Şafak 05.15: Pembe Kayalar

Saat 05.15. Kefken’de Pembe Kayalar’da hava henüz buz gibiydi. Karadeniz’in kuzey rüzgârı, demir oksitten pembeye çalan kaya bloklarına çarpıyor, tuzlu su zerrecikleri kayaların girintilerine doluyordu. Doğu ufku mordan kızıla dönüyor, martılar ilk çığlıklarını atıyordu.

Altmış sekiz yaşındaki emekli SEKA kâğıt ustası Necati Bey kayanın en ucuna yerleşti. Ayağında sarı çizmeler, sırtında çok cepli yeşil balıkçı yeleği. Dört metrelik karbon kamışını açtı; on iğneli, beyaz horoz tüylü simli çaparisi rüzgârda salındı. Yetmiş beş gramlık kurşunu kamışı yay gibi gererek Karadeniz’in karanlık köpüklerine fırlattı. Kurşun elli metre açığa şap diye düştü.

Yan kayada Tüpraş emeklisi Şeref Bey oltasını hazırlıyordu, termosundan dumanlar tütüyordu.

“Şeref, su bu sabah çok berrak. İstavrit diptedir kesin.”

“Diptedir. Kurşunu dibe oturt, sonra iki tur hızlı sar.”

“Kefal de var diyorlar kayalık altında.”

“Kefali boş ver, çıtır istavritin yerini hiçbir şey tutmaz. Aman misinayı akıntıya kaptırma, birbirimize girmeyelim yine.”

“Merak etme. Kırk yıllık SEKA tornacısıyız biz, milimetrik atarız.”

Güneş yavaşça yükseldi. Oltanın esnek ucu titremeye başladı. Vuruş gelmişti. Necati Usta makarayı sarmaya başlarken yan kayaya göz ucuyla baktı: Şeref’in oltası hâlâ uyuyordu. Bu, sabahın en güzel balığıydı.

Fabrika Emeklilerinin Sayfiyesi

Kerpe ve Kefken Ege’nin sosyetesine benzemez. Burası Kocaeli sanayisinin alın teriyle kurulmuş bir işçi sayfiyesidir. Yetmişlerde ve seksenlerde İzmit ve Adapazarı’nın fabrikaları arı gibi çalışırdı; SEKA’da, Tüpraş’ta, Petkim’de, Goodyear’da binlerce kişi ter dökerdi. Bu insanlar hafta sonu ve yaz tatili için Kandıra kıyılarına yöneldi.

Kandıra yolu meşe ve gürgen ormanlarının arasından kıvrılarak denize inerdi. Köy fırınlarından sıcak somun, toprak çömleklerde manda yoğurdu alınıp bagaja yerleştirilirdi. Kerpe’nin korunaklı koyu ve Kefken’in çamlıkları kooperatiflerle doldu: ikişer katlı, bahçeli, mütevazı evler; bahçelerde biber, domates, maydanoz.

Bu sitelerde hayat güneş doğmadan başlardı, çünkü emekli dedelerin hepsi tutkulu birer amatör balıkçıydı. Fabrika vardiyası alışkanlığı emeklilikte de kaybolmamıştı. Saat 04.30’da çalar saat çalar, dedeler hanımlarını ve torunlarını uyandırmadan kalkar, parmak ucunda mutfağa gidip termosları doldururdu. Kovalara çapari takımları ve yedek kurşunlar konur, otoparktaki eski Renault 12 Toros’lar tek marşta çalışırdı.

Kayalık Diplomasisi

Kayalıkta balık tutmak sabır kadar dikkat de ister. Rüzgâr serttir, akıntı güçlüdür, çaparinin köstekleri incecik misinadandır. Yanınızdakiyle aynı açıdan atmazsanız dalgalar iki misinayı birbirine dolar ve ortaya çözülmesi imkânsız bir yumak çıkar.

Saat 06.30’a doğru güneş kızıl bir küre gibi denizden yükselirken kayalıkta sesler yükseldi.

“Necati Abi! Dur, sarma oltayı!”

“Ne oldu Şeref, balık bindi, asılıyorum!”

“Balık değil abi, benim kurşunu takmışsın peşine!”

“Yahu sola doğru niye savuruyorsun takımı?”

“Akıntı sağdan vuruyor, ne yapayım? Gel çöz şimdi. Yirmi iğne birbirine girdi.”

İki ihtiyar kayanın üzerine çömeldi. Gözlükler burunların ucuna indi, titreyen parmaklarla ıslak düğümler arandı, kutudan küçük bir tırnak makası çıktı.

“Necati Abi, keselim gitsin, yenisini bağlarız.”

“Deli misin? Bu simli çapariyi Tahtakale’den özel aldım ben.”

“Kırk yıllık SEKA ustası bir düğümü çözemedi mi yani?”

“Laf sokma da şuradan tut ucunu.”

