Yüz Metrelik Kumsal

14 Temmuz 1995, saat 11.00. Karasu sahilinde güneş yakıcıydı, sahil caddesi tatilcilerle doluydu. O yıllarda yazlıkların önünde yüz metrelik bir kumsal uzanırdı; ince koyu kum ufka kadar yayılır, voleybol sahaları kurulur, tahta şezlonglar sıralanırdı. Site kapısından çıkan çocuklar denize varmak için yüz metre koşar, terliksiz basanların tabanları su toplardı.

Bu sahil Ankaralı bürokratların ve Adapazarlı memurların rüyasıydı. Kıyı şeridine art arda yapı kooperatifleri dizilmişti: Yakamoz Sitesi, Deniz Yıldızı Kooperatifi, Çamlık Evleri. Her şey seksenlerin sonundaki renkli broşürlerle başlamıştı: “Denize 100 Adım Mesafede Sayfiye Cenneti!” Ankara’daki memurlar maaşlarından artırdıklarıyla üye olmuştu.

Emekli Karayolları şube şefi Vahit Bey balkonda oturmuş, dürbünle denizi izliyordu.

“Melahat! Bak bizim çocuklar kumsalın ortasına çadır kurmuş!”

“Görüyorum Vahit, çok uzaklaştılar ama.”

“Kumsal geniş hanım, koşsunlar oynasınlar.”

“Deniz dalgalı bugün, açılmasınlar sakın. Çeken akıntı var diyorlar.”

“Karadeniz bu Melahat, dalgasız olmaz. Diz boyunu geçmezler.”

“Öğlene ne yapayım?”

“Taze fasulye yap, bahçeden kopardım. Akşama da mısır kaynatırız.”

O günlerde kimse denizin bu kumsalı yutacağına inanmazdı. Tapudaki parsel denizden yüz metre içerideydi ve bu herkese güven veriyordu. Oysa birkaç kilometre ötede liman inşaatı için ilk kazıklar çakılmaya başlamıştı.

Mendirek

Doksanların ortasında başlayan Karasu Limanı inşaatıyla mendirek denize uzandı. Kıyı boyunca kum taşıyan akıntı bu beton duvara takıldı; kum bir tarafta birikirken öbür taraftaki yazlık kooperatifleri kumsalsız kaldı. Her kış Karadeniz sahilden kum kopardı, götürdüğünün yerine yenisi gelmedi. Yüz metrelik kumsal önce elli metreye, sonra yirmi metreye indi. Yıllar içinde kıyı çizgisi yaklaşık yüz metre geriledi; bazı evler bu çekilmenin içinde kaybolup gitti. Broşürdeki yüz adım, kimse fark etmeden denizin cebine girmişti. Cankurtaranlar kumsalda megafonla nöbet tutuyor, çeken akıntı her yıl biraz daha yaklaşıyordu. Bir gün dalgalar doğrudan site duvarlarını dövmeye başladı.

Vahit Bey bir kış sonu bahçe kapısını açtığında kumsal yoktu. Duvarın dibinde dalgalar patlıyordu.

“Vahit! Kumsal nereye gitti?”

“Deniz yutmuş Melahat! Bahçe çiti denizin içinde yüzüyor!”

“Aman Allahım! Dalga oturma odasının camına vuruyor!”

“Komşuları ara, kriz toplantısı yapıyoruz! Yönetim kurulu başkanı burada mı?”

“Burada, o da şaşkın şaşkın denize bakıyor.”

“Muhtara haber verelim!”

“Muhtar da çaresiz, kaymakamlığa dilekçe yazmışlar.”

“Kaymakamlık ne demiş?”

“Bakanlığa yazı yazdık, bekliyoruz demişler.”

Yakamoz Sitesi’nin ön bahçesindeki çimler tuzlu suya teslim oldu, sardunyalar kurudu, çocuk parkındaki salıncaklar köpüğün içinde paslandı. Karadeniz her fırtınada kooperatiften bir parça koparmaya and içmiş gibiydi.

Balkonların Altındaki Dalga

Bir kış poyraz fırtınasında dalgalar sahil caddesini bastı, yazlıkların birinci katları sular altında kaldı. En büyük felaket Deniz Yıldızı’nda yaşandı. Deniz blokların altındaki kumu oydu, temel betonları açığa çıktı, birinci kat balkonlarının altı boşaldı. Sabah olduğunda üç bloğun ön balkonları kopup denize düşmüştü; mavi boyalı demir korkuluklar sığ suda sallanıyordu.

Adapazarı’ndan koşan mülk sahipleri yıkık balkonların önünde toplandı. Emekli öğretmen Şükrü Bey gözyaşlarını tutamadı.

“Otuz yıllık ikramiyem bu balkondaydı beyler!”

“Şükrü Bey sakin olun, cana geleceğine mala gelsin.”

“Ne canı kardeşim? Ev denizin ortasında kaldı!”

“Belediye fen işleri rapor tutacakmış.”

