Gökçeada Zeytinliköy: Sakız Muhallebisi, Rüzgar Çanları ve Kooperatif Sınır Hattı
Aya Teodori'nin asırlık Rum taş evleri ile ovaya kurulan kooperatif blokları arasındaki sayfiye diplomasisi; dibek kahvesi, rüzgar çanları ve damla sakızı nöbeti.
gokceada-zeytinlikoy-sakiz-muhallebisi-ve-ruzgar-canlari
I. Saat 16.20: Taş Sokaklar, Rüzgar Çanları ve Damla Sakızı
Saat tam 16.20’ydi.
Gökçeada Zeytinliköy’ün dik ve dar arnavutkaldırımı sokağında sert bir rüzgar esiyordu.
Poyraz ahşap saçakların altındaki bambu ve deniz kabuklu rüzgar çanlarını neşeyle sallıyordu.
Çın çın çın…
Taş duvarlardan sarkan eflatun begonviller rüzgarla birlikte beyaz kireç sıvalara sürtünüyordu.
Tepelerden gelen keçi çıngıraklarının sesleri vadiye yayılıyordu.
Sokağın başındaki taş kahvenin açık ahşap penceresinden buram buram damla sakızı kokusu yayılıyordu.
Taze keçi sütüyle kaynayan muhallebinin buharı sokağa taşıyordu.
Madam Eleni mutfakta mermer havanda hakiki Sakız damlasını toz şekerle eziyordu.
Köy çeşmesinden buz gibi kaynak suyu oluktan güldür güldür akıyordu.
Çocuklar bakır maşrapalarla çeşmeden kana kana su içiyordu.
Aşağıdaki kooperatif sitesinden yürüyerek tepeye çıkan emekli biyoloji öğretmeni Tevfik Bey nefes nefeseydi.
Sandaletlerini taşa vura vura kahvenin önüne geldi.
Mavi boyalı ahşap sandalyeye oturdu. Alnındaki teri keten mendiliyle sildi.
Köyün kadim sakini Barba Yorgo elinde pirinç cezveyle kapıda belirdi.
Bıyıkları bembeyazdı. Gözleri neşeyle kısıldı.
— “Kalimera Tevfik Hocam! Yokuş yine yordu seni galiba.”
— “Kalimera Yorgo. Bu yokuş her sene biraz daha dikleşiyor sanki.”
— “Yokuş aynı yokuş hocam. Yaşlar ilerliyor sadece.”
— “Haklısın Yorgo. Ama şu sakız kokusu adamı mezardan kaldırır.”
— “Madam Eleni kazanın dibini yeni sıyırdı. Sıcak muhallebi hazır.”
— “Hemen bir kase ver Yorgo. Yanına da taş dibek kahvesi yap.”
— “Aşağı siteden komşular da geliyor mu peki?”
— “Geliyorlar, hepsi pazar alışverişini bitirdi yola çıktı.”
— “Köy fırınına da uğrasınlar, sıcak ekşi mayalı ekmek çıktı.”
— “Hepsine haber verdim Yorgo, merak etme.”
Tevfik Bey arkasına yaslandı. Rüzgar çanlarının melodisini dinledi.
Sıcak ada güneşi taş duvarları ısıtıyordu.
Tepelerdeki kekiklerin kokusu rüzgarla birlikte sokağa akıyordu.
Barba Yorgo cezveyi közün üzerine sürdü. Kahve köpürmeye başladı.
Burası adanın zamanı durduran en huzurlu köşesiydi.
II. İki Dünya Arasında Bir Vadi: Taş Evler ile Kooperatif Blokları
Zeytinliköy eski adıyla Aya Teodori’dir.
Köy adanın en yüksek sırtlarından birine kartal yuvası gibi kurulmuştur.
Yüzyıllık taş evler birbirinin manzarasını asla kesmez.
Daracık sokaklar sadece yayaların ve yük taşıyan katırların geçebileceği genişliktedir.
Koyu renkli arduvaz taşları kış soğuğuna ve yaz sıcağına meydan okur.
Tarihi köy çamaşırhanesi hala ayaktadır. Oluklardan kaynak suları akar.
Fakat köyün hemen altındaki zeytinlik vadide manzara tamamen değişir.
1980’li yılların sonunda adaya kamu eliyle yeni bir sayfiye kuşağı kuruldu.
Ankara ve Çanakkale’den gelen maliyeciler, öğretmenler ve mühendisler birleşti.
S.S. Adakent Konut Yapı Kooperatifi vadinin düzlüğüne yan yana betonarme bloklar dikti.
Evler ikişer katlı, düz çatılı ve güneş panelliydi.
Balkon korkulukları maviye boyanmıştı. Ege havası verilmek istenmişti.
