Sirkeci Rıhtımı

8 Temmuz 1976, sabah saat 08.15. Sirkeci rıhtımında kesif bir kömür dumanı yükseliyordu. Marmara Adası vapuru kalın halatlarla iskeleye bağlıydı. Güvertede maarif müfettişleri, Beyoğlu terzileri, Cağaloğlu matbaacıları merdivenleri tırmanıyor, hamallar çinko köşebentli tahta sandıkları ter içinde istifliyordu. Yün yatak denkleri güverte kenarlarına dizilmiş, sandıklardan naftalin kokusu yayılıyordu.

Vapurun pirinç düdüğü Boğaz’ı inletti, halatlar çözüldü, pervaneler köpüklü suyu dövmeye başladı. Yolculuk yarım gün sürecekti; deniz otobüsü daha kimsenin aklında yoktu. Birinci mevkide kolalı örtüler, porselen fincanlarda Türk kahvesi vardı. İkinci mevkide tahta sıralar, gazete kâğıdına serilmiş Karaköy poğaçaları.

Emekli Haydarpaşa Lisesi edebiyat öğretmeni Fuat Bey güvertede eşi Nimet Hanım’ın yanına oturdu, simidinden martılara parça attı:

“Marmara Adası’nın havası ciğerlerimizi açacak Nimet.”

“Yol bitmek bilmiyor Fuat. Kaç saat kaldı?”

“Daha Marmara Ereğlisi açığındayız hanım. Önce Saraylar’a uğrayacak, sonra Çınarlı’ya ineceğiz. Nihat karşılayacak bizi.”

“Bavulları kaybetmeyiz inşallah iskelede.”

“Merak etme sen.”

“Deniz tuttu beni biraz.”

“Şu nane şekerini al, iyi gelir.”

“Çantamdan kolonyayı da çıkarıver.”

İstanbul’un silüeti ufukta kayboldu, yerini masmavi bir ıssızlık aldı.

Saraylar’ın Beyaz Tozu

Öğleden sonra adanın kuzey kıyısı göründü. Burası antik çağdan beri beyaz mermeriyle ünlü Saraylar’dı; adanın eski adı Prokonnesos’tu ve Roma’dan Konstantinopolis’e kadar bu taş taşınmıştı. Dağların yamaçları dev beyaz basamaklar halinde oyulmuştu. Güneş çıplak mermere vurduğunda göz kamaştıran bir parıltı yansıyordu; taş kesme makinelerinin homurtusu denize kadar ulaşıyordu.

Kıyıya kosterler yanaşmış, vinçler blok mermerleri ambarlara indiriyordu. Havada incecik beyaz bir toz asılıydı. Vapur iskeleye yanaştığında toz yolcuların ceketlerine kondu. İşçilerin kaşları, bıyıkları, şapkaları un çuvalına batmış gibi bembeyazdı; kamyonlar dar sokaklarda beyaz bulutlar bırakıyor, katırlar bile ağarmıştı.

Nimet Hanım mendiliyle burnunu kapattı:

“Aman Fuat! Her yer bembeyaz toz!”

“Antik Roma’nın mermeridir bu Nimet! Ayasofya’da bile bu adanın taşı var!”

“Tarih güzel de nefes alamıyorum ben!”

“Korkma hanım, bizim köyümüz dağın arkasında.”

“İşçiler nasıl yaşıyor bu tozun içinde?”

“Alışmışlar. Adanın ekmeği bu taştan çıkar.”

“Bir an önce geçsek şu burnu.”

“Az kaldı hanım, kaptan yol verdi.”

Mermer blokları indirildi, işçiler vapura el salladı. Vapur burnu dönüp adanın batı kıyısına yöneldi. Mermer tozu geride kaldı.

Çınarlı İskelesi

Az sonra Çınarlı göründü ve manzara bir anda değişti. Beyaz dağların yerini yemyeşil yamaçlar aldı. Köyün sahilinde asırlık çınarlar göğe yükseliyor, dalları denize kadar sarkıyordu.

Ahşap iskele gıcırdadı. Köy çocukları vapur yanaşır yanaşmaz iskelenin ucundan çivileme denize atlıyordu. Su o kadar berraktı ki dipteki yosunlar ve deniz kestaneleri tek tek sayılırdı. Havada mermer tozu değil, çınar yaprağının serinliği ve yosun kokusu vardı.

Köyün kıdemli pansiyoncusu Balıkçı Nihat iskelede kasketini çıkardı:

“Hoş geldiniz Fuat Hocam! Sizin odayı hazırladık. Üst kat, deniz cephesi.”

“Hoş bulduk Nihat! Çınarlar yine pek heybetli. Kuyu suyu bol mu bu sene?”

“Buz gibi akar hocam, tulumbayı yeni yağladım. Bavulları ben taşırım, siz önden buyrun.”

“Çocuklar da ne güzel yüzüyor.”

“Onlar balık gibidir hocam, sudan hiç çıkmazlar.”

