Kumsal, Poyraz ve Düdük

Saat 11.20. Kilyos’taki sahil kooperatiflerinin kumsalında poyraz birden sertleşti. Kuzeyden gelen serin hava dalgayı köpürttü; deniz iki dakikada açık yeşilden kurşuni renge döndü, dalgalar iki metreyi buldu. Ahşap gözetleme kulesindeki genç cankurtaran ayağa fırladı, boynundaki çelik düdüğü bütün gücüyle öttürdü. Tiz ses rüzgârın uğultusunu yardı. Sarı bayrak indi, yerine kıpkırmızı tehlike bayrağı çekildi ve rüzgârda kamçı gibi şakladı.

Dalgaların ortasında elli yaşlarında bir adam hâlâ inatla kulaç atıyordu: sitenin kıdemli maliki, emekli hesap uzmanı İhsan Bey. Kıyıya elli metre vardı, dalgalar başına vuruyordu. Cankurtaran megafonu kaptı:

“Amca! Sudan çık hemen! Akıntı başladı!”

“Bir şey olmaz evlat! Bacaklarım açılıyor!”

“Amca, rip akıntısı var diyorum!”

“Ben Heybeliada’da büyüdüm delikanlı! Denizden korkmam!”

“Burası Marmara değil amca! Karadeniz burası!”

“İki kulaç daha atıp geliyorum!”

Kumsaldaki yazlıkçılar ayağa kalktı:

“İhsan Bey, inat etme! Aysel Teyze balkondan görüyor, tansiyonu fırlayacak!”

Sonunda köpüklü dev bir dalga İhsan Bey’i kumların üstüne fırlattı. Martılar havalandı. İhsan Bey hapşırarak ayağa kalktı; mayosunun cepleri ıslak kumla dolmuştu. Karadeniz o sabah da kimin patron olduğunu hatırlatmıştı.

Karadeniz’in Şakası Yoktur

Karadeniz, Ege’ye ya da Akdeniz’e benzemez. Uysal bir tatil havuzu değil, öngörülemez bir güçtür. Sabah sekizde çarşaf gibi olan su öğlen ikide cehenneme döner. Kilyos ve Şile kıyılarının en sinsi tehlikesi çeken akıntıdır, yani rip akıntısı. Kıyıya vuran su geri dönmek için kumda kanallar açar, bu kanallardan denize doğru bir nehir gibi akar. Akıntı olimpik bir yüzücüden hızlı olabilir; ayağınızın altındaki kum kayar, zemin birden derinleşir. Kurtulmanın tek kuralı akıntıya karşı değil, kıyıya paralel yüzmektir. Panikleyen insan bunu akıl edemez.

Seksenlerde İstanbullu kamu çalışanları bu kıyılarda kooperatifler kurdu. Şile’nin Kumbaba, Doğancılı, Sofular ve Sahilköy taraflarında yazlık siteler yükseldi. Çatılar rüzgâr tutmasın diye basık yapıldı, pencerelere çift kat conta takıldı; kış fırtınalarında köpük camlara kadar gelirdi. Zemin katlarda daima keskin bir rutubet kokusu olur, her haziran duvarlar yeniden kireçlenir, paslanan korkuluklar zımparalanırdı. Yazlıkçılar Karadeniz’in huyunu bilerek gelmişti. Bilip de dinlememek ayrı bir gelenekti.

“Ben Boğaz Çocuğuyum”

Şile kooperatiflerinde cankurtaranlar yalnızca can kurtarmaz, inatçı emeklilerle psikolojik harp de yürütür. Her sitede kendini deniz kurdu sanan en az üç amca vardır; yetmişindedirler, kendilerini on sekiz sanırlar. Kırmızı bayrak çekilince plastik terlikli Şevki Bey kulübeye yürüdü:

“Evladım, sabah sabah bayrak niye kırmızı?”

“Rüzgâr kırk kilometreye çıktı Şevki Amca.”

“Hava günlük güneşlik, ne rüzgârı?”

“Açıkta dip dalgası var amcam. Kum altınızdan kayar.”

“Biz gençliğimizde Boğaz’ın akıntısında Kandilli’den Bebek’e yüzerdik.”

“Boğaz’da rip akıntısı olmaz amca. Burası açık deniz.”

“Siz yeni yetmeler çok korkaksınız.”

“Bari dizlerime kadar gireyim, ayaklarım serinlesin.”

“Diz boyunu geçmek yok ama, söz ver.”

“Tamam dedik ya evlat, çocuk muyuz biz?”

Şevki Bey suya adımını atar atmaz dalga beline vurdu. İkinci dalgada terlikleri ayağından fırlayıp açığa yüzdü, Şevki Bey de peşlerinden. Düdük öttü, kıyıdaki turuncu zodyak botun motoru çalıştı. Cankurtaran botun burnundan uzanıp Şevki Bey’in kolunu yakaladı. Kumsaldaki komşu hanımlar kıkır kıkır güldü. Terlikler kurtarılamadı. Bu sahne hazirandan eylül sonuna her gün tekrarlanır; cankurtaran düdüğü sitenin fon müziğidir.

