İskelenin Altı
Ağustos güneşi altında Dikili Barış Sitesi’nin kumsalı alev alev yanıyordu. Saat 11.20’ydi ve iskele tahtalarının üstüne çıplak ayakla basılmıyordu. Ama iskelenin altı bambaşka bir gezegendi: serin, loş, gizemli. Güneş tahta aralıklarından ince altın çizgiler halinde sızıyor, su zümrüt yeşili parlıyordu. İskele ayaklarını saran paslı boruların üstü simsiyah midye kolonileriyle kaplıydı. Havada keskin bir iyot, yosun ve pas kokusu vardı.
On iki yaşındaki Mert ile on yaşındaki kuzeni Can bellerine kadar suyun içinde sessizce ilerliyordu. Ayaklarında delikli yeşil plastik deniz ayakkabıları vardı; onlarsız iskele altına girilmezdi, midye kabukları ayağı jilet gibi keserdi. Mert elindeki paslı çatalla bir boruyu işaret etti.
“Can! Şuradaki boruya bak.”
“Mert ağabey, dev gibi bir yengeç var orada!”
“Bağırma velet, ürkütüp kaçıracaksın!”
“Kıskaçları simsiyah baksana! Keser mi parmağımı?”
“Keser tabii. Bacağını bile koparır bu canavar.”
“Peki nasıl yakalayacağız?”
“Taktik basit. Salça kutusunu hazırla.”
Mert beline naylon iple bağladığı beş kiloluk boş Tat salçası tenekesini suyun üstüne çıkardı. İçi deniz suyu ve yeşil yosunla doluydu. Bu teneke onların gayriresmî deniz biyolojisi laboratuvarıydı.
Kıskaç Mahmut
Tenekeyi hazırlamak mühendislik isterdi. Dibe ince kum serilir, üç delikli çakıl taşı yerleştirilir, üstüne kayalardan kazınan taze yosun bırakılırdı. Taşlar yengeçlerin mağarasıydı.
Mert, sol elinde çatalla açılmış bir midye etiyle borudaki koca taş yengecine yaklaştı.
“Can, kepçeyi arkasına uzat.”
“Ağabey kıskaçlarını kaldırdı, tıslıyor bu!”
“Korkma. Midye kokusuna dayanamaz bunlar.”
Yengeç önce tereddüt etti, iki küçük siyah gözünü oynattı, sonra dayanamayıp midyeye hamle yaptı. Mert arkadan kepçeyi daldırdı; yengeç kayadan koptu, filede hırsla kıskaç savurdu.
“Tuttuk! Vallahi yakaladık!”
“Tenekeye at çabuk!”
Yengeç tenekeye düştü ve hemen çakılın altına sığınıp iki iri kıskacını yukarı dikti. Mert tenekenin üstüne eğildi.
“Bunun adı bundan sonra Kıskaç Mahmut.”
“Bu kutuda yaşar mı gerçekten?”
“Yaşar tabii. Her gün üç öğün midye vereceğiz. Büyüyünce bütün kutuyu kaplar, ıstakoz kadar olur.”
Laboratuvarın envanteri hızla genişledi. Yoğurt kovasında Şimşek adlı bir kum yengeci, kavanozda iki deniz minaresi, ayran bardağında Hayalet adlı bir denizanası vardı. Bir de iki litrelik pet şişede Korsan adlı bir horozbina. Şimşek bayat ekmek kırıntısına burun kıvırdı, Korsan ekmek içine saldırdı, deniz minareleri kavanozun camına yapışıp hiç kıpırdamadı. Hayalet iki saat dayandı. Ondan geriye bir bardak deniz suyu ve bir ad kaldı. Mert deftere “eriyip yok oldu” yazdı; bilimde dürüstlük her şeydi.
Midye Ameliyatı
Öğlene doğru güneş tepeye dikildi, iskele altındaki gölgeler kısaldı. Laboratuvarın en tehlikeli işlemi başlamak üzereydi: midye açma seansı. Mert annesinin mutfağından gizlice aşırdığı, ucu çoktan bükülmüş tırtıklı ekmek bıçağını çıkardı. Borulardan kopardıkları iri kara midyeleri bir taşın üstüne dizdiler.
“Can, midyeyi iki parmağınla sıkı tut.”
“Ağabey bıçak kayarsa elimi keser!”
“Kaymaz oğlum, profesyonel cerrah gibi çalışıyoruz burada.”
“Kıskaç Mahmut açlıktan kutunun kenarını tırmalıyor bak.”
“Şimdi ona ziyafet çekeceğiz.”
Mert bıçağın ucunu iki kabuğun arasına sokup büktü. Kabuk çıt diye aralandı, içinden tuzlu su fışkırdı, parlak turuncu et ortaya çıktı. Mert eti koparıp tenekeye attı.
“Ye bakalım Kıskaç Mahmut! Afiyet olsun!”