On dakika kayalıkta ameliyat sessizliği hüküm sürdü. Sonunda düğüm açıldı, misina pırıl pırıl parladı. Misinayı kesmeden kurtarmak balıkçı için en büyük şeref madalyasıydı; Şeref Bey bu madalyayı her seferinde ismine rağmen Necati’ye kaptırırdı.

Kova Teftişi

Saat 08.30’da kovalardaki su gümüş pullarla parlardı. Kayalıkta gezen yazlıkçılar kovaların başına toplanırdı. Bu bir sayfiye ritüeliydi: balıkçıya kaç tane tuttuğu asla sorulmaz, sessizce eğilip kovaya bakılırdı. Balıklar küçükse, yani kıraçaysa, usta balıkçı ayıplanırdı.

Necati Usta oltayı çekti. On iğnenin sekizinde parmak boyunda iri istavritler çırpınıyordu. Yoldan geçen genç bir tatilci kovaya baktı.

“Amca maşallah! Denizi kuruttun bu sabah.”

“Kurutmadık evlat, nasibimizi aldık.”

“Küçükleri geri atıyor musun?”

“Biz SEKA terbiyesi aldık. Parmaktan küçük balığı kovaya tıkmayız.”

“Kilosu kaça bunların pazarda?”

“Pazarda parayla satılır evlat. Bizim kovadaki balıkta şafak ayazı var, rüzgâr teri var.”

Genç tatilci utanıp başını öne eğdi. Necati Usta gülümsedi, termosun kapağına çay doldurdu. Kova iki kiloyu bulmuştu. Sabah vardiyası tamamlanmıştı.

Mısır Unu ve Kapak Çevirme

On bire doğru kayalıklar boşalırdı; güneş tepeye çıkar, balık derine kaçardı. Necati Usta kamışını bezle silip kılıfına soktu, kovayı bagaja koydu ve Toros Kerpe sırtlarındaki Çamlıca Sitesi’ne tırmandı.

Bahçedeki taş masada kuyu hortumu açıldı, istavritler çakıyla temizlenip yıkandı, pullar taş zemine saçıldı. Eşi Şükran Hanım ortasında sarı değirmen mısır unu olan alüminyum tepsiyle balkona çıktı. Balıklar una bulandı, balkondaki tüplü ocakta döküm tava kızdı. İstavritler kuyrukları ortada buluşacak şekilde daire gibi dizildi.

Beş dakika sonra Şükran Hanım düz bir kapağı tavaya bastırdı ve tek bilek hareketiyle tavayı ters çevirdi. Balıklar tek bir dağılma olmadan öbür yüzlerine döndü. Sitenin tekir kedisi masanın altına kurulmuş, kuyruk bekliyordu. Koku bütün siteyi sardı. Alt kattaki komşu balkona çıktı.

“Necati Abi! Kısmetin bol olsun, koku mahalleyi sardı!”

“İn aşağı Cemal, sıcak sıcak bir tabak göndereyim!”

“Roka benden o zaman!”

“Soğanı da bol doğra, çıtır çıtır yiyelim!”

Balkon masası bayram yerine döndü.

İstavritler kılçığıyla birlikte yendi, üstüne fırında tahin helvası geldi. Hiçbir lokantada bu lezzet bulunmazdı, çünkü hiçbir lokanta sabah beşte kalkmazdı. Tıka basa doyan dedeler poyraz çam dallarını sallarken balkon koltuğunda iki saatlik bir uykuya daldı.

Akşam Kahvesi

Akşam sekizde Kerpe limanındaki çay bahçesi dolardı. Sabah kayalıkta omuz omuza olta atan dedeler bu kez tahta sandalyelerde tavla atardı. Limandaki küçük motorlar sallanır, denizden hafif bir meltem eserdi. Şeref Bey bardağına şeker attı.

“Necati, yarın rüzgâr keşişlemeye dönüyormuş.”

“Dönsün. Bizim kaya kuytuda kalır.”

“Su bulanırsa beyaz simliyi takalım diyorum.”

“Haklısın. Toros’un bagajına iki yedek kurşun da at.”

“Kurşun bol. Sen saati kurmayı unutma yeter.”

“Fabrika düdüğü çalmıyor artık ama içimizdeki saat hiç şaşmıyor Necati.”

“Şaşmaz kardeşim.”

Ay ışığı Pembe Kayalar’ın üstünü gümüşe boyadı. İki ihtiyar çaylarını yudumladı.

Ertesi sabah 05.15’te Necati Usta yine kayanın ucundaydı. Çapariyi fırlattı, kurşun elli metre açığa düştü. Biraz sonra yandan tanıdık bir ses geldi:

“Necati Abi! Dur, sarma oltayı!”

Necati Usta makarayı bırakmadan makası cebinden çıkardı.

“Biliyorum Şeref. Gel, şuradan tut ucunu.”