Uçan Şemsiyeler ve Naylon Siperler

Karadeniz kumsalında oturmak mühendislik ister. Şemsiyeyi kuma saplayıp bırakamazsınız; ilk sert poyrazda füze gibi havalanır, demir ucuyla elli metre öteye, başka bir ailenin karpuzuna saplanabilir. Bu yüzden her kooperatif sakininin çantasında burgulu bir demir bulunur. Demir kuma yarım metre vidalanır, şemsiye direği ona sıkıştırılır. Rüzgârın kum savurmasına karşı dört tahta kazık çakılıp etrafına mavi çizgili kalın branda gerilir. Aileler bu küçük kalenin arkasına sığınır; termoslar, haşlanmış mısırlar ve kısır kapları kuma gömülmekten böyle kurtulur. Çocuklar üşümemek için kendilerini boyunlarına kadar sıcak kuma gömer.

Öğleden sonra rüzgâr daha da azar ve kumsalda panik dolu bir ses yükselir:

“Şemsiye kaçıyor! Tutun şunu!”

Kırmızı bir şemsiye taklalar atarak kumsalda yuvarlanır, on beş kişi mayolarla peşinden koşar. Şemsiye dalgakırana çarpıp durur; telleri ters dönmüş, kumaşı paramparça. Sahibi emekli astsubay Kemal Bey enkaza bakar:

“Geçen hafta aldık bunu Tahtakale’den. Karadeniz poyrazına dayanacak şemsiye daha icat edilmedi.”

Kumsalın arkasındaki ahşap büfeden taze demlenmiş çay kokusu gelir. Çırak askılı tepsiyle kumda koşar, bardaklar çıngır çıngır öter. Rüzgârda üşüyenler ellerini sıcak bardağa sarar, yanında peynirli simit ya da kaşarlı gözleme yenir. Karadeniz’in soğuk rüzgârına karşı en lezzetli kalkan budur.

Keçe Saçlar ve Bahçe Hortumu

Karadeniz’den çıkınca saçlar tahta gibi sertleşir, kafanızı elleyince keçe gibi birbirine yapışmış bulursunuz. Parmak araları ve kulak arkaları ince kumla doludur. Bu yüzden kooperatiflerde en kutsal alan bahçe hortumudur. Her bloğun merdiven başında yeşil bir hortum asılıdır; kumsaldan dönenler tek sıra halinde bekler, önce ayaklar yıkanır. Daire kapısından içeri tek bir kum tanesi girmemelidir, bu sitenin anayasa maddesidir. Halıda kum görülürse evde kıyamet kopar.

Banyodan sonra dolaptan pamuklu Şile bezi gömlekler ve elbiseler çıkar. Şile bezi Karadeniz sayfiyesinin mucizesidir: terletmez, cilde yapışmaz, esintiyi doğrudan tene geçirir. Balkonda çaydanlık kaynar, fırından patatesli börek gelir, site girişindeki fırından sıcak Trabzon ekmeği alınır, buharı tüterken üstüne sarı tereyağı sürülür. Tuzlu hava insanı fena acıktırır; tabaklar beş dakikada silinir. Ardından dalga sesi eşliğinde iki saatlik kesintisiz bir uyku başlar.

Gece Uğultusu

Gece kumsal zifiri karanlığa gömülür. Şile Feneri’nin beyaz huzmesi on beş saniyede bir köpüren dalgaların üstünden kayıp geçer. Dalga sesi balkonlarda bir an bile susmaz; derinden gelen uğultu önce ürkütür, sonra insanı sakinleştirir.

İhsan Bey yün hırkasını omuzlarına çekti, verandada komşusu Kemal Bey’e baktı:

“Kemal, bu deniz gündüz başka, gece başka.”

“Gündüz adamı döver İhsan, gece ninni söyler.”

“Yarın da bayrak kırmızı olur mu dersin?”

“Poyraz üç gün kalır. Yarın da düdük dinleriz.”

“Olsun be Kemal. Karadeniz huysuzdur ama sahtekâr değildir. Ne hissederse yüzüne vurur.”

“Ege gibi nazlanmaz, olduğu gibi gelir.”

Ertesi sabah saat on bire doğru poyraz yine sertleşti, düdük yine öttü, bayrak yine kırmızıya döndü. Bu sefer suda Şevki Bey vardı, elinde dünkü terliklerin teki. Kıyıda ise İhsan Bey ellerini ağzına siper etmiş bağırıyordu:

“Şevki, çık dışarı! Burası Marmara değil! Karadeniz burası!”

Cankurtaran megafonu indirdi, kulesine oturdu ve ilk kez bir yaz sabahı düdüğünü dinlendirdi.