Balkon demirlerinde çiçek desenli pikeler sallanırdı. Bahçelerde pembe domates fideleri yükselirdi.
Cuma günleri sitenin sarı minibüsü köy meydanına sefer yapardı.
Site yöneticisi ile köy muhtarı su borularının bakımı için her ay toplanırdı.
İşte bu iki yerleşim arasında görünmez ama çok hassas bir sınır hattı vardı.
Yukarıda asırlık Rum taş mimarisi, aşağıda Türk memur kooperatifi.
İki dünya birbirine düşman değildi.
Tam tersine, kırk yıldır devam eden son derece zarif bir sayfiye diplomasisi işliyordu.
Kuş sesleri vadiyi doldururdu. Bahçelerdeki zeytinler yavaşça olgunlaşırdı.
Hava mis gibi kekik kokuyordu.
Rüzgar serin serin esti.
Köyün sükuneti ile sitenin hareketli aile hayatı zeytin ağaçlarının altında uzlaşıyordu.
III. Dibek Tokmağının Ritmi ve Muhallebi Kuyruğu
Zeytinliköy’de öğleden sonraları değişmez bir ses ritmi başlar.
Taş kahvenin avlusunda devasa bir mermer dibek taşı durur.
Barba Yorgo ağır meşe tokmağı iki eliyle kavrar.
Kavrulan kahve çekirdeklerini mermer çukura döker.
Güm… güm… güm…
Tokmağın tok sesi taş binalarda yankılanır. Çekirdekler un ufak olur.
Bu ses aşağıdaki kooperatif sakinleri için gizli bir çağrıdır.
Kooperatifin kadınları hasır şapkalarını takar, yokuşu tırmanmaya başlar.
Madam Eleni mutfakta geleneksel sübye hazırlar.
Pirinçler saatlerce suda bekletilir, taş değirmende ezilir.
Keçi sütü ağır ateşte pişer. Damla sakızı havanda dövülür.
Muhallebi toprak güveçlere dökülür ve serin mermere dizilir.
Kahvenin bahçesinde kısa sürede uzun bir muhallebi kuyruğu oluşur.
Emekli banka müdiresi Sevim Hanım en öne geçti.
— “Eleni Hanımcım, torunlar İstanbul’dan geldi bu sabah.”
— “Gözün aydın olsun Sevimciğim, hoş gelmişler.”
— “Dört porsiyon muhallebiyi plastik kaba koysan da eve götürsem?”
Madam Eleni gözlüğünün üstünden Sevim Hanım’a baktı. Başını tatlı sert iki yana salladı:
— “Aman Sevim, sakın ha! Bizim muhallebi plastiğe girmez.”
— “Çocuklar havuzdan çıkamadı ama Eleni.”
— “Çıkıp buraya gelecekler Sevim. Muhallebi cam kasede, tahta kaşıkla yenir.”
— “Haklısın valla, lezzeti bozulur.”
— “Gel otur yanıma, bir fincan bol köpüklü kahvemi iç. Çocuklar da gelir birazdan.”
Sevim Hanım masaya oturdu. Kahvesini içtikten sonra fincanı tabağa kapattı.
Madam Eleni fincanı kaldırdı. Gülümseyerek telveye baktı:
— “Sevim, bak burada büyük bir kısmet var. Torun sınavı kazanacak.”
— “Ağzın bal yesin Eleni! İnşallah dediğin gibi olur.”
Plastik kap ısrarı böylece her yaz olduğu gibi tatlı bir uzlaşmayla biterdi.
Köyün kuralları modern hayatın aceleciliğini dize getirirdi.
IV. Zeytinyağı, Efibadem ve Bakkal Mihali
Kooperatif ile köy arasındaki ilişki parayla değil, ikramla yürürdü.
Kooperatif sakinlerinin bahçelerinde bolca artezyen kuyu suyu vardı.
Bu sayede harika pembe domatesler, tatlı Çanakkale biberleri ve kokulu kavunlar yetiştirirlerdi.
Buna karşılık Zeytinliköy’ün asırlık zeytinlikleri ve inatçı keçileri vardı.
Pazar sabahları sınır hattında bir takas töreni yaşanırdı.
Köyün bakkalı Mihali Efendi iki tarafın da ortak dostuydu.
Bakkal dükkanında etiketler iki dilde yazılırdı. Tezgaha taze Efibadem kurabiyeleri dizilirdi.
Pudra şekerli badem kurabiyeleri ağızda kum gibi dağılırdı.
Raflarda el yapımı zeytinyağı sabunları dururdu. Sabunların üstünde köyün mührü basılıydı.
Tevfik Hoca bahçesinden topladığı bir kasa taze domatesi bagaja koyardı.
Barba Yorgo’nun evine çıkardı.
— “Yorgo, bu sabah dalından kopardım bunları. Mis gibi tarla kokuyor.”