“Rapor tutsa ne yazar? Kolonlar çatladı! Bu gece fırtına sürerse bina yıkılır!”

“Eşyaları boşaltalım bari.”

“Hangi eşyayı? Zemin su içinde!”

“Televizyonu yukarı taşıyalım hiç olmazsa! Tutun bir ucundan!”

Kooperatifin yüzme havuzu çatladı, mavi fayanslar parçalandı, içi deniz suyu ve yosunla doldu. Karadeniz kendi havuzunu kendisi yapmıştı. Yönetim acil toplantıya çağrıldı; beyaz plastik sandalyeler suyun içinde yüzüyordu.

Yatak Odasında Olta

Trajedi zamanla absürt bir sayfiye mizahına döndü. Yazın evi bırakmayan inatçılar balkondan olta sarkıtmaya başladı. Balık için iskeleye gitmeye gerek kalmamıştı; yatak odasının penceresini aralayan doğrudan denize misina atıyordu. Vahit Bey salonda çekyatta oturup oltanın ucundaki zili dinlerdi.

“Melahat! Oltaya vurdu!”

“Çek Vahit çek! Salona düşürme sakın!”

“Kocaman bir istavrit bu!”

“Pencereyi kapat sonra, içeri dalga sıçrıyor!”

“Bu ev bize denize sıfır diye satıldı, şimdi sıfırın da altına indik.”

“Olsun hanım, taze balık yiyoruz, fena mı? Tavayı hazırla.”

“Yağ kalmadı. Bu dalgada bakkala kim gidecek?”

Geceleri ise neşe yerini korkuya bırakırdı. Karadeniz kabardığında temellerden garip sesler yükselir, salondaki avize sallanır, betonun içindeki demirler gerilirdi. Uyanan aileler fenerlerle bodruma inip suyun kolonları nasıl aşındırdığını izlerdi. Herkes çantasını kapının arkasında hazır tutar, çocuklar dalga sesinden yorganın altına saklanırdı. Karadeniz binanın oturma odasında nefes alıp veriyor gibiydi.

Taş Duvar

Sakinler sonunda çareyi devlette aradı. Ankara’da bakanlık koridorlarında dilekçeler dolaştı; “Mendirek yıkılsın!” diyenlerle “Kıyıya duvar yapılsın!” diyenler birbirine girdi. Davalar açıldı, bilirkişiler sahile geldi. Kadastro haritası açıldığında parsel sınırları denizin içinde kalmıştı.

“Vahit Bey, sizin salon haritada görünüyor ama fiiliyatta hamsi yüzüyor.”

“Mühendis Bey, devlete güvendik, kooperatife girdik!”

“Haklısınız ama doğa kanunu tapu kanununu dinlemiyor.”

Sonunda büyük taş operasyonu başladı. Damperli kamyonlar sahil caddesini inletti, kıyıya önce dik mahmuzlar, sonra açığa denize paralel dalgakıranlar için tonlarca kaya döküldü. Erozyon yavaşladı ama balkona çıkan artık masmavi denizi değil, kara kayaları görüyordu. Vahit Bey bastonuyla kayaların üstüne çıkıp karşı bloktaki komşusuna seslendi.

“Gördün mü Tahsin? Manzaramız taş ocağına döndü!”

“O taşlar olmasa bina şimdi batmıştı Vahit!”

“Sahilin yarısı haritadan silindi.”

“Olsun, tapumuz duruyor ya elimizde!”

“Tapu duruyor da altındaki toprak gitti be komşu!”

“Taşların arasına çimento döktürsek mi acaba?”

“Tutmaz Tahsin, Karadeniz hepsini söker atar!”

Yüz Adım

Bugün eski sahil caddesinin asfaltı yer yer denizin altında, kırık basamaklar doğrudan köpüklü sulara iniyor. Paslı bir direkte eski bir kooperatif tabelası sallanıyor: Huzur Tatil Köyü. Bazı blokların birinci kat pencereleri tuğlayla örülmüş.

Yine de eylül akşamları bazı balkonlarda hâlâ ışık yanıyor. Vahit Bey ve Melahat Hanım kırık balkonun sağlam kalan köşesinde oturuyor, tuzlu serpinti yüzlerine vuruyor, çay bardakları rüzgârdan titriyor.

“Gidelim mi artık Ankara’ya Vahit?”

“Haftaya gideriz hanım. Şu fırtına bir dinsin.”

“Karadeniz çimento dinler mi hiç?”

“Dinlemez ama biz de pes etmeyiz.”

“Seneye geldiğimizde bu balkon durur mu dersin?”

“Kısmet Melahat. Durmazsa denizin üstüne köprü kurarız.”

Vahit Bey çekmeceden sararmış kooperatif broşürünü çıkardı, gözlüğünü taktı. Denize 100 Adım Mesafede. Balkondan aşağı baktı; dalga tam merdivenin dibine vuruyordu.

“Broşür yalan söylememiş Melahat. Yüz adım demişler, kimin yürüyeceğini yazmamışlar.”