şapkalarını takar, yokuşu tırmanmaya başlar. Madam Eleni bu arada pirinç ununu keçi sütüyle ağır ateşte pişirir, havanda dövdüğü sakızı ekler, muhallebiyi toprak kaplara döküp serin mermere dizer. Kahvenin bahçesinde kısa sürede bir kuyruk oluşur.

Emekli banka müdiresi Sevim Hanım en öne geçti.

“Eleni Hanımcım, torunlar İstanbul’dan geldi bu sabah. Dört porsiyonu plastik kaba koysan da eve götürsem?”

Madam Eleni gözlüğünün üstünden baktı, başını tatlı sert salladı:

“Aman Sevim, sakın ha! Bizim muhallebi plastiğe girmez.”

“Çocuklar havuzdan çıkmıyor ama Eleni.”

“Çıkıp buraya gelecekler. Muhallebi cam kasede, tahta kaşıkla yenir.”

“Haklısın valla, lezzeti bozulur.”

“Gel otur, bir fincan kahvemi iç. Çocuklar da gelir birazdan.”

Sevim Hanım kahvesini içip fincanı tabağa kapattı. Madam Eleni fincanı kaldırıp telveye baktı:

“Bak Sevim, burada büyük bir kısmet var. Torun sınavı kazanacak.”

“Ağzın bal yesin Eleni!”

Plastik kap meselesi her yaz böyle tatlı bir uzlaşmayla kapanırdı. Torunlar gelmezdi, Sevim Hanım iki kase yerdi.

Zeytinyağı ve Domates

Kooperatif ile köy arasındaki ilişki parayla değil, ikramla yürürdü. Kooperatifin bahçelerinde kuyu suyu boldu; pembe domates, tatlı biber, kokulu kavun yetişirdi. Zeytinliköy’ün ise asırlık zeytinlikleri ve inatçı keçileri vardı. Köyün bakkalı Mihali Efendi iki tarafın da ortak dostuydu; tezgâhına badem kurabiyeleri dizer, raflarına köyün zeytinyağlı sabunlarını koyardı.

Pazar sabahları sınırda bir takas yaşanırdı. Tevfik Hoca bahçesinden topladığı bir kasa domatesi Barba Kosta’nın kapısına çıkarırdı.

“Kosta, bu sabah dalından kopardım. Mis gibi tarla kokuyor.”

“Sağ olasın Tevfik. Ben de sana geçen haftanın peynirini ayırdım.”

Kosta serin taş kilerden bir çömlek çıkarır, salamuradaki sert keçi peynirini tülbente sarardı. Yanına bir şişe ilk hasat sızma zeytinyağı konurdu; rengi güneşte yeşil yeşil parlardı.

“Borcumuz ne kadar Kosta?”

“Kırk yıllık komşulukta borç lafı mı olur?”

“Eksik olma kardeşim.”

“Haftaya kilise bahçesinde kuzu çevireceğiz. Hanımı da al gel.”

“Geliriz. Fırın tatlıları bizden.”

Bu sessiz takas hukuku yarım asırdır bozulmadan sürüyordu. Hesabı tutan yoktu; tutan olsa ikisi de kendini borçlu sayardı.

Kilise Çanı ve Asma Yaprağında Sardalya

Akşamüstü gökyüzü pastel bir tona bürünür, köyün yukarısındaki kilisenin çanı usulca çalardı. Çan sesi vadideki kooperatif balkonlarına kadar inerdi. Köy meydanındaki ulu çınarın altına küçük ahşap masalar açılır, minik kadehlerde vişne ve sakız likörü, yanında buz gibi kaynak suyu konurdu. Kaleköy limanından getirilen sardalyalar asma yaprağına sarılıp mangalda közlenirdi.

Eski bir pikaptan Rumca ve Türkçe şarkılar birbirine karışırdı. Rüzgâr sertleştikçe masalara yün hırkalar dağıtılır, fırından yeni çıkmış balkabaklı börek ikram edilirdi. Kimse kimseyi yabancı görmezdi; aynı adanın rüzgârını soluyan insanlar aynı masada kadeh kaldırırdı. Ağaçtan yeni koparılmış ballı incirler tabaklara konur, demlikten süzülen çay kekik kokusuna karışırdı. Yaşlılar eski günleri anlatır, çocuklar çınarın etrafında saklambaç oynardı. Tevfik Hoca her akşam yokuşun aşağı inişini övmeyi unutmazdı: “Çıkarken neyse, inerken insan kendini yirmi yaşında sanıyor.”

Gece

Gece köyün sokakları sessizliğe gömüldü. Taş evlerin fenerleri yandı, kediler serin basamaklara kıvrıldı. Aşağıdaki kooperatifin balkon ışıkları tek tek söndü, televizyonlar sustu. Poyraz vadiden yukarı esti, zeytin yaprakları karanlıkta hışırdadı. Uzakta Semadirek’in karanlık silueti yükseliyordu. Kahvenin saçağındaki rüzgâr çanları gece boyunca hiç susmadı.

Ertesi gün dibek sesi başladığında Sevim Hanım yokuşu herkesten önce tırmandı. Elinde evden getirdiği dört cam kase ve dört tahta kaşık vardı. Madam Eleni kaseleri görünce gülümsedi:

“Aferin Sevim. Torunlar nerede?”

“Havuzda. Kaseleri ben getirdim, muhallebiyi de ben götüreceğim.”