Yengeç eti iki kıskacıyla birden kaptı. Can hayranlıkla izliyordu.
“Ağabey bunları pişirip biz de yesek ya?”
“Delirdin mi? İskele midyesi zehirlidir oğlum.”
“Büyükler rakının yanında yiyor ama?”
“Onlar lokantada yiyor. Bizimkiler kurşun dolu, yersen karnın şişer!”
“İyi o zaman, hepsini Mahmut yesin.”
Klima Motorunun Arkası
Bir buçuğa doğru kıyıdan annelerinin sesi yankılandı.
“Meeert! Caaan! Çıkın sudan artık! Dudaklarınız mosmor oldu!”
Çocuklar Mahmut’u iskele altında yalnız bırakmak istemedi. Tenekeyi gizlice sitenin bahçesine taşıyıp zemin kattaki balkonun altına, klima motorunun yanına sakladılar.
“Güneş gelmez değil mi buraya ağabey?”
“Klima motorunun arkası hep gölgedir velet. Bir şey olmaz.”
Öğleden sonra güneş döndü ve doğrudan balkonun altına vurdu. Klima motoru da tenekeye sıcak hava üflüyordu. İçerideki midye parçaları, yosunlar ve zavallı Mahmut fırına girmiş gibi oldu.
İkindiye doğru 3 numaralı blokta dayanılmaz bir koku patlak verdi; sanki bahçenin ortasında yüz yıllık bir balıkçı teknesi çürümüştü. Balkonda fasulye ayıklayan Nejla Hanım öğürerek ayağa fırladı.
“Aman yarabbim! Bu ne biçim koku böyle?”
Üst kattan Sevim Teyze eğildi.
“Nejla Hanım! Bahçede kedi mi öldü acaba?”
“Kedi değil Sevim Hanım, sanki bütün Ege Denizi çürümüş!”
“Klima motorunun oradan geliyor, baksana!”
Nejla Hanım terliklerini giyip bahçeye indi, motorun arkasına baktı ve küçük bir çığlık attı. Üstü sineklerle kaplı, içi köpüren paslı bir salça tenekesinden kahverengi bir sıvı sızıyordu.
Laboratuvarın Kapatılması
Nejla Hanım bahçe süpürgesini kaptı.
“MERT! BURAYA GEL ÇABUK!”
Mert odasında Sega’da Sonic oynuyordu. Annesinin ses tonundaki tehlikeyi sezip kafasını kapıdan uzattı.
“Efendim anne?”
“Nedir bu rezillik? Bu teneke neyin nesi?”
“Şey anne… Deniz biyolojisi projesi o.”
“Ne projesi çocuk? Bütün siteyi leş gibi kokuttunuz!”
“Yengeç besliyorduk. Adı Kıskaç Mahmut.”
“Başlatma Mahmut’una şimdi!”
Can kapının arkasına saklandı. Nejla Hanım eldiven bile takmadan süpürgenin sapıyla tenekeyi bahçe kapısına doğru itti; teneke devrildi, simsiyah su ve haşlanmış yosunlar çimlere saçıldı. Ama bir mucize oldu: Kıskaç Mahmut ölmemişti. Çimlerin üstünde can havliyle doğruldu ve yan yan koşarak çalılıklara daldı.
“Bir daha bu eve midye, yengeç, yosun sokanın ayaklarını kırarım!”
“Anne bilim yapıyorduk ama!”
“Biliminiz batsın! Doğru banyoya, kırk kalıp sabunla yıkanacaksınız!”
Sevim Teyze üst kattan bütün operasyonu izledi ve akşam yemeğine kadar bütün siteye anlattı. Gece olmadan Barış Sitesi’nin her balkonunda Kıskaç Mahmut’un adı biliniyordu.
Gözlem
Akşam güneşi Dikili açıklarında batarken Mert ile Can, boyunlarında yoğun bir Hacı Şakir sabunu kokusuyla iskeleye döndü. Ayaklarını sarkıtıp altındaki serin karanlığa baktılar. Ellerinde teneke yoktu; bıçak ve çatala da el konmuştu.
“Mahmut kurtuldu mu dersin ağabey?”
“Kurtuldu tabii. Çalıların altından sürünüp denize inmiştir çoktan.”
“Bize küsmüş müdür?”
“Yengeçler küsmez oğlum.”
“Yarın yine dalar mıyız?”
“Dalarız. Ama bu sefer teneke yok. Sadece maskeyle uzaktan izleyeceğiz. Gerçek bilim adamları hayvanı kafese tıkmaz, doğal ortamında inceler.”
İskelenin en paslı borusunun dibinde iki küçük siyah göz parladı. Bir kaya yengeci kıskaçlarını havaya kaldırıp iki kez şaklattı. Can heyecanla eğildi.
“Ağabey! Mahmut! Bize teşekkür ediyor!”
Mert biraz baktı.
“Teşekkür etmiyor velet. Midyesini istiyor.”