— “Sağ olasın Tevfik. Ben de senin için geçen haftanın peynirini ayırdım.”
Yorgo bodrumdaki serin taş kilerden büyük bir çömlek çıkarırdı.
Kaya tuzuyla salamura edilmiş sert ada keçi peyniri tülbente sarılırdı.
Yanına da bir litrelik cam şişede ilk hasat sızma zeytinyağı konurdu.
Zeytinyağının rengi zümrüt yeşiliydi. Güneşte zeytin dalı gibi parıldardı.
— “Borcumuz ne kadar Yorgo?”
— “Tevfik Hocam, kırk yıllık komşulukta borç lafı mı olur?”
— “Eksik olma kardeşim, soframız bereketlendi.”
— “Haftaya kuzu çevirme yapacağız kilise bahçesinde, hanımı da al gel.”
— “Mutlaka geliriz Yorgo, fırın tatlıları bizden.”
Bu sessiz takas hukuku yarım asırdır bozulmadan sürüyordu.
İki toplum da birbirinin emeğine ve sofrasına sonsuz saygı duyuyordu.
V. Saat 18.45: Kilise Çanları, Çınaraltı ve Asma Yaprağında Sardalya
Saat 18.45 olduğunda gökyüzü yumuşak bir pastel tona bürünürdü.
Köyün yukarısındaki tarihi kilisenin çanı usulca çalardı.
Dinn… donn… dinn…
Çan sesleri vadideki kooperatif bloklarının balkonlarına kadar ulaşırdı.
Köy meydanındaki devasa asırlık çınar ağacının altına küçük ahşap masalar açılırdı.
Masalara minik cam kadehlerde vişne ve damla sakızı likörleri konurdu.
Yanında buz gibi bir bardak ada kaynak suyu servis edilirdi.
Aşağıdaki Kaleköy limanından taze tutulmuş sardalyalar getirilirdi.
Sardalyalar taze asma yapraklarına sarılıp mangalda közlenirdi.
Gençler meydanda toplanırdı. Eski pikaptan nostaljik Rumca ve Türkçe ezgiler yükselirdi.
Rebetiko ezgileri ile Türk sanat müziği şarkıları birbirine karışırdı.
Kimse kimseyi yabancı görmezdi.
Aynı adanın sert rüzgarını soluyan insanlar aynı masada kadeh kaldırırdı.
Rüzgar sertleştikçe masalara ince yün hırkalar dağıtılırdı.
Fırından yeni çıkmış sıcacık balkabaklı börek dilimleri ikram edilirdi.
Günün tatlı yorgunluğu adanın lezzetleriyle erir giderdi.
Ağaçlardan yeni koparılmış ballı incirler tabaklara konurdu.
İncirlerin kabuğunda beyaz süt damlaları vardı.
Masada çay bardakları tazelendi.
Demlikten süzülen çay kokusu ada kekiğiyle harmanlandı.
Yaşlılar eski anılarını tazeledi. Çocuklar çınarın etrafında saklambaç oynadı.
Adanın huzuru her yüreğe bir merhem gibi dokunurdu.
VI. Gece Sükuneti: Rüzgar Çanlarının Ebedi Şarkısı
Gece saat tam 22.30 oldu.
Zeytinliköy sokakları derin bir gece sessizliğine gömüldü.
Taş evlerin ferforje fenerleri sarı ışıklarını yaktı.
Sokaklardaki uykucu kediler serin taş basamaklara kıvrılıp uyudu.
Aşağı vadideki Adakent Sitesi’nin balkon ışıkları da tek tek söndü.
Televizyonların sesleri kesildi.
Poyraz rüzgarı vadiden yukarıya doğru serin bir nefes gibi esti.
Zeytin ağaçlarının gümüş yaprakları gecenin karanlığında fısıltıyla hışırdadı.
Taş kahvenin saçaklarında asılı duran rüzgar çanları gece boyunca hiç susmadı.
Çın çın… çın çın…
Gökyüzünde Samanyolu pırıl pırıl parladı. Yıldızlar taş evlerin üzerine dökülecek gibiydi.
Uzakta Semadirek Adası’nın karanlık silueti yükseliyordu.
Bu ses ne kooperatifin betonuna aitti ne de Rum taş evine.
Bu ses adanın ortak ruhuydu.
Farklı dillerin, farklı inançların ve farklı kuşakların bu rüzgarlı adada nasıl yan yana barış içinde yaşayabileceğinin canlı kanıtıydı.
Yarın sabah güneş yine aynı zeytinliklerin ardından doğacaktı.
Köyün taş sokakları taze ekmek kokusuyla dolacaktı.
Ve taş dibekten gelen o tok vuruşlar, iki dünyayı yeniden aynı sofrada buluşturacaktı.