Meydana yürürken çınarların gölgesi bir klima gibi serinletiyordu.

Taş Ev, Kuyu Suyu, Ada Ekmeği

Çınarlı’nın sokakları beyaz badanalı taş evlerle doluydu. Her avluda bir asma çardağı ve kuyu tulumbası vardı; karpuzlar urganla kuyuya sarkıtılır, iki saatte buz gibi olurdu.

Nihat’ın pansiyonu iki katlı, tahta cumbalı eski bir Rum konağıydı. Odalarda pirinç karyolalar, kolalı patiska örtüler vardı; pencereden çınar yapraklarının hışırtısı dolardı. Nimet Hanım pencereyi açtı:

“Dünya varmış Fuat! Başımın ağrısı bir anda kesildi.”

“Ben sana demedim mi? Çınarlı’nın havası ilaçtır.”

“Aşağıdan mis gibi ekmek kokusu geliyor.”

“Köy fırınında ada ekmeği çıkmış hanım. Akşama da taze istavrit tava.”

“İncir reçeli de kaynatıyorlar mı bahçede?”

“Bakır kazanda kaynıyor, kokusu buraya geldi.”

“Karpuzu da kuyuya sallandıralım hemen.”

“Nihat çoktan sarkıttı hanım. Akşama keseriz.”

Akşam güneşi avluya düşerken Fuat Bey aşağı indi, fırından yeni çıkmış sıcak ekmeği aldı; yanında keçi peyniri ve zeytinyağı vardı. Avlu masasında kırk yıllık bir lüks lambası dururdu. Akşam olunca onun sarı alevinin etrafında yemek yenir, sinekler ve sohbet aynı ışığa toplanırdı.

İskelede Akşam

Akşamüstü iskele canlanırdı. Balıkçı motorları birer birer döner, ağlar tahtalara serilir, içlerinden istavritler, kolyozlar, gümüşler ayıklanırdı. Fuat Bey iskeledeki taş babaya oturdu.

“Hocam, bu akşam kolyoz çok taze. Kalamar da çıktı, hanım dolmasını yapar.”

“İki kilo ayır bize Nihat. Bir ufak rakı da açarız, deniz havasına iyi gider.”

“Roka da kopardım bostandan hocam.”

“Eksik olma. Sofrayı erken kurarız.”

Akşamüstü meydandaki ulu çınarın altındaki kahvede toplanılırdı. Tahta taburelere oturulur, masalara dağdan toplanmış adaçayı konurdu. İstanbul gazeteleri iki gün gecikmeli gelirdi; Fuat Bey iki günlük gazetesini açar, başyazıyı köylülerle birlikte okurdu. İstanbul’dan gelen öğretmenler, emekli memurlar memleket meselelerini tartışır, köylüler sabırla dinler, sonra konuyu yine balığa getirirdi. Tavla zarları mermer sehpalara vurulurdu.

“Düşeş geldi Fuat Hocam, kapıyı aldım!”

“Yine şansın yaver gitti Şinasi Bey.”

“Şans değil hocam, kırk yıllık ada taktiği!”

“Yarın sabah tepeye yürüyoruz, değil mi? Çam kokusu alırız.”

“Yürürüz. Dönüşte bahçelerden fesleğen toplarız, odamız mis gibi koksun.”

Çay kaşıklarının sesi çınar yapraklarının fısıltısına karışırdı. Burada saatler işlemez, zaman dalgaların ritmine göre akardı.

Dönüş Vapuru

Ağustos biterken rüzgâr serinledi, çınarların ilk sararan yaprakları kumsala düştü. Nimet Hanım tahta sandıkları topladı; içine zeytinyağı şişeleri, kurutulmuş adaçayı demetleri ve ada sabunları yerleştirdi.

Uzakta vapurun kara dumanı göründü, düdüğü koya yayıldı. Bu düdük kışlık apartmanın ve okul zillerinin habercisiydi. Nihat iskelede Fuat Bey’e sarıldı:

“Seneye yine bekleriz hocam. Odanız hazır.”

“Kısmetse geliriz. Çınarlara iyi bak. Kışın mektup yaz, köyü anlat.”

“Yazarım hocam. Fırtınaları da, zeytin hasadını da yazarım. İlk yağı size ayırırım.”

Yolcular vapura bindi, halatlar atıldı. Fuat Bey güvertedeki tahta sıraya yaslandı; ceketinin yakasında hâlâ çınar yaprağı kokusu vardı. Çınarlı’nın yeşil yamaçları yavaş yavaş küçüldü, ardından Saraylar’ın beyaz dağları göründü. Vapur iskeleye yanaştığında o beyaz toz bir kez daha güverteye savruldu ve Fuat Bey’in lacivert ceketine, Nimet Hanım’ın şapkasına kondu.

Fuat Bey yakasını silkelemek için elini kaldırdı. Nimet Hanım bileğini tuttu:

“Dokunma Fuat. Antik Roma’nın mermeridir o. İstanbul’da komşulara gösteririz.”